A. İhsan Karahasanoğlu Atamışsa o atamış

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in İLKSAN yolsuzluğu ile ilgili sorularda, verecek cevap bulamayınca sarfettiği meşhur söz, seneler geçmiş olmasına rağmen hala gündemde.

Sözün önemi bir konuyu özlü olarak ifade etmesinden kaynaklanmıyor. Bu sözün önemi; bazı insanlara "hesap soramamanın sembolleşmiş ifadesi" olmasından kaynaklanıyor.

"Verdimse ben verdim" sözünü artık duymayan kalmamıştır.

Devlet malından özel şahıslara aktarılan bir imkan, bir menfaat sorgulanırken muhatap olan kamu görevlisi "Verdimse ben verdim" diyebiliyor. Sanki kendi özel kasasından, dilediği birisine bir aktarma yapmış gibi.

Aynı mantık toplumun hemen hemen tüm kesimlerinden büyük eleştiri alan Kemal Gürüz'ün YÖK Başkanlığı'na atanmasında da yaşanıyor.

Yanlış uygulamalarıyla kamuoyunun büyük tepkisini çeken Gürüz, "Atadımsa ben atadım" mantığı ile yeniden YÖK Başkanı oluveriyor.

Sanki Sakıp Sabancı, kendisine ait şirketlerden birisinin başına genel müdür atıyormuş gibi...

Belki de Sabancı'nın genel müdür ataması yapma örneği bile kaba oldu. Çünkü Sabancı bile atayacağı bir genel müdürde, daha önceki uygulamalarında kamuoyunun herhangi bir nedenle tepkisini çekmemiş olma şartını arar.

Bir küçük(!) gaf yüzünden tepki çeken Güner Ümit'in 2 sene ekranlardan uzak kaldığını hatırlarsak, özel müesseselerde bile kamuoyu tepkisinin önemi görülebilir.

Demirel'in yaptığı atama ise bir kamu kurumuna.

Devlet adına hizmet yapan, çalışanları Hazine'den maaş alan bir kurum sözkonusu.

"Egemenlik kayıtsız şartsız millettedir" diyoruz. Ama egemenlik hakkının kullanımında, halkın büyük çoğunluğunun istemediği kişiler kamu kurumlarının başına getiriliyorlar.

"Atadımsa ben atadım", "Verdimse ben verdim" diyenlerin el üstünde tutulduğu bu ülkede 40 bin insanın katilinin idamına sıra gelince, aynı şahısın verdiği cevap ibret verici: "imza attığımız sözleşmeye uymalıyız."

Sayın Cumhurbaşkanı "Verdimse ben verdim" sözünüzü ilk kez haklı bir versiyonuyla kullanın.

Apo'nun idam prosedürünü tamamlayın ve "Astıysak biz astık" deyiverin.

Deyiverin de 65 milyon insanla dalga geçmediğinize inanalım.

Abdurrahman Dilipak 2000 sendromu

E-mail:dilipak@akit.com.tr

2000 sendromu deyince herkesin aklına hemen bilgisayarlarda yaşanacak kıyamet geliyor.

Aslında Siglair ve Commador marka bilgisayarlar çoktan müzelik oldu. 386 serilerinin bir bölümünde yaşanacak kıyamette, kullanıcıların teknolojilerini yeniledikleri için bana kalırsa korkulacak birdurum yok.

Asıl 2000 korkusu bilgisayarların zamansızlığın büyük boşluğuna düşmesi ile ilgili değil, özellikle batı dünyasında ruhlarda koparttığı fırtına ile ilgili.

Öyle sanıyorum ki, bu olay Amerikan sahillerini vuran fırtınalardan, dünyayı sarsan depremlerden daha çok sarsıyor beyinleri ve yürekleri.

Hem Hıristiyan, hemde Yahudi dünyasında kıyamet senaryoları üretiliyor. Uzakdoğu dinleri mensupları da 2000'den korkuyorlar.

Beklentileri daha çok dehşet senaryoları ile ilgili. Afetler devam edecek deniyor, metafizik olgular yanında kozmik beklentiler de sözkonusu.

Özellikle Yahudi ve Hıristiyan dünyasında, bir ölçüde İslam dünyasını da yakından etkileyen bir mehdi beklentisi sözkonusu.

2000 kıyametin büyük dönemeci olarak kabul ediliyor.

Bu öngörüler doğru ya da yanlış olsun, ruhlarda ve beyinlerde kopardığı fırtınalar açısından farketmiyor.

Aslında 2000 senaryoları erken başladı. 21. yüzyıla gimek için daha bir yıl beklememiz gerekiyor. 2000, 20. yüzyıla veda ettiğimiz bir yıl.

Bilmem biliyor musunuz, 2000 yılında 2 defa Ramazan Bayramı kutlayacağız. Miladi ve Hicri takvimdeki fark sebebi ile, bu sene ilk Ramazan Bayramı'nı 9 Ocak'ta, 2. Ramazan Bayramı'nı ise Aralık sonunda kutlayacağız. 2000'in başında da, sonunda da oruçlu olacağız.

2000'de iki kez bayram yapacağız.

Bana kalırsa, ekonomik, sosyal, siyasal hayatta 2000 süresince ciddi sarsıntılar yaşayacağız, ama bu olayların hemen sonrasında büyük bir toparlanma ve canlanma göreceğiz.

Bakmayın devletin ekonomik açıdan çöküntü içinde olduğuna. Borsa daha yıl başında 3000 seviyesinde iken bugün 10 bin seviyesine yaklaşmış durumda. Hem de depreme rağmen.

Öte yandan, devlet de millet de soyulmaya devam ediyor, bankaların içi boşaltılıyor. Ziraat Bankası'ndaki günlük açık katrilyonla ifade edilirken, bakan, SSK'daki vurgunun da katrilyonlarla ifade edileceğini belirtiyor. Tek bir günde tek bir hasta ile ilgili olarak yüzlerce fiş doldurularak, reçeteler yapılarak SSK soyulmuş. Hem de bu işler bir hastanede, acılı insanların hastalıkları ve umutları istismar edilerek.

Demirel, YÖK'e yeniden Gürüz'ü atamış, çok da önemli değil. Biz Gürüz'ü tanıyoruz. Böylece millet bir kez daha tanıdı Demirel'i. Türkiye, 2000'de hiç şüphem yok ki, daha iyi bir noktada olacak. Bugün yüceltilen bazı kişiler, bir de bakmışsınız, elleri kelepçeli olarak ayrılıyorlar makamlarından. Kemal, aynı zamanda bir zeval seviyesidir. İddia ediyorum ki, siyasi açıdan hiçbir şey dünden daha kötü olmayacak. 2000'li yılların sonunda büyük bir ihtimalle Demirel'in gölgesi de siyasetin üzerinden çekilecek.

Herkesin bir hesabı varsa, Allah'ın da bir hesabı var.

Her zaman tekrarladığım şeyi bir kez daha tekrarlamak istiyorum: Bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde hayır olabilir. Dahası, unutmamak gerekir ki, karanlığın en koyu anı aydınlığa enyakın olduğu zamandır.

Gürüz için hiçbir şey dün kadar kolay olmayacak. Demirel için de... Sanırım Gürüz bu kez inanan insanların değil, millete darbe indirenlerin başına inecek gibi.

Halka rağmen olmaz! Zulm ile abad olunmaz.

Ramazan geliyor Ramazan.

Selam ve dua ile.

Ahmet Kekeç Ruz-ü mahşerde iki elim yakasındadır...

Meclis bir taraftan harıl harıl yaptığı yolsuzlukları araştırırken, hazret ikinci kez YÖK'ün başında.

"YÖK Başkanı" olarak eğitime, özellikle "bilim"e katkısı nedir? Türkiye'de asabiyyetler üzerinde politika yürüten toplum mühendislerine servis yapmaktan öte, hangi hayırlı teşebbüsata imza atmıştır? Eğitimi çorbaya çevirmekten, bilimi ayağa düşürmekten öte ne yapmış, hangi işi yüzüne gözüne bulaştırmadan neticelendirmiştir?

Cumhurbaşkanımız, laikiyle dindarıyla geniş bir toplum kesiminin nefretini kazanmış Kemal Gürüz'ü, giderayak yeniden YÖK Başkanlığı'na getiriverdi, sağolsun.

Bu kararın bir "hesaba" dayalı olduğunu düşünüyor ve Demirel adına utanıyoruz. Muhterem, Cumhurbaşkanlığı'nda kalmanın yolunu (28 Şubat'tan kalma bir alışkanlıkla) güç odaklarına yaslanmakta bulmuş, ne diyelim.

Daha önce de yazmıştım.

Artık Demirel'siz bir Türkiye isteyin.

Bugün adaylığı konusunda türlü spekülasyonlar üretilen Çevik Bir bile, Demirel kadar yıkıcı, Demirel kadar tahripkar olamazdı. Hiçbir asker kökenli Cumhurbaşkanı, Demirel'in 28 Şubat sürecinde güttüğü "yaranma" ve "meşrulaştırma" politikalarına tenezzül etmez, yine hiçbir asker kökenli Cumhurbaşkanı Demirel gibi Türkiye'nin geleceğini kendi siyasi geleceğiyle kaim görmezdi.

Eski bir fotoğraf:

Radikal gazetesinde intişar etti.

Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, ayyıldız armalı beyaz sporcu gömleğinin üzerine, siyah kemer (karateciler buna "karakuşak" tabir ediyor ) bağlamış, çevredekilerin "mutlu" ve bana kalırsa "mahviyet" taşıyan gülümsemeleri arasında, gazetecilere poz veriyor.

Baba karateci oldu....

Karateci gömleğini giydikten sonra da, kendisinden beklenmeyecek, daha doğrusu beklenecek bir "zamanlama"yla, kalkıp Cezayir'lere, "cunta ziyareti"ne gitti ve Cezayir'in "laiklik pratiği"nden Türkiye adına dersler çıkardı.

O fotoğrafın altında şu ifadeler yer alıyordu: "Karatecilerden karakuşak alan Demirel, 'ben de amma bedavacıyım' diye espri yaptı..."

İşte Demirel'i özetleyen cümle:

"Ben de amma bedavacıyım..."

Cumhurbaşkanımız, bu vesileyle, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı makamlarını "bedavaya" getirdiğini mi ima etmeye çalışıyordu, bilmiyorum... Ama, Demokrat Parti mirasını "çarçur" etme başarısını göstererek, bir anlamda tarihteki yerini bedavaya getirmiş oldu?

Bu yoksul halk, Süleyman Demirel'i İslamköy'den çobanlıktan alıp önce DSİ Genel Müdürlüğü'ne, sonra Başbakanlığa, ardından Cumhurbaşkanlığına getirdi.

Ama Süleyman Bey, ne hazindir ki, bunun bedelini ödemek yerine, "nesebi gayrı sahih" güç odaklarına ve halkın değer tercihlerini yok sayarak kendisine "iktidar" ve "servet" sağlayan "bürokrat" azınlığa yakın durmayı tercih etti.

Hep sattı...

Hep aldattı...

Konumunu hep "bedavaya" getirdi...

Süleyman Bey, hala bu halka borçludur.

Alacaklılar arasında, bu satırların yazarı da vardır.

Zatıdevletlilerinin "anayasal vatandaşlık" önerisini ciddiye alan ve heyecanla destekleyen, bu heyecanı da yazdığı yazılarla dışa vuran fakir, sırf Cumhurbaşkanı'nı desteklemek suçundan adli takibata uğradı.

Ona hakkımı helal etmiyorum...

Ruz-ü mahşerde iki elim yakasındadır.

Kendisi hiçbir sözünün arkasında durmadı, belli adreslere hoş görünmek adına pervasızca milletin değer tercihleriyle oynadı, ama biz yine de zatı devletlilerinin "anayasal vatandaşlık" önerisini ciddiye alıyor, bunu sahiplenmeye devam ediyoruz.

O ki, "ben de amma bedavacıyım" diyerek "ikrar" yoluna gitmeyi seçti; ne yapalım, biz yoksul Türk halkı olarak evelallah bu borcu da öderiz...

Ahmet Varol Kıbrıs Görüşmeleri Üzerine

E-mail:avarol@akit.com.tr

Kıbrıs meselesiyle ilgili dolaylı görüşmeler New York'ta sürdürülüyor. Yakında gerçekleştirilecek olan Helsinki Zirvesi'nde de Türkiye'nin AB üyeliğine adaylığı konusu ele alınacak. Tam bu sıralarda bir de Abdullah Öcalan'ın idamı meselesi gündeme geldi. Bu üç hadisenin aynı döneme denk gelmesi Kıbrıs davası açısından olumsuz bir gelişme olmuştur. Çünkü Avrupa ülkeleri Türkiye'nin AB adaylığını Kıbrıs meselesinde geri adım atmasına, önemli tavizler vermesine bağlamış görünüyorlar. Ayrıca Helsinki zirvesinde Kıbrıs Rum yönetiminin adaylık başvurusu da ele alınacak. Bunun yanı sıra, Rum yönetimi adaylık konusunda Türkiye'den bir adım daha ileride görünüyor. Belki BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs dolaylı görüşmelerini tam Helsinki zirvesi öncesine denk getirmesinin ardında Türkiye'yi pasif konuma geçirme ve taviz vermeye zorlama amacı yatıyor olabilir. Zaten Kofi Annan, görüşmeler öncesinde sergilediği tavırla Rum yönetiminin tarafını tuttuğunu açıkça ortaya koymuştu. Daha sonra her ne kadar dışa yansıyan tavrını değiştirdiyse de gizli amaçlarının değiştiğini sanmıyoruz.

AB ülkeleri, Öcalan hakkında verilen idam kararını Türkiye açısından olumsuz bir puan olarak göstermek suretiyle onu Kıbrıs meselesinde biraz daha sıkıştırmak istiyorlar. Yani bir bakıma: "Sen Öcalan hakkında idam kararı vermekle bir olumsuz puan aldın. İdam cezasını kaldırmayan Türkiye'nin, aslında AB içinde işi olamaz. Ama Kıbrıs konusunda geri adım atarsan belki bu konuyu çok fazla büyütmeyebiliriz" demeye çalışıyorlar. Bu itibarla benim kanaatime göre, bu günlerde Apo meselesini bu kadar büyütmeleri biraz da Kıbrıs'la ilgili New York görüşmelerini etkileme amacına yönelik olabilir. Çünkü onların idam cezasıyla ilgili tavır ve açıklamalarında çok samimi olduklarını sanmıyorum. Sözkonusu etkileme politikalarında kısmen başarılı oldukları da söylenebilir. Çünkü Türkiye'nin görüşmelerle ilgili bir tavır koymaktan son derece kaçındığı, görüşmeleri tamamen kendi seyrine bıraktığı anlaşılıyor.

ABD Başkanı'nın Türkiye ziyareti esnasında Kıbrıs meselesiyle ilgili açıklamaları da son derece ilginçti. ABD Başkanı'nın bundan önceki Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbrooke: "Eğer siz İsrail'le ilişkilerinizi geliştirirseniz, biz de Kıbrıs konusunda sizi destekleriz" demişti. Türkiye, İsrail'le işbirliğini her alanda geliştirdi. Ama ABD Başkanı, AGİT zirvesi münasebetiyle yaptığı Türkiye ziyareti esnasında Türkiye yönetiminden Kıbrıs konusunda taviz vermesini istedi. Kullandığı ifadeler de Rum yönetiminin politikasına destek verdiğini çok bariz bir şekilde ortaya koyuyordu. Clinton'un Kıbrıs konusundaki açıklamaları Türkiye'nin tüm beklentilerinin boşa çıktığını gösterdi. Nitekim Rusya'yla yapılan en son anlaşmaya rağmen Moskova yönetiminin PKK'ya eski desteğini aynen sürdürdüğü son gelişmelerle birlikte ortaya çıkmıştır. Bütün bu gelişmeler Türkiye'deki mevcut yönetimin dış politikadaki zaafının ve başarısızlığının açık göstergesidir.

Bütün bu şartlarda New York görüşmelerinde Kıbrıs Türk tarafının lehine bir gelişme olması imkansız görünüyor. Bakalım Türkiye'deki yönetim tarafından kendi haline bırakılmış olan Denktaş ne kadar bir kararlılık gösterebilecek!

Notlar:

1) İdrak etmekte olduğumuz mübarek Ramazan ayının tüm İslam alemi için hayırlara vesile olmasını diliyor ve bu temenniyle tüm okuyucularımızın Ramazan aylarını tebrik ediyorum. Bilindiği üzere Ramazan bir dayanışma ve kardeşlik bilincini güçlendirme ayıdır. Oruç en başta Allah'a karşı bir kulluk sorumluluğu ve ibadet olmakla birlikte hikmetlerinden biri, aç ve ihtiyaç içindeki mü'minlerin sıkıntılarını hissetmek ve anlamaktır. Bu hikmet iman kardeşliğinin ve ümmet bilincinin önemine biraz daha dikkatimizi çekmektedir. Biz de bu vesileyle Cuma dergisinin bu haftaki sayısı için yazdığımız yazıda, İslam dünyasının Ramazan'a girerken içinde bulunduğu genel durumun bir değerlendirmesini yaptık ve Müslümanların karşı karşıya oldukları bazı önemli problemler hakkında bilgi vermeye çalıştık. Ayrıca Ribat dergisinin aralık sayısı için yazdığımız yazıda da, yine Ramazan'a girerken İslam dünyasının durumunu ele aldık ve bu yazıda da özellikle sıcak gelişmelerin yaşandığı bölgelerin durumları hakkında özet bilgiler verdik. Her iki yazıyı da Internet'te "http://www.vahdet.com.tr" adresinde "A.Varol'un Yazıları" linkinde bulabilirsiniz.

2)Dergimiz Vahdet'in kıymetli yazarlarından ve Gaziantep'in ilim erbabından değerli dostumuz ve arkadaşımız Muhammed Özkılıç'ın babasının vefat ettiğini teessürle öğrendim. Yüce Allah'tan muteveffaya rahmet ve mağfiret, aile efradına ve tüm yakınlarına başsağlığı ve ecir niyaz ediyorum.

3) Gazetemizin hukuk müşaviri ve yazarı A.İhsan Karahasanoğlu'nu evliliğinden dolayı tebrik ediyor, Yüce Allah'ın kendilerine dünya ve ahiret saadeti lütfetmesini diliyorum.

Asım Yenihaber Hisseli harikalı MGK sahnesi

KENDİNİ YAYINLATAN YAZI

Bu yazı çok önce yazılmalıydı, hatta yazılmıştı da. Fakat yazılması konusundaki kararlılığımız, yayınlanması konusunda sürdürülemedi. Çünkü, Türkiye'de bütün sistemi felce uğratan bir mekanizma adalet kurumlarına da sirayet ettirilmişti ve üniformalı BİR'ileri ihbar muhtevalı talimatlarını yapıştırmakta gecikmiyorlardı: "Filan gazetede yayınlanan filan yazı filan suçu işlemiştir, filan maddeye göre cezalandırılmasını ve sonucun bildirilmesini..."

Hitler döneminde Almanya'da, Mussolini döneminde İtalya'da, Stalin döneminde Rusya'da böyle talimatlar verilmemişti. Hatta dünyanın bunlar kadar büyük olmayan Saddam gibi diktatörleri dahi böyle talimatlar vermemişti. Adalet kurumuna böylesine gölge düşürülmemişti...

Bu yazının yazılma günü çoktan geçti, yayınlanma günü geldi mi peki? Öyle görünüyor. 5 Aralık 1999 Pazar günkü Hürriyet'te çıkan iki yazı "bu yazı yayınlanabilir, hatta yayınlanmalıdır" kararını verdiriyor bize. Tahminimiz, bu gazetede önce konuyla ilgili tek yazının bulunduğu, ikinci yazının birinci yazıyı dengelemek için maslahat icabı yazıldığı/yazdırıldığı yönünde.

TUZ EKŞİDİ!

İlk yazı: Basınımızın emektar başyazarlarından Oktay Ekşi'ye ait. Başlığı "MGK'nın işi nedir?" Bu soruyu biz çok önceleri sormuş ve makul cevapları vermiştik. Biz o soruları sorar ve cevapları verirken Oktay Bey "MGK Anayasal bir kurumdur, irtica ezmesi yapmak en doğal hakkıdır" mealinde yazılar çiziktiriyordu. Şimdi soruyu o soruyor ve cevabını da bihakkın veriyor. "Milli Güvenlik Kurulu'nun bazen üstüne hiç vazife olmayan işlere karışmasına bizim de itirazımız var." Tün aydın! Yıl 1999, 5 Aralık. 28 Şubat'ın üçüncü sene-i devriyesine iki buçuk ay kalmış! Devam ediyor Ekşi: "Nitekim son zamanlarda bu Kurul'un kendisini 'hükümet' sanma konusunda biraz fazla ileri gittiği izlenimini ediniyoruz." Estağfirullah! Ne demek hükümet sanma, hükümetin üstünde sanma, hatta milli iradenin tecelligahı olan Meclis'in üstünde sanma konusunda gidebileceği kadar gittiği ortada. Sureta hükümet var, sureta parlamento var. Fakat kararlar bir yerlerde dikte ediliyor, hükümet başsekreteri (resmi olarak Başbakan deniliyor) "başüstüne" diyor, hükümet sekreterlerine (resmi olarak Bakan deniliyor) talimat veriyor, koalisyonun parlamentoda çoğunluk teşkil eden hükümet sekreteri adayları (resmi olarak "milletvekili" deniliyor) harekete geçiriliyor, akla, mantığa, ilme, dünyanın gidişine uymayan hükümler kanun olarak önümüze geliyor!

TECAHÜLÜN SONU

Bu sadece son birkaç aydır mı böyle? Bunu sadece ben mi biliyorum? Her iki sorunun da cevabı elbette "hayır"dır. Bunu cümle alem biliyor. Hatta Mısır'daki sağır Sultan, ABD'deki kör başkan, İngiltere'deki dilsiz kraliçe dahi biliyor. Bizim bu topraklarda bin yıllık devlet geleneğine sahip olduğumuz halde böyle komik (ve acınası) duruma düşmemize kendi z'umlarınca bıyık altından gülüyorlar.

Bizim 28 Şubat süreci konusunda söyleye söyleye tükrük bezlerimizi devre dışı bıraktığımız, yazarak kalemimizdeki mürekkepleri tükettiğimiz fikirleri Oktay Bey üstadımız bugünlerde ter ü taze şeyler imiş gibi söylüyor: "Türkiye'nin imajını duyarlılıkla düşünen MGK, Türkiye'de insanların fikirlerini ifade ettikleri için hapsedilmelerinin veya işkenceye uğramalarının imajımızda yaptığı tahribatı görüp de onunla ilgili ricalarını ilgililere iletseler olmaz mı? Daha iyisi bu Kurul Genel Sekreterliği'nin gerçekten, 'Milli Güvenliğimizi ilgilendiren' konularla meşgul olması değil midir?"

Bay Ekşi, tam tabiriyle "idrak gecikmesi" içinde, fakat doğru söylüyor. Fakat bu gecikmiş doğru söyleyiş bile medya yönetimini rahatsız ediyor olmalı ki, gazetenin Ankara'daki başı bu yazıyı dengeleyici bir yazı yazıyor. Ankara'dan Sedat Ergin Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme sürecinde ordunun siyasetteki aktivitesinin sık sık gündeme geleceğini, ordu üzerinde sivil kontrolün kurulması yönünde çabaların artacağını belirttikten sonra "2000'li yılların en azından ilk on yılını alacak olan katılım öncesi müzakerelerde, AB'nin Türkiye'nin önüne koyacağı önemli beklentilerden biri, MGK'nın rolünün geri çekilmesi olacaktır" diyor.

Buraya kadar iyi. Bundan sonrası, "ama, fakat, lakin, bizim irticamız var, sizin neyiniz var?" kabilli satırlara ayrılmış. Bizim irticamız var kardeşim, ordu olmazsa irtica ile nasıl mücadele edeceğiz?

Bizim neyimiz olursa olsun, hisseli harikalı MGK sahnesi bu ülkenin bugününü ve geleceğini tüketmek yetkisine sahip olamaz. Bunu bilmek için Avrupalıların aklına (ve dayatmasına) ihtiyacımız yok. Bizim de aklımız var. Türkiye'yi biliyoruz, dünyayı biliyoruz. Olanı biliyoruz, öyleyse olması gerekeni de bilmemiz gayet tabiidir.

MGK TİYATROSUNDAN BİR SAHNE

MGK her ay bir defa toplanıyor. Her toplantı için gündem yapılıyor. Her konu MGK'nın gündemine girebilir. Çünkü Ankara'da MGK Genel Sekreterliği diye bürokratik kurum var. Bu kurum çalışıyor görünmek zorunda. O yüzden her konu MGK'nın gündemine girebilir. Süreç nasıl işliyor? Mesela, bahar aylarında taze yeşil renklerin ülke çapında yaygınlaşması irticanın azmasına sebep oluyor. Çünkü yeşil, dinin rengi. Memlekette yeşil rengin hakim olduğu bir mevsim dini çağrışımları güçlendiriyor ve bu da irticayı azdırıyor. Konu MGK gündemine alınıyor. Konuyla ilgili birim Tarım Bakanlığı. Tarım Bakanlığı müsteşarından hazırlık yapması isteniyor. Konunun gündeme alınacağı tarih bildiriliyor. İlgili müsteşar hazırlık yapıp, MGK Genel Sekreterliği'ne gidiyor. Konu orada konuşuluyor, meselinin çerçevesi çiziliyor. Üst düzey bürokrattan toplantının yapılacağı tarihten kısa süre önce provaya gelmesi isteniyor. Bürokrat provaya geliyor, kuruluşunun görüşlerini açıklıyor. Bu görüşler dinleniyor, metin elinden alınıyor. Bir hafta sonra MGK toplantısı vardır. Genel sekreterlik MGK'nın üniformalı üyelerine konuyla ilgili yaklaşımı bildiriyor. Sivillerin görüşleri askerler tarafından bütün detayları ile bilindiği halde (provada) onlar askerlerin görüşlerini bilmek hakkında sahip değiller.

MGK toplantısı açılıyor, konuya sıra gelince bürokrat provada okuduğu metni bir de burda okuyor. Anayasa'ya göre toplantıya başkanlık eden zat (ki düşmüş kalkmış bir politikacıdır) söz isteyen var mı diye soruyor. Üniformalı üyeler kıdemlerine göre konuyla ilgili görüşlerini belirtiyorlar. Bu şöyle oluyor. En kıdemsiz üniformalı sazı alıyor ve "En tehlikeli yeşil bahar yeşilidir, bahar yeşili irticayla mücadele kapsamına alınmalıdır" diyor. Ondan daha kıdemli olan üniformalı söz alıyor: "Bahar yeşilinin tehlikeli olduğu kuşkusuzdur, irticayla mücadele kapsamına alınmakta geç kalınmamalıdır" diyor. Daha sonra diğer üniformalılar aynı cümleyi kelimelerin yerlerini değiştererek tekrarlıyorlar. Sıra Başbakanın (pardon başsekreterin) görüşlerini açıklamasına gelmiştir. O da, "ben de zaten olanak ve olasılıklar yönünden bahar yeşilinin irticai nitelik ve niceliğini olumlayamıyordum, doğal olarak bahar yeşilinin irtica kapsamına alınması için gerekli yasal düzenlemeler yapılacaktır" diyor. Toplantı başkanı "binaenaleyh bahar yeşilinin irtica kapsamına alınması lazımgelir" diyerek konuyu bağlıyor...

Bu yazdıklarımız bazılarına gülünçleştirilmiş gelebilir. Asla öyle bir kastımız yok. İşin aslının yazdıklarımızdan ciddi olmadığından hiç şüpheniz olmasın!

Atilla Özdür Şans üzerine

Devleti temsilen istihbarat birimleri adına bir kısım yetkililer Apo ile sohbeti koyultuyorlar. Apo, gözleri bağlı vaziyette tayyareye bindirilmiş ve yanında da devlet adına kendisini yabancı topraklarda teslim alan güvenlik ve istihbarat elemanları. Apo soruyor:

Bir faili meçhule uğrar mıyım?

Meraklı sualin muhatapları, Apo'dan gelen bu kuşku ve endişe yüklü suale fena halde tepki veriyorlar. Kendisine verilen cevap şöyle:

Sana o şansı vermeyeceğiz!..

Otoriter bürokrasi, anladığımız kadarıyla fayda mülahaza ettiği durumlarda kurbanının adına sayısal oynuyor. Uğur Mumcu için de ilgililer onun adına şans ve talih oyunlarına müracaat etmiş olmalılar. O günlerde sayısal henüz Türkiye'ye gelmemiş ve varlıkları Türkiye için fazlalık teşkil eden kişiler için bir başka oyun türünden istifade edilmiş olmalıydı. Belki birileri Uğur Mumcu'ya Toto'da 13'ü yakalattı. Amma, Ahmet Taner Kışlalı için sayısal'ın tercih edildiği bir gerçek.

Haydi gelin, sayısal doldurma tahminleri yapalım...

Farzedelim ki Apo'nun varlığına son verildi. Milletin bir kısmını "kahrolsun şeriat" avazeleriyle sokaklara salmanın mümkünatı var mı? Yok ise, Apo için yargısız infaz veya faili meçhule kurban gitme şansı da sıfır demektir.

Amma benzer bir şansı Erol Evcil için, Alaaddin Çakıcı için hayallenmek mümkün değil. Bunların konuşmalarından ve yapacakları açıklamalardan rahatsız olacakların haddi ve hesabı yok. Dolayısıyla herhangi bir türden kazaya kurban gitme şansı bunlar için daha kuvvetli bir ihtimal. İsterseniz basit bir misal sizlere.

Erol Evcil'in yakalanması üzerine Bursa emniyeti 15 şiddetinde bir depreme niye maruz kalmıştı?

Şans, gayet de bir ince hesap ürünüdür. Ya rejimin tahkimatı babında kitlelerin "kahrolsun şeriat" avazeleriyle sokaklara dökülmesini sağlayacaksın veya şans dağıtım merkezindekilerin kirli bohçalarının aşılmasını, ortaya saçılmasını önlemeye çalışacaksın.

Abdullah Öcalan hakkında verilen hüküm infaz edilmeyecek. Dünya sisteminin zorlaması bir yana, rejimin de eli bu yöne mahkum. Ben şahsen şehid ailelerine üzülüyorum. Apo'ya şans tanımayan odaklar, şehid aileleriyle, onların his ve duygularıyla oynaşıp duruyorlar. Son numara olarak da aldılar onları, taktılar peşlerine, Anıtkabir'e götürdüler.

Şükran duası anlamında saygı duruşu için!..

Rejimin Apo'ya faili meçhule kurban gitme şansını tanıyıp tanımamasının Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne kabulünde herhangi bir etkisi bulunmuyor. Birilerinin Türkiye'de şehid aileleriyle oynadıkları gibi, Batı odakları da, Türkiye ile aynı oyunu oynayıp duruyor. Türkiye'nin Avrupalı olması, o ailenin resmi hüviyetini taşıması demek, Türklerin elini kolunu sallayarak yaban diyarlarda serbest çalışma hak ve imtiyazıyla donatılması demektir.

Oysa Romanya'dan kitle halinde ülkemize getirilen kaçak işçilerin haksız rekabetinden bizim Türk işçileri ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kalıyorlar.

Amma ne çare, Batı'da kendi işçisinin, kendi insanının hak ve hukukunun koruyucusu, kollayıcısı ve takipçisi ve kendi insanıyla aynı duyguları paylaşan yöneticiler işbaşında. Türkiye'nin sayısal kumanda merkezleri ise, Türkiye pazarlarını istila etmiş nataşalarla, emek piyasasında fink atan kaçaklara karşı hürmette kusur etmeme yarışında.

Bu arada küçük bir not:

Cevat Ayhan hocamıza hürmette kusur etmeme gayreti içerisinde soralım.

Efendim, sizlerin hiç 7.4 ile hayatınızın karardığı vaki olmuş mudur? İmkanları bol ve geniş bir ortam içerisinde yaşayanların, 7.4 sabahında don gömlek ve beş parasız ortayerde kalakalmışların halet-i ruhiyelerini kavramaları imkansızdır, gibimize geliyor.

Hürmetlerimi sunarım efendim. Tabii bu arada hoşgörünüze de sığınmak isterim. Hava soğuk, kar yolları tıkamış, siz ekvator ortamında kutuplarda namaz tartışmasıyla uğraşıyorsunuz...

Enes Erdem Yolun sonu mu?

Çağın insanı için artık her yol çıkmaz sokak. Yeni bin yıl (millennium) insan için bunalım yılları olacak şüphesiz. Çaresizlik-umutsuzluk bütün insanlığı sarmış vaziyette. Kurtuluş-çözüm yolunu en kısa zamanda keşfetmez ise insanlık için yolun sonu görünmekte, hem de kendi eli ile hazırlamış olduğu sonu.

Toplumların çekirdeği olan birey, dünyevi bütün lezzetleri tatmasına, hazları almasına rağmen karamsar, çaresiz, mutsuz. Nefsinin hizmetine sunduğu aklı, benliğin kontrolünü kaybetmiş durumda. Kendi eliyle çepeçevre yükselttiği kentin surları içinde hapsolmuş, mahkum hayatı yaşamakta. Hayatına kolaylık getirsin diye icat ettiği teknoloji onu kontrolüne almış, paranın kulu kölesi olmuş vaziyette.

Velhasıl; mutsuz, çaresiz, yapayalnız insanı yeni yüzyılda kaos, bunalımlar ve daha nice afetler beklemekte.

İnsanlığın yaşadığımız yüzyıldaki bu bunalımlı serencamını geçenlerde yazdığım Çığlık ve Vuslat adlı bir şiir denemesi ile ifadelendirmeye çalıştım. Bunu sizinle paylaşmak istedim, umarım beğenirsiniz.

Bu akşam her yer çok karanlık,

Kaybolmuş gibiyim.

Elimin tersi ile ittiğim nefsim,

Vazgeçilmez düşler sunuyor.

Şehrin pazarlıkları,

Kulağımı tırmalıyor.

İki adım ötede düşen çocuğa,

Elimi uzatamıyorum.

Televizyonda ana haber bültenini dinlemek için,

Kulaklarıma pamuk tıkıyorum(!)

Diyorlar ki; iki bin yılına az kaldı,

Teknoloji, medeniyet, çağdaşlık olmadan olmaz,

Bir de bunlara Amerika eklendi.

Somali'deki aç çocuk,

Geçen akşam televizyondan bana bakıyordu,

Çok meşguldüm o anda,

Önemli bir apartman toplantım vardı.

Cevap veremedim ona ve kendime.

Şahadet parmağıma bağladığım ip,

Neyi hatırlatmak için diye düşünürken,

İnsanın Eşref-i Mahlukat olduğu aklına geliyor

Geliyor da; yazdıklarımla çelişip duruyor.

Çağdaş şehrin karanlığında kaybolmuş nefsim,

Beni ürkütmek için elinden geleni yapıyor.

Vazifemi yapmalıyım dediğimde,

Televizyonu açtırıyor.

Şahadet parmağımdaki hatırlamam gerekeni

Hatırlatmamak için,

Banka cüzdanımı gösteriyor.

Çelişkilerimi görmezlikten geliyorum.

Mazeretler sıralıyorum not defterime,

Gerçekleri görmemek için.

Karanlıklarda mı kayboldum, yoksa,

Kaybolan, karanlıklar içerisindeki benliğim mi?

Ben doğmadan yüzyıllar önce,

Bu sorunun cevabını biliyorlarmış

Şimdi de dünyanın bir köşesinde,

Bilenler varmış, buldum.

Hasan Karakaya YÖK... "Ceberrutluk"ta var, "bilim"de yok!

E-mail:hkarakaya@akit.com.tr

Dikkatimi çekti... Kemal Gürüz'ün, YÖK Başkanlığı'na tekrar getirilmesi konusunda, Başbakan Ecevit ve İÜ Rektörü Kemal Alemdaroğlu dışında "müsbet" görüş açıklayan kimse olmadı.

Oysa, bu gibi "atama"larda, "yalaka takımı" hemen harekete geçer ve "kutlama mesajları" yayınlama kuyruğuna girerdi...

AA'nın geçtiği haberleri özellikle taradım... Sanıyorum; o da "haberi olmadan" yayınlanmış olsa gerek, bir tek Yıldırım Akbulut "kutlama mesajı" gönderdi Gürüz'e...

Onun dışında, hemen herkes ateş püskürüyor Demirel'e.

Tabii, "millet iradesi"ni hiçe saydığı için!..

HANİ HASSASİYET?

Şu hale bakın;

MHP karşı Gürüz'e... FP karşı, DYP karşı... Hatta, ANAP bile karşı.

Gürüz'e onay ve destek veren bir tek DSP var.

Tabii, bir de Demirel.

İyi de;

Sormazlar mı Demirel'e:

Bir zamanlar, "milletin hassasiyetlerini dikkate alırım" diyen siz değil miydiniz?

Siz değil miydiniz;

"Kamuoyunun hassasiyetini dikkate aldığınızı" iddia ederek Af Kanunu'nu "veto" eden?..

İşte kamuoyunun tepkisi ortada;

"Gürüz'ü yeniden atayarak bu pürüzü büyütmeyin!"

O halde, nerede kaldı "hassasiyet"iniz?..

Demek ki; "hassasiyet" falan hikaye!

EGEMENLİK KİMİN?

Hani, 2 yıl kadar önce Almanya'dan gelip, "Barbaros Hayrettin" adıyla müzik dünyasına giren bir adam vardı... Bir saman alevi gibi bir anda parlayıp sönen ilk ve son şarkısının sözleri şöyleydi:

"Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur!"

Demirel de şimdi bunu dayatıyor olmalı:

"Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur!"

Olur olmasına da; bu durumda, TBMM duvarlarına çakılmış olan ve sarı metalle yazılmış "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ibaresini kaldırmak gerekmez mi?

Gerçi, hiçbir zaman inanmadı, ama yine de sormak istiyorum:

Bu ülkede "egemenlik" millette değil midir ve bu hakkı, millet adına TBMM kullanmakta değil midir?..

O halde;

Bir tek DSP'nin onay verdiği bir Kemal Gürüz; yeniden nasıl "YÖK Başkanı" seçilebilmektedir?..

"Cumhuriyet" bize anlatıldığı gibi; "cumhur"un, yani "millet"in dediğinin olduğu bir "rejim" değil midir?..

Hadi; "millet"i de bir tarafa bırakalım, gelelim şu "yolsuzluk" iddialarına...

Allah aşkına söyler misiniz;

Meclis'te kurulan "komisyon", Demirel'in yeniden atadığı Kemal Gürüz ve Kemal Alemdaroğlu'nun değil de, yoksa benim "yolsuzluk"larımı mı araştıracak?..

BİLİM Mİ, O DA NE?

Onu da geçelim.

Söyleyin hele;

Kemal Gürüz denilen bu adamın, gerçekleştirdiği bir tek "olumlu icraat" var mıdır?..

Bakın; onu savunan Ecevit bile, bir tek "olumlu icraat"ından söz edemiyor!..

Ya ne diyor?..

Dediği şu:

"YÖK Başkanı Gürüz; özellikle eğitimde, yüksek öğrenimde, laik, demokratik cumhuriyete bağlılığa büyük önem vermektedir!"

Yani?..

"Eğitimi boşver, laiklik yeter!"

İşte bu "kafa"dır, bu memleketi "geri" bırakan!

İşte bu "kafa"dır, milletin anasını ağlatan!..

Bugün; eğitim seviyemiz eğer Patagonya ile kıyaslanıyorsa, varın gerisini siz düşünün!..

YÜKSEK ÖĞRETİM KOMİSERLİĞİ

Şu hale bakın;

Bu ülkeye Başbakan olan zat bile; övdüğü adamın "bilimsel başarı"sından söz edemiyor!..

Elbette edemez.

"Yok" ki böyle bir başarı!..

Sadece "dayatmacılık" var, sadece "ceberrutluk" var!..

"Bilim" işleri nanay, dönen "film"ler ise gırla!..

Tablo ortada:

1 Ağustos 1933'teki "üniversite reformu"ndan bu yana, 72 üniversite açılmış Türkiye'de... Bunların 53'ü devlet üniversitesi, geri kalanı da vakıf üniveriteleri...

İngiltere'de 139, Japonya'da 127, Almanya'da 100, İspanya'da 41 ve Fransa'da 76 üniversite olduğu göz önünde bulundurulursa,"üniversite sayısı" yönünden "dünya standartları"na yaklaştığımız söylenebilir...

Evet,"nicelik" açısından böyle... Ya "nitelik"açısından?..

Ben değil, "uzmanlar" bağırıyor basbas:

"Üniversitelerdeki eğitimin seviyesi, eskilerin lise seviyesinin bile gerisinde!"

Kaliteyi böylesine düşüren YÖK, acaba "hangi konuda" başarılı olmuştur?..

Buyrun; "bir bilen" olarak, YÖK eski Başkanı ve aynı zamanda DYP milletvekili olan Sayın Mehmet Sağlam'ı dinleyelim:

"4.11.1981 tarihinde çıkartılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile üniversiteler, sözüm ona Yükseköğretim Kurulu'nun çatısı altında disipline edilip düzene sokulmuştur.

Haddizatında YÖK; 12 Eylül askeri darbesinin vücuda getirdiği ve işleyişi itibariyle antidemokratik bir müessesedir... Üniversite öğrencisini ve hocalarını potansiyel suçlu gören 12 Eylül yönetimi, 82 Anayasası'ndan önce YÖK Kanunu'nu çıkartarak, üniversiteleri kışla nizamına sokmayı amaçlamıştır.

Aradan geçen 18 yılda YÖK, her geçen gün imparatorluğunu biraz daha büyüterek her türlü dayatmacılığın, bilimsellik yerine keyfiliğin ve antidemokratik uygulamaların evvel emirde uygulandığı bir müessese olmuştur!..

Son on yılda kurulan hükümetlerin tamamı, programlarında YÖK'ü "sadece üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayan bir kurum"a dönüştüreceklerini vaat etmelerine rağmen maalesef bir ilerleme kaydedilememiştir.

Hep üniversitelerin özerkliğinden söz edilmiş, ama üniversiteler yerine YÖK'ün özerkliği katmerleşmiş, hatta bazı yazarlara göre Yüksek Öğretim Kurulu, Yüksek Öğretim Komiserliği'ne dönüşmüştür?"

Evet; işte bunu başarmıştır Kemal Gürüz!..

Yüksek Öğretim Kurulu'nu, "Yüksek Öğretim Komiserliği"ne dönüştürmüştür!..

ÜSTE PARA VERİLEREK YAYINLATILAN MAKALELER

İyi de; Kemal Gürüz, her birini "komiser" veya "hazırol"da bekleyen "emireri" haline getirdiği üniversite hocalarının karnını doyurmuş mudur bari?..

Buyrun, işte rakamlar:

Bu ülkede; Rekabet Kurulu Başkan Yardımcısı 1 milyar küsur, bu müessesede çalışan düz bir memur 400 milyon, Meclis'teki sekreterler ortalama 300 küsur milyon maaş alırken, birinci derecedeki dört yıllık bir profesörün maaşı 450 milyon, 1. derecedeki doçentin maaşı 330 milyon, 7. derecedeki araştırma görevlisinin maaşı ise 190 milyon lira!..

Bu mu başarı?..

Bunun için mi taltif edilip, yeniden oturtuldu o koltuğa?..

Durun, dahası var:

Biraz önce de dediğim gibi, evet, "üniversite sayısı" itibariyle Avrupa ayarındayız...

Peki; "bilimsel kalite" ve "araştırma düzeyi"miz ne durumda?..

Bu soruya; yine Sayın Mehmet Sağlam'ın "not"larından yararlanarak cevap vereceğim.

1998 yılındaki Science Citation Indeks verilerine göre; Türkiye, yayınlanan 4 bin 820 makale ile "fen bilimleri" alanında 25. sırada.

Durun, hemen sevinmeyin "büyük başarı" diye.

Zira, madalyonun bir de öteki yüzü var.

Evet 4 bin 820 makale yayınlatmış bilim adamlarımız ve 25. sıraya yükselmişiz.

Ancaaak;

Bu "makale"lerden sadece birkaçı, "dikkate değer" bulunmuş... Yani, "kaynak" gösterilen makale sayısı yok" denecek kadar az!..

Peki, neden?..

Çünkü efendim;

Bu makalelerin çoğu; "rica, minnet" ya da "üste para verilerek" yayınlanıyor da ondan!..

Biliyorum, şaşırdınız.

Ne demek; üste para vererek makale yayınlatmak...

Efendim şöyle:

"Yard. Doç"larımız doçent, "doçent"lerimiz de "prof" olabilmek için, "yurtdışı yayın"larda mutlaka "makale" yayınlatmak zorunda!.. Çünkü; "yukarıdan" öyle isteniyor!..

Onlar da n'apıyor;

Ya rica-minnetle, ya da para bastırarak yayınlatıyorlar "makale"lerini!..

Şimdi, söyler misiniz Allah aşkına;

Böyle bir "makale"nin dünyaya ne hayrı olur, Türkiye'ye ne faydası dokunur?..

Bakmayın siz afra-tafralara;

"Bilimsel faaliyet"ler nanay, "filmsel faaliyetler ise gırla!..

Baksanıza;

Televizyon ekranlarını işgal eden "prof"ların hal-i pür melaline!..

Ne "bilim"den çakıyorlar, ne "sanat"tan!..

Gelsin paralar, devşirilsin "rant"lar!..

Kemal Gürüz de onların başı, iyi mi?..

Ne demiş eskiler;

"Balık Baş'tan kokar!"

Böyle Baş'a böyle tarak!..

TOPLUMDAN KOPUKLAR

Eğer, hala sıkılmadıysanız devam edeyim "Gürüz'ün başarıları"nı saymaya!..

Buyrun, bir başarı(!) daha:

Şu hale bakın:

Bu ülkede; her nedense ve her nasıl başarılıyorsa; "ziraat fakülteleri"nin sayısı arttıkça "tarım" ölüyor, "veterinerlik fakülteleri"nin sayısı arttıkça da "hayvancılık" can çekişiyor!..

Neden?..

Nedeni, gayet basit:

"Ankara"dakiler nasıl "Anadolu"dan kopuksa, "üniversiteler"imiz de hayattan, sanayiden, toplumdan ve elbette "toplumsal değerler"den kopuk da ondan!..

Düşünün hele;

Bir üniversite hocası; ömründe hiç "arazi"ye çıkmamış ve yaprakları birbirine benzediği için, "domuz pıtrağı" denilen bitkiyi "pamuk" sanıyorsa, o adamdan ne hayır gelir "köylü"ye, ne hayır gelir bu ülkeye?..

Biliyorum; bunları yazıyorum diye; birileri, yine "bilim düşmanı" ilan edecek beni.

Hayır; tam aksine "bilim"den yanayım.

Ama; söyleyin Allah aşkına;

Deprem esnasında gökyüzünde görülen "ışık topları"nı, kalkıp da "otomobil farı" olarak izah etmeye yeltenen bir adama, ben nasıl "bilim adamı" derim?..

HANGİ DEMOKRATİKLEŞME?

Söyleyeceğim çok şey var... Ama, yazıyı da uzattığımın farkındayım.

Onun için; sözü, yine bir "hoca"ya, evet Sayın Mehmet Sağlam'a bırakıyorum:

"Baskı ister din adına, ister dinsizlik adına, ister laiklik adına; ne adına yapılırsa yapılsın insanları münafıklığa, ikiyüzlülüğe, takiyeciliğe sevkeder. Bakınız İran'dan ülkemize gelen bazı İranlı hanımlar Doğu Bayezid'de otele çarşafla girer, otelden çıkarken Hollywood aktristi gibi çıkar. İran'ın, kadınları zorla kapatması ile bizim zorla açtırmamız arasında Allah aşkına ne fark vardır?

Efendim, bir ülkenin demokratikleşmesi böyle olmaz, kurumların, en başta da ilim irfan yuvaları olmaları gereken üniversitelerin demokratikleşmesi ile olur. Hür düşüncenin, hür tefekkürün olmadığı, bölüm başkanını dekana, dekanı rektöre, rektörü YÖK Başkanı'na adeta mahkum eden, nefes almanın bile güçleştiği bir üniversite ortamında siz hangi bilimsel gelişmeden, hangi demokratikleşmeden söz edebilirsiniz?

Bendeniz, 18 Nisan seçimlerinden önce üniversitede bölüm başkanı idim. Bilmiyorum Sayın Gürüz, kendisini Cezaevleri Genel Müdürü gibi hissediyor mu, ama sizi temin ederim, ben, kendimi baş gardiyan gibi hissediyordum.

YÖK'ün en iyi başardığı şey, üniversitelere başı kapalı kızlarımızı sokmamaktır!"

HERKES POTANSİYEL SUÇLU!

Evet; Sayın Sağlam'ın da dediği gibi; YÖK'ün ve onun başı Gürüz'ün tek başardığı(!) şey, "başgardiyanlık"tır!..

Başardığı tek şey "laboratuvarlar" değil, "ikna odaları" kurmaktır!..

Başardığı tek şey; "başörtüsü tünelleri" inşa etmektir!..

Bu da;

"Yeniden atanması" için yeter de artar bile!

Zira, bu ülkenin "bilim yuvaları"na değil, "cezaevleri"ne ihtiyacı var!..

Çünkü;

Herkes "potansiyel suçlu" bu ülkede, herkes "potansiyel terörist!"

Ya da, vatan haini!..

O halde;

Atın içeri!..

Yakında; bütün Türkiye'nin etrafı "tel örgü"lerle çevrilir ve ülkenin tamamı "açık cezaevi" haline getirilirse, hiç şaşmayın!..

Bilin ki;

"Ankara"dakiler, böyle bir "orgazm" ile "doyum"a ulaşabilmek için yanıp tutuşuyor!..

Hazır olun;

Başınıza yeni "Gürüz"lerin inmesine!..

İşin tuhaf tarafı;

Böyle bir "güdümlü iktidar"la, böyle bir "pısırık muhalefet"le ve böyle bir "sindirilmiş toplum"la, biz her "musibet"e müstehakız!..

Umudumuz;

Yerin altındaki değil de, yerin üstündeki "fay"ların patlamasında!..

Çünkü;

7.4 de yetmedi uyanmamız için!..

Demirel'in Kemal'leri

Sizlerin de dikkatlerini çekmiş olmalı; Süleyman Bey, bugüne kadar kime kol-kanat gerdiyse, hepsinin altından bir "pislik" çıktı.

Bir zamanlar, elinden "plaket" aldığı Kızılay Başkanı Kemal Demir, görevi ihmalden 1 yıla kadar "hapis" cezasıyla yargılanacak!..

Yeniden YÖK Başkanlığı'na getirdiği Kemal Gürüz hakkında "ihmal"den de öte, çuvalla "suiistimal" iddiaları var.

İÜ Rektörü Kemal Alemdaroğlu deseniz, "devlet malı deniz!.." deyip, habire götürüyor!..

Görünen o ki;

Bütün "Kemal"lerin sonu "zeval"le bitecek!..

Ya Demirel'in sonu;

Kemal... Zeval... İzmihlal!

Hüseyin Öztürk Aklın ve mantığın önünden gidenler

Dünya üzerinde gündemi bizim kadar değişen; ne bir memleket, ne de millet vardır. Kafaların hepsi "dabara dubara" olmuş vaziyette, sağlıklı düşünen hiç kimse yok. Herkes "aklın" ve "mantığın" "bir metre" önünden gidiyor.

Böyle bir memlekette sağlıklı kalmak gerçekten zor. Ama inatla ayakta kalmaya çalışıyorum. Memleketi idare etmeye kalkanların ciddiyetine inanmıyorum. Hepsi de şahsi hesaplarının uğruna bulundukları makamları işgal ediyorlar. Aksini kimse iddia edemez. Edecek varsa hodri meydan, istediği zaman istediği yerde.

Büyük şehirlerde yaşayan vatandaşlarımız ciddi şekilde stress altındalar. Diğer illerimiz de yaşayan yurttaşlarımız ise büyükşehire göre az biraz daha avantajlılar.

Hükümetteki başıboşluluk ve "emirerlilik" büyükşehirleri tehdit ediyor, fakat diğer illerimiz tınmıyor, kaale almıyor. Korkuları yok, endişeleri yok. "Biz olmazsak Ankara olmaz, biz olmazsak İstanbul olmaz" diyorlar ve kendilerine güveniyorlar.

Her İstanbul dışına çıktığımda memleketin geleceğine dair güvenim biraz artar, umutlanırım. Çünkü Anadolu insanı "çapulcu takımlarına" ilişmeyecek kadar hem akıllı hem bilinçli.

İnsan Anadolu'da yediği "ekmeğin", içtiği "suyun" tadına varıyor. İstanbul'da yaşayanların tamamı "her an göçebilirim, her an İstanbul'u terkedebilirim" duygusuyla yaşarken, Anadolu'da tam tersi duygu yaşanıyor. "Beni burdan kimse kımıldatamaz" işte "öz güven" diye buna denir.

Maalesef büyükşehirlerde "öz güven" sıfırlanmış. Menfaatler savaşı her alanda bir "mafya" doğurmuş, "devletin bütün kurumları iflas etmiş." Tepeden tırnağa lime lime dökülüyor.

Bu gerçekleri Anadolu insanı görmesine rağmen, bilmesine rağmen, inanmasına rağmen, büyükşehir insanı gibi umutsuzluğa düşmüyor, "vakurundan", "gururundan", "onurundan" taviz vermeden olup bitenleri izliyor.

Hafta sonu, Kütahya, Afyon ve Denizli'ye kadar uzanmıştım. Bu intibalarıma oralarda sahip oldum. İzlenimlerimi aktaracaktım ama yer kalmadı. Yarına inşaallah.

Hüseyin Üzmez Yaşar Nuri Öztürk

Hakkında çok konuşulan bir din adamı... Geçen sene Bilecik'teki bir konuşmamda bana O'nu sormuşlardı. "Ne yapacaksınız? dedim. Ona dünür mü olacaksınız? Yoksa ortaklık mı kuracaksınız? Televizyonda zaman zaman konuşmalarını dinliyorum. Doğru sözler söylüyor. Bana göre itikadi konuda büyük yanlışlıklar yapmıyor. Söylediklerinin hepsi hoşuma gidiyor. Karşısına aldığı yaşlı sosyete hanımları O'nu dinlerken kendilerinden geçiyorlar. Kırk yıl geçse ne ben o hanımefendileri karşıma alıp da sohbet ederim. Ne de onlar benim gibi çağdışı kalmış bir gericiyi dinlerler. Adam bizim ulaşamayacağımız bir cephede samimiyetle hizmet ediyor. Sertlikleri yumuşak bir lisanla anlatmayı, asla adet edinmeyen bazı Hocaefendilerin yaptıkları gibi... Cennetin kapılarını hafifce aralayıp, Cehennem'in Kapısı'nı ardına kadar açmıyor. Her önüne geleni oraya atmıyor. Bazı kalplerin katmerleşmiş paslarını silmeye, Hak'ka kapalı kulaklardaki kirleri hoşgörüyle ve sabırla temizlemeye çalışıyor. Kur'an'dan ayetler okuyor. Allah Rasulü'nün muazzam ve muazzez hayatından örnekler veriyor. Yanlışları varsa, düzeltmek ilim adamlarına düşer. Kin, buğuz ve insafsızca saldırı hiçbir mes'eleyi halletmez. Ne istiyorsunuz adamdan? Bırakınız bildiği gibi hizmete devam etsin. Size ne zararı var? Biz Malatyalı'lar Battal Gazi'nin torunlarıyız. Açıkça kafir ve müşrik olanlarla mücadele etmeyi şeref biliriz. Müslümanlarla uğraşmak bizim işimiz değil... Hangi mezhep ve meşrepten olurlarsa olsunlar, bütün Müslümanlar, şahsen benim başımın tacıdır. Kendi kusur ve yanlışlarımı düzeltmeye çalışmaktan, başkalarının kusur ve yanlışlarını aramaya zaman bulamıyorum. Yapacak başka işiniz yok mu? Lütfen bana şahısları, özellikle de müslümanları sormayın! O kardeşlerim hakkında su-i zanna düşmekten Allah'a sığınırım..." diyerek konuyu kapatmıştım. Çok az sayıda kardeşlerim, sözlerimden dolayı beni tenkid etmişlerdi. Ama Allah sonunda beni mahcup etmedi.

Laikçi Çağdaşlar, "Deprem Allah'ın bir afetidir. Hepimize bir uyarı ve cezadır" diyenlere ateş püskürüyorlardı. Hele başı örtülü olduğu için üniversiteye sokulmayan, mazlum bir kızımızın üzerinde "7.4 Yetmedi mi" sözleri yazılı, masum bir pankart taşıması malum çevreleri ve medyayı kudurttu. Bunların başında da Hürriyet gazetesi geliyordu. Günü geldi, Allah, kendi yazarlarının kalemiyle bu yanlışı düzeltti. Sayın Yaşar Nuri Öztürk'e, hakikatları onlara anlatmayı nasip etti. Sayın yazar kendi köşesinde aynen şunları yazdı: "Ne diyor İsra 16? Bir ülkede, serveti, itibarı, imkanları kontrol edenler, sahip bulundukları bu potansiyelin hakkını verip gereklerini yapmazlarsa, o memleketin altı üstüne gelir" ayeti kerime mealini böylece aktardıktan sonra, Sayın Yaşar Nuri şöyle devam ediyor: "... Bizdeki Mütrefler, "Legalleştirilmiş ahlaksızlık ve soygun düzeninin, tüm imkanlarını kullanarak köşe döndüler. 'Ülkeye çağ atlatıyoruz' diye diye, ülkenin ayağına yüz yılda bertaraf edemeyeceği çalılar doladılar. ... Misyonları buydu. ... İsraf, dinsizlik, şehvetperestlik sergilediler. Ülke yağmalandı. Kıyamet alameti sayılacak haram servetler türedi. ... Türkiye'deki servetlerin büyük bir kısmı haram ve zulüm servetidir. Ey Millet! Ey aldatılan Halk!.. Düşün ve gereğini yap!.." İşte böyle haykırıyor, Sayın Yaşar Nuri Öztürk...Bu gerçekleri bu kadar netlikle söyleyebilecek başka babayiğit çıktı mı?.. Hem çıksaydı da hapishanelerden paçayı kurtarabilir miydi?

Hala "Müslümanım" diyenlere saldırmaya devam edecek miyiz?

M. Bilal Kaya Haberlere bakarken, kopup gitmişim

Balık tutmak deyip geçmeyin..

Bir sanattır balık tutmak.

Profesyonel balık avcılığından, tekne, hatta gemilerden, fanyata veya dalyan'lardan bahsetmiyorum.. O ayrı bir iş..

Ben amatör balıkçılıktan bahsediyorum..

Zaman zaman TV'lerde, reklam amaçlı veya belgesel filmlerde izliyorsunuzdur.

Tutacağınız balığın türünü bilmek yetmiyor sadece..

Mevsim önemli..

Rüzgar önemli..

Havanın güneşli veya bulutlu olması önemli..

Akıntı önemli..

Suyun berrak veya bulanık olması önemli..

Gün ve günün vakti önemli..

Sabah, öğle, ikindi, akşam önemli..

Bütün bu şartlar inceden inceye hesaplanıyor, ona göre olta takımı ve kullanılacak yem belirleniyor..

Açık havada tekir çapari'ye atlayan istavrit kıraçası, bulut gördü mü, tekire dönüp bakmaz bile.. Beyaz çapari ister..

Olay, yöreye göre bile değişir..

İstanbul Ömerli Barajı'nda, iğneye takılı bir mısır tanesi, en besili aynalı sazan'ı yakalamanıza yeter..

Ama aynı "tür"den, aynı AYNALI SAZAN, Porsuk'ta, canlı yem dışında, dönüp bakmaz bile..

Bu söylediklerim tecrübe ile sabit..

Ankara ÇUBUK'ta avlanmadım mesela..

Fırsat çıksa, tedbirli gidip, netice alacak yeri bulana dek, bildiğim yemlerin hepsini denerim..

Allah Allah.. Bu balık avı işi de nereden takıldı kalemime.. Ben güzel güzel oturmuş, haberleri izliyordum..

Ankara Kanal 7'den Zahit Akman'a, SİYAH-BEYAZ ve HAFTA SONU HABERLERİ programlarından ötürü, ödül verilmiş.. RADYO-TV Gazetecileri Oskar'ını alan Zahit Akman'ı kutluyorum..

İstanbul'daki ŞİŞ kebaptan sonra, Çevik Bir, İzmir'de DÖNER'i seçmiş..

Serdar Ortaç isimli şarkıcı genç, konserinde, genç kalabalığına alkış tutturup, "Ebru..Ebru.." diye bağırtıyor.. Beyin kanaması geçiren Ebru Gündeş için..

"Daha çok.. daha çok ki, çabuk iyileşsin!" diye çırpınıyor..

İçim yırtılıyor..

Bilebilseler "dua" edecekler..

Öyle iyi niyetliler ki..

Bu halin müsebbiplerini düşünüyorum. "Son"ları için ürperiyor, soğuk soğuk terliyorum..

Anadolu'dan bir MHP yetkilisi, konuşuyor.. "İlay-ı Kelimetullah ve Nizam'ı Alem" kısmına yetişebiliyorum.. Ardından, Ankara'dan Devlet Bahçeli, "Cumhurbaşkanı'nı halk seçmesin, İrtica'ya yakın birini seçer" gibi bir şeyler söylüyor..

Orada kopmuşum..

Kendime geldiğimde, HABERLER bitmişti..

M. Emin Kazcı Koltuğa oturan yaşlanmaz

E-mail:mkazci@akit.com.tr

"Yaşlıların mevkiye makama böylesine sarılmaları arzu ve hırstan değil, yaşlılıklarını unutmak içindir" demiş Muhammed Hicazi.

Vay be!

Desenize, birilerinin fantezileri gerçekleşsin diye milletçe ne bedeller ödüyoruz!

Peki, Oliver Goldsmith'in "Hanımlar arasında çirkin olmadığı gibi, erkekler arasında da yaşlısı yoktur" sözüne ne demeli?

Bu hakikata rağmen 80'lik adamların yaşlı olmadığını kanıtlamaya çalışması boş bir uğraş öyleyse.

A be dedeciğim! Sen yaşlı değilsin ki genç olduğunu kanıtlayasın!

Goldsmith amcam ööle diyo!

Ama gel gör ki, Rahimli öyle bir beyit söylemiş ki, insanın umutları yer ile yeksan oluyor birader:

"Vücut kocar, ama gönül kocamaz

Güzel seven aşık ihtiyar olmaz."

Niceleri güzelden sadece koltuğun ihtişamını anladığına ve güzeli sevmek de aşığını yaşlandırmadığına göre, birilerine "Sen yaşlandın" demenin de fazla bir faydası yok galiba.

Nitekim Nazım Hikmet de aynı telden çalmış:

"Etin gevşemesine başka bir ad bulmak gerek

Zira ihtiyarlamak demek

Kendinden başka hiç kimseyi

Sevmemek demek."

Öyle ya, kendisini seven, ama ilaveten koltuğu da çok seven birine "sadece kendini seviyor" diyebilir miyiz?

Yaşlı diyebilir miyiz?

Desek bile çarpılmaz mıyız?

Olsa olsa "Eti gevşemiş" deriz ki, bu kadarcık kusur, kadı efendinin kız kurusu ciğerparesinde de olur!

Şu halde, birileri kendini artık yaşlı bulmadıkça bizim onları yaşlı saymamıza imkan ihtimal kalmıyor.

Zaten, Jean Anouilh'in "İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır" demesi de bu trajik gerçeği veciz bir şekilde ifade etmiyor mu?

Tüm bunları düşününce,

"Göricek pirleri ikram it

İhtiyacı ne ise in'am it"

diyen Sünbülzade Vehbi'ye çok çok kızıyorum tabii.

Çünkü hazret bizi iki açıdan da duman ediyor.

Birincisi, ortalıkta ben yaşlıyım diyen yok ki ona ikram edelim!

O, bir genç gibi tuttuğunu koparıp alıyor zaten.

İkincisi, eğer biz kendi hüsnü kuruntumuz olarak birilerinin yaşlı olduğuna karar vermişsek bu defa da Sünbülzade üstadımızın "ihtiyacı ne ise onu karşıla" emrine muhatap oluyoruz ki, talihe bak; dedemin ihtiyacı da koltuktan başka bir şey değil çünkü!

Sonuçta öyle de yanıyoruz böyle de!

Aslında bugün Cumhurbaşkanımız Demirel'in "görevden kaçmam" demek suretiyle öncelikle 7 yıl, hiç olmazsa 5 yıl daha cumhurbaşkanı kalmaya yeşil ışık yakmasını, ardından da neredeyse bütün partilerin ve kartelci köşe yazarlarının bunu destekleyen demeç ve yazılarından bahsedecektim, ama nedense birden "yaşlılık geyikleri" içinde buldum kendimi.

Hafızam mı zayıfladı nedir?

Galiba yaşlandım artık.

Gülmeyin efendim.

Bir ülkede numune olarak dahi olsa bir adet yaşlı bulunsun hiç değilse.

Ona da ben talibim işte!

Yoksa Helsinki Zirvesi'nde "Yahu bu ülkede bir tane olsun yaşlı yok mu?" derlerse, ne cevap vereceğiz?

Yumuşak koltuklarındaki Demirel'i-Ecevit'i gösterip, "Aha bunlar" diyecek halimiz yok ya!

Ne insanlık öldü, ne de biz saygımızı yitirdik; şükür!

Mustafa Kaplan Yine teravih geldi

Aslen Tokat'ın Niksar kazasından olduğunu yazan Ayvalık'tan bir okuyucumuz, Rıza Zelyut'la ilgili yazımızı tasvib etmediğini belirtmiş. O kişinin beldelerinde "Geygel" diye bilindiğini ve muhatap alınmasının doğru olmayacağını söylemiş. Elhak, ben de bu görüşe iştirak ediyorum.

Kendisini "anti-modernist, anti-postmodernist, büyük gerçekçi ekolün yazarı" sıfatlarıyla tanıtan sayın Rıza Halil de aynı yazıya itiraz etmiş. Fakat, bakışı farklı. Zelyut gibilerin asla Alevi olmadıklarını, o gibi cahillerin şahsında bizim de Alevileri hafife aldığımızı yazmış. Tesbitlerinin bir kısmı doğru olan bu Rıza ile de esasta farklı düşünüyoruz. Çünkü, bizim kimseyi hafife alma niyetimiz olmadığı gibi, sadece "Gerçeğe hu" çektiğimizi de bizi takip edenler bilir.

Yalnız, cahilleri muhatap kabul etmeme görüşünü yerden göğe kadar haklı buluyorum. Ne yapalım ki, bazan eski polemikçilik huyumuz depreşiyor, ciğeri beş para etmeyen insanlara ders vermeye kalkıyoruz. Halbuki o tür cevapların o kişilere zerre kadar faydası olmuyor. En iyisi, biz kendi doğrularımızla meşgul olmaya bakalım...

Bugün, takvime göre Şaban ayının son günü. Bu gece inşaallah teravihe gideceğiz. Ramazan hatimlerine bugün başlayacağız. Mübarek Üç Ayların son kulvarına giriyoruz. Hiç olmazsa şu otuz gün içerisinde büyük ölçüde Rabbimize döneli, kıyl ü kalden dilimizi ve gönlümüzü temizleyelim. Oruçlu ağzımızla, temizlenmiş kalbimizle yüce Mevla'mıza ciddi tevbe edelim.

Bütün maddi çıkış yollarının tıkandığını, ehl-i küfrün bütün dünyaya fiziken hakim olduğunu artık görelim ve stratejimizi de ona göre yeniden tesbit edelim. Mağaranın ağzını kapayan koca kayanın nasıl açıldığını Allah Rasulü (sav) bize haber vermiyorlar mı? Salih amellerden ve düzgün itikadlardan başka manevi ve maddi sahaları temizleyip açacak çaremiz yoktur.

Meded umduğumuz maddi vesilelerin kof çıktığını, tavizsiz Kur'an ve Sünnet dersine dönmeye mecbur olduğumuzu inşallah anlamışızdır.

Rahmet musluğunun son vanası da bu gece açılıyor. Gönül kaplarımızı masiva pisliğinden boşaltarak bomboş bir halde o musluğun altına tutalım. O Arş-ı Rahman olan kalbe başka muhabbetlerin girmesine hiç olmazsa şu son bir ayda müsaade etmemeye çalışalım. Televizyonların düğmesini kapatıp, Kelam-ı Kadim'in sayfalarını açmayı deneyelim.

Yoksa, mübarek gecelerde yine yorgan-döşek sokakta nöbet tutmaya devam ederiz...

Mustafa Topaloğlu Yeryüzünün isyanı (!)

Türkiye'de çok garip şeyler oluyor (!)

Dünya demokrasiye, insan haklarına giderken, Türkiye 1950 öncesi baskıcı, dayatmacı faşist rejimlere doğru sürükleniyor.

Türk halkı, bile bile "enflasyon canavarının" pençesinde inletiliyor.

Hukuk dışı keyfi uygulamalar, acımasızca yapılıyor.

Dine ve dindarlara karşı yapılan çirkin iftiralar ve komplolar, organizeli bir şekilde sürdürülüyor.

Sömürü çarkı, acımasızca halkın kanını emiyor.

Yolsuzluk, suiistimal, adam kayırma, rüşvet alenen yapılıyor.

Halkın siyasetçiye, hükümete, devlete, daha kötüsü "hukuka" hiç mi, hiç güveni kalmadı.

Ama,

Yapacağı bir şey de yoktur.

Çünkü,

"Sindirilmiş ve yıldırılmış."

Bu kadar haksızlıklar, bu kadar zulümler, bu kadar keyfi uygulamalar karşısında insanlar "isyan" yapmıyorlar,

Ama,

Yeryüzü isyan edip patladı.

Bu patlama, hem zalimler içindi, hem de mazlumlar içindi.

Bu patlama öyle bir patlama ki, 17 Ağustos'tan bu yana hala durulamadı...

Olayın,

"Fiziksel ve bilimsel" açıklamalarını, aşağı yukarı öğrendik.

Bir de, "metafizik" yönünden bakacak olursak,

"Zalim", zulüm yaptığı için,

"Mazlum" da, zulme boyun eğdiği için,

Yeryüzü isyan edip, patlama noktasına geldi.

DİN, BİLİME KARŞI MIDIR?

Dünya dönüyor,

Hayat devam ediyor.

İnsanlar, hayvanlar ve tüm canlılar varlıklarını sürdürüyorlar...

Çıplak gözle çevremize baktığımızda, bütün bu olayları yorumlayıp, değerlendirebiliyoruz.

"Fiziksel olayların" elbette bir izahı ve yorumu vardır.

İnsan mekanizmasını biyolojik olarak ele aldığımızda,

"Nasıl" ve "ne" şekilde işlediğini "bilimsel" bir açıklamayla anlatabiliyoruz.

Bunun yanında, insanın "ruhsal yapısını" da anlatıyoruz.

İnsanın bir fiziksel yönü, bir de "ruhsal" yönü vardır.

Bu iki boyutu herkes biliyor ve kabul ediyor.

İnsan mekanizmasını, "fiziksel ve ruhsal" olarak kabul ediyoruz da,

Diğer olayları "neden" tek yönlü olarak kabul ediyoruz?..

Dünyada hiçbir varlık "tek boyutlu" değildir.

Bu bağlamda,

Depremi yalnız "bilimsel" olarak değil de, "ruhsal" olarak da değerlendirmek zorundayız.

Bir olayın "nasıl" olduğuna, bilimsel açıklama getirirken "niçin" sorusuna da, "metafizik" açıdan bakmaya mecburuz.

Bu ve bunlara benzer nedenlerle,

"İlimsiz din olmaz, dinsiz de bilim olmaz."

e-mail:t.mustafa@bienet.net

Serdar Arseven Hesaplar üstü hesap

E-mail:sarseven@akit.com.tr

Aşırı laikçi gazetenin, İBDA-C'nin cezaevi eylemine ilişkin manşet haberinde kullandığı, "Mehmetçikleri yaraladılar" ifadesini görünce, "tamam" dedik.

Nedir "tamam" olan, söyleyelim.

Biliyorsunuz, bu gazetenin bir yazarı, Abdullah Öcalan'la ilgili Yargıtay kararı çıkmadan iki gün evvel, canlı yayında, TSK mensuplarının, tıpkı PKK'lılar gibi, Apo'nun ipten kurtarılmasından yana olduklarını iddia etmiş...

Bu görüşüne dayanak olarak da, yemekte bir araya geldikleri, kimliği meçhul sözde bir üst düzey komutanın değerlendirmelerini göstermişti.

Bu, özellikle çocuklarını seve seve TSK'nın emrine veren şehit analarının ve diğer şehit yakıtlarının kabul edebilecekleri bir değerlendirme değildi.

Gazeteye karşı büyük tepki oluşmuştu. Her ortamda bu olay konuşuluyordu. Kitleler, TSK yönetiminden, bu iddiayı yazılı olarak yalanlamasını bekliyorlardı.

Bazı askerler de, gazete yöneticilerine iletmişlerdi. TSK'nın gerektiğinde görüşlerini açıklayabilecek durumda olduğunu, "Apo'nun idamıyla" ilgili tartışmalarda, kamuoyuna bir görüş iletmek istediklerinde bunun için herhangi bir yazara ihtiyaç duymayacaklarını belirtiyorlardı.

PKK HİMAYESİ

Bütün bunların üzerine, bizim yazılarımız eklendi. cumartesi günü, Avrupa'daki PKK'lıların, hem de yazılı olarak bu yazara destek verdiklerini belgeleyince, iş biraz daha ciddi hale geldi. PKK'lılar hafta sonunda ve başında yayınlanan iki yazımıza konu olan açıklamalarında, "Akit"i, malum yazarı "hedef göstermekle" itham ediyor, ona, kol kanat geriyorlardı.

Hem de, yazılı olarak.

Akit'in, bu yazar aleyhinde bir şeyler yazması en çok PKK'lıları rahatsız etmişti.

PKK'lılar niçin savunuyorlardı bu yazarı?

Aralarıda, ne gibi bir bağ vardı?

Onbinlerce insanımızın ölümünden sözde karşıtlarıyla birlikte sorumlu olan bu örgüt, şimdi, Akit'i, malum yazarı, "hedef göstermekle" suçluyordu.

Tıpkı, siyasallaşan hukuku simgeleyen yüksek yargı mensubu gibi...

Tıpkı, nazi ajanlığını belgelediğimiz gazetenin paranoyak raporlu yöneticisi gibi...

PKK'lılarla bu aşırı laikçi çevrelerin mesajlarını bu kadar örtüştüren bağ neydi?

PKK'lıların malum yazara bu ölçüde sahip çıkmaları, bu soruların gündeme gelmesini sağlamış oldu.

Tabii, tavırlarını yazılı olarak ortaya koymaları ise, stratejik bir hataydı. "Dava"ya farkında olmadan zarar verdiler.

Bütün bu tartışmalar, Akit'i yakından takip eden Mehmetçik'in gözünün önünde cereyan ederken, cezaevindeki olayı ganimet bilen gazete, dikkatleri başka yöne çekmek için "İslamcılar, Mehmetçiklere saldırıp onları yaraladılar" türünden bir saptırmaya başvurdu.

Mehmetçik'i katledenlerin affını talep eden kartelcilerin, en ucuzundan "Mehmetçik edebiyatı"na yönelmeleri, PKK'yı desteklemelerinden dolayı hem siviller hem de askerler karşısında hayli güç durumda kaldıklarını gösteriyor. Onun için dikkatimizi bu kadar çekti bu kartel haberi.

İBDA'NIN SESİ YÜKSELİYOR

Eyleme gelince. Bu olayın kafaları hayli kurcalayan ilginç yönleri var.

Murat Belge dünkü yazısında bunların bir kısmına değinmiş.

İlk notunda, "İBDA-C'nin son zamanlarda hayli dikkat çekmeye başladığını" vurgulayan belgenin şu ifadesi de ilginç: "Bu olayın bir örgütün tarihinde önemli bir dönem noktası olabileceğini düşündüm..."

Evet... İBDA-C'nin sesi, geçmişe oranla daha gür...

Son operasyonla, örgüt, propaganda yönünde dev bir adım daha atmış oldu.

Bu olayların meydana gelmesinde, birtakım derin güçlerin yanlış hesapları mı rol oynadı acaba?

İBDA-C koğuşunun, hem de mübarek Ramazan'a girerken operasyona maruz bırakılmasıyla hedeflenen ne?

Ve bir başka ilginç nokta: "Bugüne kadar, cezaevi baskınlarında rehin alınanlar hep gardiyanlar olurdu. Bu kez rehineler askerlerdi..."

Neden?

Birtakım çevreler, İBDA-C'nin eylemlerinin kendilerine, orta ve uzun vadede, PKK rantına benzer bir rant kaynağı oluşturacağını mı hesaplamaktalar?

Ortada böyle bir hesap varsa, bu son derece ucuz bir hesap olur.

İBDA-C ile PKK arasındaki fark, hesapları altüst edecek kadar büyük.

"Bütün hesapların üzerindeki hesap" ise, işin mihenk noktası.

Son zamanlardaki gelişmelerin, "silahlı mücadele" yöntemini benimseyen gruplara güç verdiği, onların, bugüne kadar savunageldikleri görüşlerin geniş kitlelerde katılımcı bulmaya başladığı ortada. Bu, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un, "Eğer kitlelere, kendilerini demokratik zeminlerde ifade etme imkanı tanımazsanız, zaman içinde yeraltına inerler" şeklinde özetlenebilecek görüşüne paralel bir gelişme.

Eşyanın tabiatına fevkalade uygun.

Şimdi, sistemin önünde, iki alternatif var.

Ya, baskıları, yasaklamaları tırmandırıp, yeraltına çekilme sürecine hız kazandıracak.

Ya da, 17 Ağustos depremi sonrasında yükselen taleplere uyumlu olarak, demokratik hak ve özgürlükler alanını genişletecek.

Yüksek rakımlı tepeden çıkan son imza, bunlardan ilkine hizmet eder.

KİM BU YÜKSEK YARGI MENSUBU?

Kamuran Akkuş'un yönetimindeki Akit Takip Ekibi'nin eline, ilginç bir Yargıtay belgesi geçmiş.

Yargıtay Başkanlığı'na, bir süre önce "Bir kısım Yargıtay başkan ve üyeleri adına" imzasını taşıyan bir ihbar mektubu gönderilmiş.

"Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun değerlendirmeye aldığı mektupta, parti kapattırma uzmanı bir Yüksek Yargı mensubuna ilişkin 'şok' iddialar var"mış.

"Kim bu parti kapattırma uzmanı, Yüksek Yargı mensubu? Ne gibi iddialar bunlar?" diye üstelediysek de sonuç alamadık.

Onları daha fazla ipucu vermeye zorlayıp, haberin tadını kaçırmayalım.

Yazdıklarını izlemek benim için de büyük bir zevk olacak.

sarseven@bir.net.tr

Fax: 0 312 229 70 38

Yaşar Kaplan Ramazan: Rahmet ve istismar ayı

E-mail:ykaplan@akit.com.tr

İstismar kelimesi sözlükte "işletmek, semerelendirmek" anlamlarına geldiği gibi, "çıkarları için kullanmak, sömürmek" anlamlarına da gelmektedir. Türkiye'de kelimenin her iki anlamıyle de bir din istismarı her zaman var. (Bu cümleyi di'li geçmiş, miş'li geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanlara da çevirerek okuyabilirsiniz.)

Sosyal hayatın renklerini çözümlemeye kalkıştığımızda, insanların, yapanlar ve yapmaya çalışanlar olmak üzere ya da öyle olanlar ve öyle görünenler olmak üzere ikiye ayrıldıklarını farkediyoruz. İstismarın inançla ilgisini araştırmaya niyetlendiğimizde ise işimizin hayli zor olduğunu anlıyoruz.

Ama insan türünün yakasını hiçbir zaman bırakmayan bu kronik fenomen için ille de bir yorum yapmamız gerekiyorsa, birşeyin istismarını yapanlar, o şeye yeterince inanmayan ya da yeterince saygı duymayanlardır, diyebiliriz. Hatta daha da ileri giderek şunu bile söyleyebiliriz: Dini veya dini duyguları en çok istismar edenler, dine veya dindarlara en çok aleyhtar olanlardır. Bu, istismarın tabiatından gelen bir olgudur.

Yeryüzünde Türkiye gibi "halkı müslüman olan" ya da "nesi müslüman olduğu pek anlaşılmayan" birtakım ülkelerde istismarın yoğunlaştığı an'lar, saat'ler, gün'ler var. Folklorik inancın serbest dalgalanmaya bırakıldığı dindarlık mevsimleri, aynı zamanda istismarın zirveyi zorladığı mevsimler halini alıyor. Mubarek Ramazan ve arkadaşlarının oluşturduğu mutahhar, muazzez ve mubarek üç aylar gerçeğinin, bu karambolde "mubarek üç aylar" edebiyatına dönüştürülmesinin kime ne kazandırdığının veya kime ne kaybettirdiğinin icmalini henüz çıkartabilmiş değiliz. Ama galiba, gözlerimizin toz duman arasında seçmekte zorlandığı bir nebülöz gerçek'ten sözedebiliriz: Kazananlar, aslında kaybetmesi gerekenler; kaybedenlerse, kazanması gerekenler.

Sosyal fenomenler dizgesinin birinci katmanında bizi karşılayan tablo bu. Ama alt ya da üst katmanlarda bize göz kırpan gerçeklerin biraz daha farklı olduğu muhakkak.

Ramazan, istismarın doruk noktası. Ama şimdi haksızlık etmeyelim, din istismarcılarını da anlamaya çalışalım. Olaya onların açısından baktığımızda, Ramazan'ın gerçekten "baştançıkartıcı" bir ay olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Onların yerinde siz olsanız ne yapardınız yani? İşiniz medya baronluğu veya siyaset bezirganlığı ise... Yani kitleyi ilgilendiren şeyler yapıyorsanız ve işinizin bütünü içinde kitle sizin için en önemli "kalem" durumundaysa... Okuyucu ayartmak ya da milyonları hangi araçla olursa olsun manüple veya mesmerize ederek yanınıza çekmek için dinden daha iyi "kaynak" mı bulacaksınız? Özellikle karşınızda "onbir ayın sultanı" gibi bir maden varsa, bir de Allah'tan korkmuyorsanız, yapacağınız şey bellidir.

Kitlesel mesmerize çabalarından olumlu sonuçlar alabilmek için, dinden daha iyi vasıta var mıdır yeryüzünde? Bu iş için kuldan utanmamak da şarttır. Ne var ki, ilk zamanlar bazıları bunu başarmakta zorlansalar da, kısa zamanda utanmamayı öğrenebiliyorlar.

Madalyon hiçbir zaman tek yüzlü değildir. Şimdi de ikinci yüzünü okumaya çalışalım. İsmi belleğimizde mahfuz bir müslüman mütefekkir, istismar (sömürü) ile istihmar (hımalaştırma) arasında bir bağ olduğunu düşünüyor. Bunun Türkçesi şu: Bir kitlenin ya da o kitleye ait bazı değerlerin sömürülebilmesi için, önce o kitlenin istihmar edilmesi gerekiyor.

Yani?

Soruyu doğru soralım: "Yani?" değil, "Pekiyi, şimdi ne olacak?"

Doğru soru, bu. Sömürülen bize ait birşey olduğuna göre... Sömürgenleri semirtenler ve maneviyat bezirganlarını omuzlarında taşıyanlar da gene biz olduğumuza göre... Kime ne demeye hakkımız var ki?

Galiba dini remiz ve simgelerin istismarını önleyebilmek için, herşeyden önce, Ramazan'ları ihya etmenin öteki adını keşfetmemiz gerekiyor.

Bugün mü başlıyoruz, yoksa yarın mı? Gene tartışılacak. Hem de Ramazan boyunca. Tartışma neyi değiştirecek? Geldi işte. Göz açıp kapayıncaya kadar da geçecek. Biz tartışırken, o çoktan gitmiş olacak.

Onbir ayın sultanı, hepimize mubarek olsun.