A. İhsan Karahasanoğlu %75 çoğunluk nerde?

İmam hatip liselerinin orta kısımlarını kapattılar. Sözümona amaç çocukların daha uzun süreli asgari temel eğitimden geçmesini sağlamaktı.

"Sizin amacınız eğitim değil, çocukların zorunlu eğitim sırasında dini eğitim almasını engellemek" dedik. O zaman "yarasalar" diye cevap aldık.

Halk "yarasa" yakıştırması yapanları %19.5'dan %12 oy oranına düşürerek cezalandırdı. Ama kimse bundan ders çıkarmadı.

Demokrasi ile yönetiliyoruz ya, nasıl olsa 5 senedeeen 5 seneye halka "ne istiyorsunuz" diye soracağız.

Astığımızı asar, kestiğimiz keseriz. 5 sene diktatörlükle ülkeyi yönetiriz.

5 sene boyunca halk ne istiyorsa tersini yaparız. Sonra seçim yaklaştığında yaptıklarımızın hesabını soracak partinin sesini kapatma tehdidi ile kıstırırız, bu da yetmez ise hepten kapatırız. Sonuçta birebir sorduğumuzda halkın %80'i İmam hatip okullarının kapatılmasına karşı çıksa da, Kur'an kurslarının kapatılmasını yanlış bulsa da son seçimde %85 oy ancak alabilen CHP mantığındaki zihniyetin isteklerini ülkeye hakim kılarız.

Halk CHP'ye barajı bile aştırmaz, ama önemli değil. Kurduğumuz şantaj tezgahlarıyla sağcı partileri CHP çizgisine çekeriz. Kendi milletvekilleri bile partilerini artık tanıyamaz olurlar.

Son rezilce uygulama da İmam Hatip Liseleri'nin kız ve erkek karışık olarak eğitime zorlanmaları.

Almanya'da bile karma eğitimden vazgeçilmiş iken, Türkiye'de hem de İmam Hatip liselerinde, yani sözümona din adamı yetiştirilen eğitim yuvalarında illa erkek öğrencinin yanına bir de kız öğrenci yerleştirecekler. Böylece çağdaş (!) olacaklar.

7.4 yetmedi mi pankart açan üniversiteli depremzede öğrenciye devlet yetkilileri cevap vermedi. Bari ben cevap vereyim: Yetmemiş.

Yetseydi başörtüye özgürlük vaad eden ANAP, DYP, FP ve MHP'nin milletvekili sayısı meclisde %75 oranında olduğu halde, seçimde %8.5 oy alan CHP'nin seçim vaadi ülkeye hakim olmazdı. Başörtü yasağında ısrar edilmezdi.


Abdurrahman Dilipak Sabatayist gerçeği ve biz

E-mail:dilipak@akit.com.tr

Her şey Sabatay Sevi'nin, hayat ile ölüm arasında tercih yapmaya zorlanması ile başladı. Ya inancından vazgeçecekti, ya da öldürülecekti. Yahudi hahamlar öyle istiyordu. Üstelik saray da bu işi onaylıyordu. Sabatay Sevi çaresizdi. Müslüman olduğunu söyledi. Derler ki şöyle dedi: "Bu can bu tende kaldığı sürece ben İslam kalacağım." Yani Türkçesi "Pazara kadar değil, mezara kadar" dedi. Dışarı çıkınca da cübbesini açtı ve koynundaki güvercin uçup gitti. O can da bedeninden uçmuş oldu. Kılıçla kellesinin kesilmesini kurtarmıştı. Cemaatine Müslüman görünmeleri ve fakat dinlerine bağlı kalmalarını öğütledi. Bilgiye ve paraya sahip olmalarını öğütledi. Öyle de yaptılar.

Bugün, Sabatay Sevi'ye bağlı olanlara "Dönme" ya da Sabatayist adı veriliyor. Dönmeler Müslümanlar tarafından Müslüman, Yahudiler tarafından ise Yahudi kabul edilmiyor. Onlar ise kendilerini Türk, zahiren Müslüman ve gerçekte ise Yahudi olarak görüyorlar.

Mezarları ayrı. Müslümanlarla evlilik yapmamaya özen gösteriyorlar. Darüşşafaka Lisesi onların, Fevziye mektepleri, ya da yeni adıyla Işık liseleri de onların.

Bugün Sabataylar arasında adı geçen az kişi yok. Sadece Abdi İpekçi ya da İsmail Cem değil, mesela CHP Genel Başkanı Altan Öymen, Coşkun Kırca, Çillerler, Rahşan Ecevit, Gürüz, tanınmış birçok gazeteci, yüksek yargıdaki ve yüksek ve etkin bürokratik konumdaki bazı isimler de bir benzer birlikteliğin üyeleri arasında anılıyor. Kuşkusuz insanları, doğdukları ana-baba ya da seçtikleri inanç biçimi sebebi ile kınayamayız. Bizi ilgilendiren onların yaptıkları ve söyledikleri. Aslında bu isimlerin bu mevkilere nasıl bu kadar hızlı yükseldikleri aklıma takılmıyor değil.

Keşke bu vatandaşlarımız artık kendilerini gizlemek zorunda kalmasalar. Kabbala öğretisi, bu topraklarda doğup büyüyen bir Yahudi hareketi olarak, elbette bu topraklarda sonsuza kadar yaşama hakkına sahip.

Keşke Yahudiler de Kabbala yorumunu reddetmeseler ve bu insanların Yahudi oldukları kabul edilse. Biz de kimin ne olduğunu bilsek. Bir kısım insanlar sürekli olarak maskeli olarak dolaşmak zorunda kalmasalar.

Deniyor ki, masonluk hareketi içindeki en etkin grup bu Kabbalistlerdir. Yani Sabataycılar. Bunların bugün üç önemli kolu varmış: Karakaşlar, Kapaniler ve Yakubiler.

Bu cemaati daha yakından tanımak isteyenler Ilgaz Zorlu'nun "Evet Ben Selanikliyim" isimli Belge yayınlarında çıkan kitabına bir göz atabilirler. Bu kitaba bakınca çarpıcı daha birçok gerçekle karşılaşacaksınız. Cumhuriyetin ilk yıllarında etkin konumdaki birçok ismin bu gruba mensup olduğunu göreceksiniz. Halide Edip'ten Hasan Tahsin'e, Ahmet Emin Yalman'a kadar birçok kişi bu aileden.

Ilgaz Zorlu'ya göre bu hareket Müslüman görünmek için, daha çok Mevlevilik, Melamilik ve bazı Nakşi grupların içinde varlığını sürdürmüş ve kendi cemaati için buralarda faaliyet göstermiş. Bu konularda "Evet Ben Selanikliyim" kitabında daha birçok ayrıntı var.

Bu yazıda asıl maksadım, Kabbala öğretisi. Selanikli, Kabbalist, Dönme, Sabatayist denilen bu topluluk hakkında bilgi vermek değil.

Şunu söylemek istiyorum. Ağır tehdit ve baskılar altında, dinlerini gizlemek zorunda kalan asırlar öncesindeki birkaç yüz kişinin bile yok edilememesi ve varlıklarını bugüne kadar sürdürmeleri birileri için bir şeyler ifade etmesi gerek.

Gürüz, ya da onunla aynı paralelde düşünenler, Müslümanları dinlerine bağlılıklarını Kabbalistlerden daha az mı sanıyorlar?

Birkaç yüz kişi bile kaybolmaz ve bugünkü etkin konumlarına gelirken, asırlarca İslama hizmetle şeref bulmuş, askerine Mehmetçik adını veren bir millet dininden, inancından nasıl çevrilebilir?

Zulm ile abad olunmaz.

Bunu en çok ve en iyi Sabatayistlerin bilmesi gerekiyor.

İslam toplumu içinde, siyasi iradeye rağmen var olmayı sürdüren bu insanlar, kendi hayat tecrübelerinden yola çıkarak kendi konumlarını ve icraatlarını bir kez daha gözden geçirmeleri gerek.

Hayır, bin kere hayır. Biz dinimize Sabataycılardan daha az sadık değiliz.

O başlarını açmak zorunda bıraktığınız kızlar var ya... Sanıyorsunuz ki, onlar dinlerinden vazgeçti. Onlar sizi affetmeyecekler. Utançlarını ve mücadele kararlılıklarını içlerine hapsettiler. Her biri en az bir Sabatayistin kendi inancına ve kendi davasına sahip olduğundan daha fazla davasına sahip.

Bu zulüm asırlarca da sürse, herkesin ölüm tehdidi ile başını da açtırsanız, okullarını da kapatsanız, başaramayacaksınız.

Başörtüsü mücadelesi, ya da inanç ve fikir hürriyeti mücadelesini bir de bu gözle değerlendirmekte fayda var.

Zor oyunu bozar.

Ne Sabataycılar dinlerinden vazgeçti, ne Yezidiler.

Ne Tunceli kanunu çare oldu, ne sürgünler ve idam sehpaları.

Mehmet Pamaklar, sürgün yıllarında Çanakkale'ye gelip yerleşmişler. O Kürt asıllı biri. Türkçülük dayatmasına boyun eğmiş bir zamanlar. MHP'de en ön saflara tırmanmış. Bir gün bu oyun bitiyor. Irmak yatağına geri dönüyor.

Tamam, Ziya Gökalp gibi, Kürt milliyetçiliğinin esaslarını, Emil Durkhaim sosyolojisine göre inşa etmek isteyen bir Kürdün eserini alıp, Türk milliyetçiliğinin esasları haline getirdiniz, ama olmadı işte. Rıza Nur'un Ziya Gökalp hakkında anlattıklarını okuyunca gerçekler bir anda ortaya çıkıyor ve taşlar yerine oturuyor.

Tunceli sürgünlerini bir Atarürk milliyetçisi haline getirmek iddiası ne kadar gerçekse, Sabataycıların Müslüman oldukları iddiası da o kadar gerçek.

Keşke herkes inandığı gibi yaşayabilse ve düşündüğünü özgürce ifade edebilse, herkes kendisi olsa.

Biz bir imparatorluğun bakiyesiyiz. Her etnik, her dini, her kültür grubuna hem vatanımızda ve hem de yüreğimizde yer var. Hepimiz, farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşayacağız.

Önemli olan birbirimizin yokluğunda kendimize varlık, birbirimizin kaderinde mutluluk aramamayı öğrenmemiz gerek. Önemli olan birbirimize karşı açık, net ve dürüst olmak.

Son sözüm şu: İnanca ve fikre hürriyet istiyoruz. Bunu sadece kendimiz için değil, herkes için. Ne Sabataycıları yok edebilirsiniz ve ne de başörtülü kızları bu inançlarından vazgeçirebilirsiniz. Bunu en çok da Sabataycıların bilmesi gerek. Böyle giderse sadece zaman kaybederiz ve acı üretiriz bu şekilde.

Bu ülkeye ve bu millete yazık olur! Bu işten, en çok da bugün karlı olduklarını düşünenler zararlı çıkar.

Ne garip değil mi, Müslümanlar asırlar boyunca Yezidilere bile tahammül ettiler, ama birileri bu toprakta Müslümanların Müslümanca yaşamasına tahammül edemiyor. İşin garip yanı, kendi etnik ve dini kökeni itibarı ile bu işin acısını çekenlerin, bu işe alet olması! Acaba, onlar böyle davranarak yanlış bir hesapla, intikam aldıklarını mı sanıyorlar?

Selam ve dua ile.

BİR NOT: Bayram Meral Türk-İş, Gürüz YÖK Başkanı. Gürüz ve YÖK hakkında Meclis araştırması sürüyor. Demirel ise yeniden CUMHURbaşkanı adayı!


Ahmet Kekeç Korkma Emin asmazlar...

Apo'nun sevdiği yazarlar arasında bu fakirin adı yok.

Kışlalı'yı beğeniyor.

Oktay Ekşi, Ertuğrul Özkök, Ferai Tınç, Sedat Ergin, Mümtaz Soysal, Enis Berberoğlu, Derya Sazak, Doğan Heper, Hasan Cemal...

Emin Çölaşan'ı da sevmeli Apo... Hikmet Çetinkaya'yı, Göngör Mengi'yi...

Çölaşan'ın "asmayalım, besleyelim"ciler kanadından olması, ihtimal ki sevindirmiştir Apo'yu... Bazı ortak özellikleri var çünkü.

Şam'da mukim bulunduğu yıllarda, Radikal gazetesi muhabirine, dinsel gericiliğe karşı ilerici güçlerle ittifak kurabilecekleri mesajını vermiş, "asmayalım konsorsiyumu"nun güvenini kazanmıştı.

Korkmayın, asmazlar.

Asmayacaklar.

Asmamak için daha şimdiden bin dereden su getirmeye başladılar. Başbakan yargı safahatının henüz bitmediğini söylüyor; dolayısıyla asmak, en azından "şimdilik" mevzu bahis değil. Hem zaten AİHM'in "bağlayıcı" kararı var. Bu karara göre, infaz bir yıl süreyle gündeme bile getirilemeyecek.

(Gel de sorma! AİHM'in kararı RP davasında da "bağlayıcı" olacak mı? Başbakana ve yüce Adalet Bakanı'na ihtiramla duyurulur.)

Asmayacaklar.

Neden mi?

"Türk ordusu tarih boyunca ilerici bir misyon üstlenmiştir" diyerek, birilerine mesaj gönderen Apo, usta bir zamanlamayla, 28 Şubat'ın oluşturduğu kaotik siyasal süreci gözeterek yakayı ele verdi.

Hep merak eder dururum:

İsmi bugünlerde cumhurbaşkanı adayları arasında geçen 28 Şubat'ın mutemet elemanı Çevik Bir, görev süresinin dolmasına az bir zaman kala İmralı Adası'nı neden denetleme ihtiyacı duydu?

Denetleme esnasında Apo'nun misafir edildiği lüks hücreyi de ziyaret etti mi?

Etmiş etmiş...

Geçtiğimiz günlerde, bu "denetleme"nin "ziyaret" maksatlı olduğu bazı gazete ve dergilerde yer aldı.

Apo'yla Çevik Bir ne görüşmüş olabilirler?

Bu görüşme çerçevesinde "dinsel gericiliğe karşı" bazı ayrılıkçı gruplarla "ittifak" kurulabileceği düşüncesi gündeme getirildi mi?

Bunlar karine elbette...

Naçizane, ikinci karinem; "asmayalım" cephesinde yer alan gazeteci arkadaşları kimlik ve kişilik özellikleri...

Her türlü militarist müdahaleye cevaz veren takımı bunlar. 28 Şubat sürecinde "millet iradesi"ne karşı cuntayla iş tutmuş, bu cürümlerini de kamuoyu önünde göğüslerini gere gere savunmuşlardı.

Şimdi Apo'yla iş tutuyorlar.

Yakışır...

MHP'nin gönülsüz mızmızlanmaları, DSP'nin "kerhen" karşı çıkıyormuş görüntüsü sonucu değiştirmeyecek...

Apo kurtulacak.

Çünkü, ona biçilen yeni misyon, bu infazın gerçekleşmesine engel...

Akit'ten Kenan Bozkurt'un haberine göre, bugün 28 şubat sürecinin öncü yazarlarını okuyarak günlerini geçiren ve "aydınlanan" Abdullah Öcalan, 28 Şubat'la birlikte iktidardan uzaklaştırılan Refah Partisi'ne yönelik linç kampanyasını yaptığı açıklamayla desteklemiş.

Öcalan, RP'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasını da olumlu karşılamış ve "Türkiye'nin en büyük probleminin irtica olduğunu", irticanın önünün kesilmesi için dini bütün kurum ve kuruluşların "bir şekilde" tasfiye edilmesi gerektiğini söylemiş.

İhtimal ki, bu tasfiyenin "ne şekilde" olması gerektiğini de dikte etmiştir. Bunu da Çevik Bir'e sormalı.

"Ulusal çıkarlar gerektiriyorsa Apo asılmayabilir" cevazını veren Çölaşan rahat etsin; "ulusal çıkarlar" bu infazı mümkün kılmıyor.

Ama şimdilik...


Atilla Özdür Papara...

7.4 yetmedi mi diye pankart açmıştı, düzenzede bir kız talebe de, düzenperest yaka, kendi halindeki ahaliye yönelik kışkırtıcı bir provokasyon imkan ve fırsatına konmuştu, bu pankart vesilesiyle...

Depremin acısını can evinde hissedenler, güya bu pankartı taşıyan zihniyete göre, yaptıkları ahlaksızlığın ve Allah'a isyanlarının karşılığını bulmuşlardı, ceza olarak...

Türkiyemizde öyledir, dışarıda da pek öyle midir sanmıyorum amma, bizim ahlaki coğrafyamızda ayniyle vakidir, iş bilenler kılıcı da kuşanıyorlar.

Nasıl mı?

Dört ayakları üzerine düşerek!..

Türkiyeli olmanın cehaletini yaşayan acemi çaylaklar da enkaz altında kalarak cezalarını buluyorlar. Tabii bunlar da çoğunlukla camili mescitli olduklarından, 7.4 pankartı, bulunmaz altın değerinde bir fırsat oluşturuyor, provokatörlere...

Türkiye'yi çekip çeviren, Türkiye'nin kaderine el koyma hakkına doğuştan sahip oldukları bir sınıf imtiyazıymış gibi görüp kabullenenler de, kıyısından köşesinden itirafa meylediyorlar, hatanın, sorumluluğun, ahlaki zafiyetin ve suçun kendilerinde de olabileceğini, en sonunda...

İmam gazlayınca cemaat de su koyvermiş. Ya da biri kokutunca diğerleri ortalığı batırırmış. Cumhuriyet öncesi dönemlerden günümüze intikal etmiş. Bir deyim ya da atasözüdür bu...

İmam, devletin kontrol ve tasarrufundaki camilerde görevli din memuru değil... İmam, bu deyimdeki bu atasözündeki imam, Türkiye'yi çekip çeviren azınlıktır, rafine sosyetedir, yönetici kadrolardır. Siyasetteki önderler ve basındaki sözde doğrucu Davut'lardır...

Amma bakıyorsunuz imamların hepsi de, Hoca Nasreddin'in karpuzundan birer dilim, üzerine değmemişi sinmemişi yok.

İmamlar böyle olduğunda cemaat de haliyle kendi sosyal kitlesinin sahip olduğu, taşıdığı imkan ve ağırlıkları nisbetince aynı batağa dalacaklar aynı çamura saplanacak, daha da derinlemesine ölesiye olarak...

Tabii imam taifesi işlerini iyi bildikleri ve kılıçlarını da güzelce kuşandıklarından, her ahval ve şerait altında hem kendilerini, hem de kendi sınıflarına özgü sahip oldukları fiziki mekanlarını yıkılmaktan, devrilip gitmiş olmaktan koruyup kollayacaklar.

Kabak da sadece Veli Göçer'in başında patlayıp kalacak.

Şimdilerde imamlar Sarıyer sırtlarına yöneldiler. Para onlarda, imar mevzuatını değiştirme güç ve yetkisi onlarda.

Beklenen İstanbul depremi imamların kılıç hakkına cemaatin defterini dürecek.

Ve kabak da şimdilik başında patladıktan sonra başka Veli Göçer'lerin peşine düşecek, yeni patlamalar için...

İki günlüğüne Bursa'ya kaçalım dedik. Düzce ve Kaynaşlı'yı görmek ve oraya çevremizin elini ulaştırmak istiyorduk. Cavit Çağlar'ın ekranlarındaki bir program bizi harekete geçirdi.

Yıldırım Belediyesi'nin bir evvelki reisi şimdiki reisin icraatlarını masaya yatırmıştı. Eski reis ANAP'lı yenisi ise DSP'li. Birinin var dediğini diğerinin toptan yok sayması, Türkiye'nin cari ahlak normlarına göre doğaldır. Amma bu "anormal normalliğe" göre zaman zaman "normal normalliklerin" de görülmediği, vuku bulmadığı söylenemez. Mesela Bursa'nın DSP'li belediye reislerinin iş başına gelir gelmez ne kadar sağlık ocağı var ise hepsinin kapılarına kilit vurduklarının söylenmesi gibi.

Bu ocaklarda görevli kadın sağlık personelinden pek çoğu başlarında örtü taşıdıkları gerekçesiyle kapı önüne konuluyor. Yerlerine örtüsüz personel ikame edilmeyince de, tasarruftan masarruftan her neyse, kapılar kapatılıyor...

Anladığımız kadarıyla deprem vurduğunda zapartayı cemaat yemeliydi. Rejim vurduğunda da aynı papara, yine cemaatin hakkı olmalıydı.

Zira imamlara her yer ve her yol mübah olduğu gibi, ellerindeki maddi imkanlarının genişliğinden ötürü, Allah'ın sağlıkla, sıhhatle tıp ve teknolojiyle ilgili nimetleri de emirlerine amadeydi.

Başı bağlı sağlık personelinin örtülü olma suçlarının cezasını devletin halkı, belediyelerin hemşehrileri çekmeliydi. İmamların iş bilme iş bitirme kabiliyetleri ölçüsünde kuşandıkları kılıçlarının görkemiyle oranlı olarak perişanlık, adam yerine konulmazlık ve sefalet de, cemaatin nasibinde yer almalıydı.

Evet, deprem toprağın altını üstüne çıkarıyor ve gördük ki çıkarmış. Sadece toprağın mı?

7.4 pankartı bu sualin cevabıyla yüklüdür. Görüldü ki düzenin, sistemin felsefenin ve siyasette egemen zihniyetinin altını da üstüne çevirdi. Bunu biz söylemiyoruz. Zira ağzımızı açtığımızda kaale alan yok, aksine üzerimize yürüyen çok.

Bunu biz değil, Yaşar Nuri Öztürk öyle di'yo...

Yoksa o da mı rejim düşmanı, azılı Şeriatçi, anti-cumhuriyetçi, toplumsal esenliğin potansiyel tetikçilerinin arasından biri...

Depremler elbet bir gün imamların da hesabını görecek. Felaket vardır, aydınlığa yol açar...


Hasan Aksay Kafkasya ve dernek siyaseti

SİYASET ÖNEMLİDİR

Politikaların, zannettiğimizden çok daha önemli olduğunu, faturalar önümüze geldiği zaman anlarız. Yanlış politikaların ekonomik neticeleri çabuk gelir acıtır. Oysa asıl önemli kısmı geciken siyasi neticeleridir. Faiziyle beraber gelir, çok daha acıdır.

önemli meslekler, dışardan kolay görünse de, herkes karışmak istese de safiyetlerinin bozulmamasına dikkat etmek milletlerin önemli sorumluluğudur. Politika ve askerlik katkı kabul etmez.

İttihat ve Terakki, dernekleri ve locaları siyasete karıştırdığı için, koca imparatorluk gitti. Dünya kaybetti. Türk dünyası ve İslam dünyası için 20. asır bir çile ve kayıp asrı oldu.

Siyaset dernek işi değildir. Siyaset bir derneğin vereceği liderlik madalyası ile de olmaz. Evde oturmak için seçilecek meslek hiç değildir.

ZAMAN ÖNEMLİDİR

Zamanın en büyük önemi, hadiseleri siyasileştirmesindedir.

Rus yetkililerin, Miloseviç'i ziyareti önemli değildir. Ancak, Miloseviç Kosova'da cinayetler işlerken ziyareti önem kazanmıştı.

Sırp cinayetinin Bosna'da masum kanı akıttığı bir sırada Almanya veya Türkiye, Sırp ordusu sembollerini davet edip dans ettirirse elbette normal zamandaki tabiiliğinden çıkar. Teşvik anlamı, cinayete iştirak anlamı taşırdı. Fevkalade yanlış bir politika olurdu.

Onun içindir ki, çirkin politikalara rastladığı zaman, daha önce ilan edilmiş kültür etkinlikleri olsun, spor aktiviteleri olsun, hazırlıklar yapılmış olmasına rağmen iptal edilir.

DÜNYA KINARKEN

Bu çirkin politikalar, vahşet halini alır ve dünya tarafından kınanırken yapılırsa çok daha yanlış olur.

ÇEÇENİSTAN ZULMÜ

Çeçen halkına karşı Rusya insanlık dışı bir cinayet işliyor. ABD kınıyor. AGİK kınıyor. İnsanlık kınıyor. Vicdan kınıyor...

Kafkasya dünya barışı için önemli. Kafkasya'nın barış ve özgürlüğü, Türkiye için, milletimiz için çok önemli.

Hatta geçici iktidar kavgası için yanlış yaparak cinayet ve huzursuzluk ateşini yakmamak Rusya için çok önemli...

Rusya'yı bu yanlışında teşvik etmek çirkin bir politikadır. İnsanlık suçudur. Kafkaslar ve dünya barışı için ağır faturalar getirecek önemli bir yanlıştır.

Çeçenlere karşı işlenen ve burada bitmesine imkan görülmeyen bu cinayetin, Kızılordu sembolünün Rotari Kulüp Derneği tarafından davet edilerek Türkiye'de ağırlanması ve gösteriler yaptırılması iki bakımdan fevkalade yanlış olmuştur.

1) Zamanlama bakımından bu davet, siyasi bir davettir. Bir dernek tarafından yapılması yanlıştır.

2) İnsanlığa utanç veren bir cinayete teşvik niteliği kazanan bu hareket fevkalade çirkindir.


Hasan Karakaya Çevik Bir... Bir varmış, bir yokmuş!

E-mail:hkarakaya@akit.com.tr

Olacak şey değil ama, vakt-i zamanında, iki "saftorik" vatandaş, tutup "tuz" ekmiş tarlaya.

Bildiğimiz "tuz"dan!..

Hani, Tekel'in, dün "sigara"larla birlikte insafsızca "zam" yaptığı tuzlardan...

Beklemişler ki; "tuz" çimlenecek, yeşerecek ve dallarından tuz toplayacaklar.

Bir hafta geçmiş aradan, iki hafta geçmiş... Bakmışlar ki, ne çimlenme var, ne yeşerme.

"Galiba" demiş, biri, "Bizim tuzları yiyen bir şey var!.."

Ellerine "tüfek" alıp, beklemeye başlamışlar.

Bakmışlar ki, bir "sinek" uçuyor havada... "Hah, işte bu" deyip, dikkatle takip etmeye başlamışlar sineği.

Olacak ya; sinek havada vızıldaya vızıldaya uçarken, gitmiş birinin alnına konmuş.

O da, usulca ıslık çalıp, uyarmış arkadaşını... Sonra da, eliyle alnını işaret etmiş.

Diğeri almış mesajı... Tüfeği doğrultmuş, basmış tetiğe!..

Güüm... Pat!

Tabii, "sinek" paramparça!..

Ama, arkadaşı da kanlar içinde!..

Evet, ölmüş...

Aradan günler geçmiş... Bizimki tekrar gelmiş tarlaya... Bakmış, yine sinekler uçuşuyor havada.

Söylenmiş onlara:

"Bir sizden, bir bizden.. Olduk bir çuval tuzdan!"

ÇEVİK BEY'E TAKTİK

Çevik Bir'in;

"Evde hanımıyla birlikte temizlik işi yapmamak" için Cumhurbaşkanlığı'na aday olabileceğini açıklamasından sonra, bu fıkra geliverdi aklıma.

Durumun yorumuna geçmeden önce, Afet Ilgaz Hanımefendinin "hanım gözüyle" yaptığı bir değerlendirmeyi aktarmak istiyorum.

Afet Hanım, şöyle sesleniyor Çevik Bey'e:

"Boşverin Çevik Bey, bu da geçer. Hanım, sizin, evde ayak altında dolaşmanıza alışır. Ben size taktik vereyim.

Salon temizlenirken, gazetenizi alıp, oturma odasına geçersiniz.

Sıra oturma odasına geldiğinde de yatak odasına... Sakın temizlenmiş salona dönmeye kalkışmayın. Çünkü orda artık şilteler ve yastıklar kabartılmıştır.

Bir süre üzerine oturmamak ve yaslanmamak, hele başınızın altına yastık koyup yatmamak lazım...

Sıra mutfağa gelinceye kadar, mutfakta da oturulabilir tabii... Çay kahve de içersiniz kolayından."

Afet Hanımefendinin verdiği taktikler, elbette sadece Çevik Bir'le sınırlı değil.

Sanıyorum; bütün hanımlar, beylerine yapıyor bunu.

Bizimki de yapıyor zaman zaman;

"Aman oraya oturma, yeni düzelttim kırlentleri!.. Sakın salonda sigara içme, yeni havalandırdım... Misafirlerimize ayıp olmasın!.."

Bereket ki; "emeklilik"ten sonra evde oturmuyorum da, çalışıyorum.

HENÜZ YOLUN BAŞINDA

Peki; Çevik Bir ne yapsın şimdi?..

Adamcağız haksız da sayılmaz hani;

"Evde temizlik" yapılırken, ayak altında kalıp, eşinin "kalk-otur" komutlarına "emredersiniz" demektense, "Cumhurbaşkanlığı'na aday olurum daha iyi" demesin de n'apsın?..

Yalnız, böyle demekle büyük "risk" altına girdi.

"Cumhurbaşkanı" seçilirse ne ala...

Ya bir de seçilemezse?..

İşte o zaman, yandı gülüm keten helva!..

"Ya ev, ya Köşk" tercihini ortaya koyduğuna ve de Köşk'e gitmeyi gözüne kestirdiğine göre; seçilemezse hali duman!..

Öyle ya;

Eşi Mübeccel hanımefendi, "madem öyle, git şöyle" deyip de "ev"den de kovarsa, seyreyleyin gümbürtüyü!..

İşte o zaman;

Çevik Bey; silahı eline alıp, kendini dolmuşa bindiren Ali Şen'i cansız yere sererse hiç şaşmayın.

Böylece, "sinek-tuz" hikayesi de gerçekleşmiş olur:

"Bir sizden, bir bizden... 864 rakımlı Köşk'e gideyim derken, olduk Ev'den!"

Tabii, Çevik Bir, bu işlerde henüz yeni... Öğreneceği çok şey var.

Bu işlerde;

"Ava giderken avlanmak" da vardır, "Köşk'e gitmek isterken evdeki hanımdan olmak" da!..

Dedik ya, öğreneceği çok şey var;

"Paşa" diye sırtını sıvazlayıp da, "şapa" oturturlar adamı!..

Zira; "siyaset", asla "apolet"e benzemez. "Çık" derler, "kıç üstü" oturturlar adamı!..

Ne adamlar öğüttü bu siyaset!..

Dünün "güçlü"leri için, bugün şöyle diyorlar:

"Bir varmış, bir yokmuş!.."

Hem; gelenler gitmese, nasıl oluşacak "masal"lar?..

İşte bir "masal" daha bitti.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, medyalar tellal, Ali Şen'ler berber iken... Süleyman Bey; bir "emekli general"in beşiğini tıngır-mıngır sallar iken...

Bir varmış,

Çevik Bir yokmuş!..

Uyusun da büyüsün,

Niiinni...

Yoksa, "sapık" mı bunlar?

Dün de dedim ya; bu zulümlere "tanık" olmaktansa, dağda "çoban", ovada "çiftçi" olmayı tercih ederdim.

İşte bir "öğrenci velisi"nin mektubu.

Buyrun, birlikte okuyalım:

"Bir kız velisiyim, onu iyi bir evlat olarak yetiştirebilmek için gece-gündüz çalışıyor, Allah'a karşı iyi bir kul olması için varımı yoğumu harcıyorum.

Ne yazık ki Milli Eğitim'e bağlı "müfettişler" hiç rahat bırakmıyorlar, özel kolejlere kumpas üstüne kumpas kuruyorlar. Bir bahane bulup; hem okul idarecilerini tehdit ediyorlar, hem de okul kapama bahanesi uydurup çocuklara baskı uygulattırıyorlar.

Nedirn bu zulüm?

Kim kime karşı?

12 yaşındaki biricik kızım nasıl ilim tahsili yapabilir? Müfettişler vasıtasıyla okul idarecileri tarafından baskı uygulanan kızım gece uykuda sayıklıyor!..

Sayın Hasan Ağabey;

İnanın gece birden bire fırlayıp köşe bucak saklanıyor, "ne oluyor çocuğum?" dediğimizde; "okula müfettişler geldi, görünmemek için saklanıyorum" diye cevap veriyor. İşte bizim çocuklarımız!.. İlim yerine "korku"yu, maddi ve manevi baskı, "işkence dehşeti"ni yaşıyor!..

Bu mu insan sevgisi, bu mudur çocuklara şefkat ve merhamet?

Bunlar, kendi çocuklarını bile sevmez ve okşamazlar!..

İkinci bir konu ise kız çocuklarımızı hep "soymak" isterler, ama kendileri elbise üstünde elbise giyerler, üşümemeleri için.

Sahi bu bizim Milli Eğitim, kız çocuklarını çıplak gezdirmekte niye ısrar ediyor? Ben Milli Eğitim ve erkek öğretmenlerden şüphe duyuyorum. Benim evladım bana karşı mahrem yerlerini göstermekten haya ederken, hiç bilmediğim bir öğretmen benim evladımın mahrem yerlerinin açmasını niçin ister?..

Allah, bunları ıslah etsin diyorum.

Not: Bu konuda kendisi de İmam-Hatip lisesi mezunu olan Sn. İsmail Köse Bey'i 10 kere aradım, ama ne yazıkki görüştürmediler."

Evet;

M. Yusuf Taş isimli okurumun mektubu böyle.

Mektubu okuduktan sonra; ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Sahi;

Bu adamlar veya madamlar; üşümemek için kendileri "elbise üstüne elbise" giyerken, acaba kız çocuklarını "soymak" konusunda niçin bu kadar "ceberrut" oluyorlar?..

Sakın;

"Sapık" olmasınlar?!.

=

Allah korusun

İLKSAN skandalı patlak verdiğinde ne demişti: "Verdimse ben verdim!"

Yargıtay'ın aleyhte kararına rağmen Koç Üniversitesi'ni açarken ne dedi:

"Açtımsa ben açtım!"

Biliyorum ki; Kemal Gürüz gibi bir "pürüz"ün, YÖK'ün başına yeniden "lök" gibi oturtulmasına gösterilecek tepkilere, yine şöyle cevap verecek:

"Atadımsa, ben atadım!"

Bir de kalkmış;

"Daha fazla yetki" için "Başbanlık" sistemi istiyor!..

Bu "yetki"yle millete böylesine kan kusturuyorsa, Allah, beterinden korusun.


Hüseyin Öztürk Fitre ve zekatlarınıza yazık etmeyin

Fıkıh alimi değilim, fakat resmi hüviyetli fıkıh adamlarından daha açık ve net konuşabilirim. Din adamları memur oldukları için Allah'ın dediklerinden ziyade, amirlerin dediklerine bakarlar. Dolayısıyla hükümetin muhalifine laf etmezler.

Fıtır sadakası ve zekat gerçekten çok önemli bir konudur. Çarçur edilmemesi lazımdır. Öyle görünüyor ki havaya gidecek gibi. Kurda kuşa yem olmasın.

Diyanet fıtır sadakası ve zekat için bankalarda hesap açmış. Bu hesaplara yatırılan paraların bütçe açığında kullanılacağından endişe ediliyor. Aynen deprem vergisinde olduğu gibi.

Kurban derilerini toplayanların halini gördük. Fıtır ve sadakalarınız da yarın repodan birilerine para kazandıracak olabilir.

Rakam ne olursa olsun, fıtır ve zekatlarınızı bizzat muhtaçlara birebir teslim etmelisiniz. Çeşitli kurumlara makbuz karşılığı ödeyeceğiniz fıtır ve sadakalardan da hayır beklemeyin, akibetini öğrenemeyeceğiniz yardımlarınız boşa gitmesin.

Haa şunu diyebilirsiniz:

"Ben Allah rızası için ilgili yerlere veriyorum. Benden sorumluluk gitti, ondan sonra ne yaparsa yapsınlar."

İşte kazın ayağı öyle değil, böyle deyip kurtulamazsınız.

Allah hiç kimsenin fıtır ve zekatına muhtaç değil. Allah'ın kulları muhtaç. Allah rızası için muhtaç kullara vereceksiniz, ibadetin şartı bu. O zaman kime ne verdiğimizi bileceğiz.

Ülke nüfusunun yarıdan çok fazlası zekata muhtaç, isteyen istediği zaman öyle ihtiyaç sahibi insan bulur ki yeter ki istesin.

Zekat ve fıtır sadakanızın repoya gitmesini istemiyorsanız, örtülü ödeneklere ve hortumcuların açtığı bütçe deliklerine gitmesini istemiyorsanız, dikkatli kullanın diyor uzmanlar.

İbadet özgürlük işidir. Hiç olmazsa bu ibadette özgür olalım. Mesela hacca gidecekler dört ay önce paralarını yatırırlar, hiç sorarlar mı bu paraların faizi ne oluyor diye.

Bunlara veya başka kurumlara verilecek fıtır ve sadakaların da dört ay önce bankaya yatan hac paralarından farkı yok.


Hüseyin Üzmez Kriz masaları değil de sanki keriz masaları

Bu nasıl hizmet yahu?..

İlk depremde bütün millet afetzedelere yardım etmek için seferber olmuştu. "Bunlar yeşil sermaye sahipleri" dediler. Sermayenin rengi mi olurdu? Kimilerinin de "parti propagandası" yaptıklarını iddia ettiler. Anası, babası, çocuğu, karısı, yakını ölen insanlara kim gidip de parti propagandası yapabilirdi? Bu nasıl kafa?.. Sonradan işi iyice azıttılar: "Bu tabiat olayını Allah'ın iradesine bağlayanlar var" diye yırtındılar. Yardıma gelenleri sorguya çektiler. Dış yardımlardan gümrük vergisi aldılar. Vermeyenleri kapılardan çevirdiler. Gelen malzeme ve erzağı, ambarlarda çürüttüler. Depremzedelere yardım konusunu tekellerine aldılar. Herkesin şevkini kırdılar. Yardımlar bıçak gibi kesildi. Böylece muratlarına erdiler.

Şimdi felaket bölgesindeki vatandaşlarımız, dertleriyle başbaşalar. "Ne iktidar el uzatır, ne ağadan medet var!" Karşılarında doğru-dürüst bir yetkili bulamıyorlar. O ona, o ötekine gönderiyor. Ortalıkta sürünüyorlar. Dertlerini kimseye anlatamıyorlar. Gittikleri her kapıdan kovuluyorlar. İtilip kakılıyorlar. Bazen dövülüyorlar. Kış insaf etmiyor. Kimse dertlerine derman olmuyor. Aç-susuz, kimsesiz, perişan çamurlar içinde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Sayın Bahçeli: "Allah'dan korkan sıcacık evinde rahat uyuyamaz" diyordu. (Bu şuur bile bizi ferahlatıyor) Ortağı sayın Ecevit, sımsıcak salonlarda insancıl ve lirik şiirler okuyor. Bundan anlıyoruz ki, sayın Bahçeli'nin o sözleri, halka: "Kuzu kuzu vergileri ödeyin! İtiraz etmeyin!" demekmiş. Sayın Demirel de, yine sımsıcak salonlarda yılın vergi rekortmeni olan işadamlarına değerli ödüller dağıtıyor. (Fıttırmaya az kaldı! Doktorum nerde?)

Ülkemizde 4 mevsimi bir arada yaşardık. Şimdi ise tam bir kaos içindeyiz. Ahhh şu bizi yönettiklerini sananlar, üzerimizden ellerini bir çekseler!.. Onların yokluğu bizim için rahmet olur. El attıkları her dalı kurutuyorlar. Her işi içinden çıkılmaz hale getirip bozuyorlar. Böylesi beceriksiz, sünepe, korkak, gevşek, sarsak bir iktidarın başımızda bulunmasından daha büyük bir felaket mi olur? Allah önce bizi onlardan kurtarsın. Şöyle bir etrafınıza bakın. Ve Allah için söyleyin. Düzgün giden bir tek işimiz var mı? Devleti üçkağıtçılara soydur, zavallı halkın zaten iki büklüm sırtına da dayanılmaz vergiler bindir, yönetmek bu mu? Bunu bir mafya lideri de yapar, dağdaki eşkıya da. Al fakirden ver zengine. Bu nasıl idare? Öyle bir çark kurmuşlar ki, bir defa yakasını kaptıran, bir daha canını kurtaramıyor. Hele bunlar, bütün kötülüklerin üzerine bir de tüy diktiler. Eski dekan, Kızılaycı Prof. sayın Yüksel Bozer bile Kızılay'ı şöyle savunuyordu: "Deprem bölgesinde yaşanan sorunların çoğu, kriz masalarından kaynaklanıyor. Yapmak istediğimiz her şey, kriz masaları tarafından engellendi. Maalesef askeri ve sivil otoriteyi aşamadık. Bürokrasiye takıldık. Kötü sistemin kurbanı olduk" diyordu.

Onlar bile böyle derse, milyonlarca fakir-fukaranın hali ne olacak?

Allah, deprem felaketinden önce bizi, bu baskıcı, despot ve insafsız zihniyetin elinden kurtarsın. "AB'ye gireceğiz" diyerek millete horoz şekeri sunuyorlar. Avrupalılar kendi memleketimizde güvenlik güçlerimizi AGİT salonuna almadı. Tutup da sizi Avrupa Birliği'ne mi alacak?

Bekleyin.. alırlar.


M. Bilal Kaya TV'lerin alayı, artık A grubu negatif...

Çok değil, yakın zamana kadar, durumlar böyle değildi...

TV muhabbeti olduğunda, iki kategori söz konusuydu...

Bir, A grubu TV'ler vardı. Bir de B grubu TV'ler...

A grubu TV'ler, mevcut düzeni koruyan, kollayan, sömüren, semiren, nimetlerini devşiren ruhun ürünleriydi...

B grubu TV'ler ise, bu zümrenin dışında kalanlarca oluşturulmuştu...

Hem de, çocuklarına götüreceği iki ekmeğin birini bu işe ayıranlarca...

Tek arzuları vardı... Kendilerinden bir şeyler götürmeyen bir ekran... Kendilerine bir şeyler veren bir ekran...

Ailece oturup izleyebilecekleri bir ekran... Hakkın, haklının yanında; değerlerine saygılı yayın yapan bir TV.

Bütün istedikleri buydu...

Kollardan bilezikler, yastık altlarından "ölümlük-dirimlik" akçeler bu yüzden çıktı... Bu yüzden alın teri ve emekle yoğrulmuş üç kuruşlar bir araya geldi...

Anlayacağınız; bir yanda KAMUOYU oluşturan SERMAYE; diğer yanda, SERMAYE oluşturmaya çalışan KAMUOYU...

Oluşturdular da fedakarca...

"Benim televizyonum" diyebiliyorlardı artık...

Ta ciğerden söylüyorlardı bunu...

Gel zaman git zaman, değişiverdi işler...

Önce biri, yeterince sermaye oluşunca, oluşturanlara ihtiyacı kalmadığını farketti...

Kardeşlerinin şaşkın bakışları arasında, "A Grubu"na geçiverdi ağabey...

Hem de ne geçiş...

Korunalım diye sermaye oluşturan garibanlar; sermaye'yi koruma adına harcanarak.

Bir sonraki, aynı şeyi yaptı, siyaset adına, taktik adına... (Ne taktik ama!..)

Söylem olarak A grubu'nu da sollayarak, TRT ile final oynayacak hale getirildi...

Bir "BAŞKA"sı ise, görüntü olarak A grubu'na rahmet okutacak görüntüyü yakalarken, muhteva'da bocalıyor...

Liboş'laşan eski tüfek solcuların alayı A grubu TV'lerin başına çöreklendiğinden; bunlara kala kala döküntüler kaldı...

Bu yüzden, muhteva, entel-dantel geyik muhabbetini aşamıyor...

O komplekslerini bi yenseler, kafadan A grubundalar... Her şeyleriyle hazırlar buna... Hem de her şeyleriyle...

Üzerinde oturdukları SERMAYE'yi oluşturan garibanlar, artık, refikleri gibi, onlar için de bir mana ifade etmiyor...

Anlayacağınız; kılık-kıyafet, eğitim konularında hedeflenen "TEK TİP", TV'cilikte başarıldı gibi... Öyle ya...

"Hangisi sizin televizyonunuz?.."


M. Emin Kazcı 'Cumhurbaşkanını halk değil, halkın seçtikleri seçsin' demenin gerçek anlamı

E-mail:mkazci@akit.com.tr

Ecevit'e karşı gösterdiği olağanüstü uyumla günübirlik kartel medyasının derin övgülerine mazhar olup sık sık manşetlere çıkarılmakla onurlandırılan MHP lideri Devlet Bahçeli, gerçekten de "devlet" gibi adam.

Ülkemizde bürokratik elitler tarafından temsil edilen nevi şahsına münhasır genelgeçer "devlet" telakkisini, onun hemen hemen her tavrında gözlemlemek mümkün.

Bu telakkiyi, kısaca, tüm vatandaşların kendisi karşısında edilgen bir nesne olmaktan başka bir fonksiyon güdemeyeceği "kutsal devlet" olarak tanımlamak mümkün.

En son cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak manşetlere çıkarılan Devlet Bahçeli'nin görüşlerine bir bakalım:

"Cumhurbaşkanını halk seçmesin" diyor Bahçeli.

Haklıdır...

Ortada seçmesini bilmeyen, mümeyyiz olmadığı için davulcuya ya da zurnacıya varma olasılığı epey yüksek olan bir halk varken, bu halkın seçimine ne derece güven duyulabilir ki?

Nitekim Bahçeli, "Halk seçmesin" fikrini şöyle temellendirmiş:

"İrticayı, bölücülüğü savunan biri aday olursa, seçilmese bile, şu kadar oy aldım derse sıkıntı olur."

İşte bu cümlelerde, tam da, vatandaşlarını çeşitli katmanlara ayırıp tercihlerini kendince tasnif eden, kısacası halkına "kategorik" bakan ideolojik devlet telakkisinin görkemli bir örneğine şahit oluyoruz.

Öyleyse, sözgelimi irticacı birine "halktan şu kadar oy aldım" deme şansı asla verilmemeli, mızrağı çuvala sığdırmaya çalışmaktan kaynaklanacak izahı güç "sıkıntılara" yol açılmamalıdır.

Ne diyor Bahçeli:

"Yoksa sıkıntı olur."

Aman sıkıntı olmasın; iş, kaşla göz arasında deniz fazla bulandırılmadan yumuşacık ve "derinden" halledilsin!

Bahçeli, cumhurbaşkanını halkın seçmesi halinde yetki çatışması ortaya çıkacağını da ekliyor.

Sonuçta da "cumhurbaşkanını Meclis seçsin" demek suretiyle görüşlerine son noktayı koyuyor.

Siyasal sistemimizin ne büyük bir garabet ve çelişkiyle malul olduğunu görüyorsunuz; değil mi?

Düşünün; aslında cumhurbaşkanını milletvekillerinin seçmesiyle, bizzat halkın seçmesi arasında "direktlik ve dolaylılık" gibi bir nüans olmalı sadece.

Sonuçta cumhurbaşkanını seçecek milletvekillerini de halk seçiyor çünkü!

Ama galiba kazın ayağı öyle değil işte!

Cumhurbaşkanını halkın seçmesine duyulan büyük allerjiye bakarsanız, Meclis'in, halkın nabzının attığı yer olup olmadığı hususunda esaslı çelişkilere düşersiniz.

Biliyoruz ki, halkın seçtiği vekiller, Meclis'e geldikleri andan itibaren, bir şekilde, halka olan ilişkileri törpüleniyor.

Meclis de birçok kurum gibi, bürokrasinin emrinde etkisiz, pasif ve halktan kopuk bir araca dönüşebiliyor.

Oysa koca bir halkı vesayet altına alabilmek, lojmanı lüks, maaşı yüksek, dış gezi imkanları geniş 550 kişiyi güdük kılmak kadar kolay ve basit değil galiba!

Bence cumhurbaşkanını halk seçsin.

Bırakın sıkıntı olacaksa da olsun.

Çünkü hiçbir sıkıntı, demokrasi oyununda halkı sadece bir figüran olarak gören, ülkemizi bir hukuk devleti olmanın gerektirdiği siyasi ve ekonomik pozisyon açısından çağın son fosilleri sıralamasına sokan, şu bizim kutsal devlet egemenlerinin an be an yaşattıkları sıkıntıdan daha büyük ve daha uzun ömürlü olamaz!


Mustafa Kaplan Teneke çaldırıyorlar

Selahaddin Aydar dostumuzun son "Yiyen yedirir, yediren yer" grup toplantısında, Tuzla Belediye Başkanı İdris Güllüce Beyefendi yakın tarihimizden bir fıkra nakletmişti. Hemen not aldım. Bugünün nesline bir ışık tutması niyetiyle aynen aktarıyorum.

Ülkemizin katı diktatörlükle idare edildiği dönemde Erzurum vilayetine Selanikli bir vali tayin edilmiş. O günlerde bir devrim sar'ası sosyal hayatı çalkaladığı için, bu devletlu de gelir gelmez bir balo tertipleyerek Erzurumluları çağırmış; onların gelmediklerini görünce de şehrin bütün kahvehanelerinde her gece eğlence yapılması şartını getirmiş. Emirin demiri şak diye kestiği o günlerde, itiraz etmek ne mümkün! Adamın şah damarını kesiyorlar. Evinden alıp götürdükleri gibi, bir daha izine de rastlanmıyor...

İyi de, her kahvehaneye bir davulcu-zurnacı nereden bulunacak? Zavallı kahveciler yola erkete koyarlar, polis sokağın başında gözükür gözükmez de birisinin eline teneke verip çaldırırlarmış. "Ne bu?" diye sorulduğunda da, "Davulcu bu gece hasta da, teneke ile eğleniyoruz" derlermiş...

Bugün okuyunca bizi tebessüm ettiren şu fıkra, gerçeğin ta kendisi idi. Bu milletin evlatları böyle cendereden geçmişlerdi. Binaenaleyh, 28 Şubat'la yola çıkanlar, atalarının yaşattığı günlerin hasretiyle çizmeleri çektiler. Bakalım sonumuz ne olacak!..

İnanan kitlelerdeki dağınıklık, biribirinden kopukluk devam ettiği müddetçe, bu vetirenin sona ermesi de mümkün gözükmüyor. Mevlid sonrasında uğratıldıkları haksızlık sebebiyle Akit gazetesinin Yeni Asya'ya ve Mehmet Kutlular'a sahip çıkması, Malatyalı Celal Yalçın Ağabeyimizi çok sevindirmiş. "İki gazetenin asgari müştereklerde biribirini desteklemesi hakikaten beni çok, hem de çok mütehassis etti" diye yazmış.

İnşaallah bu yakınlaşma, kucaklaşma, kaynaşma inkişaf ederek yerleşirse, işte o zaman dedelerimize teneke çaldıranlar kendi dertlerine düşerek tenekeci aramaya başlarlar. Yoksa, dünyayı kendi benliğinin penceresinden seyretmeye alışmış ve tefer'un etme derecesinde egolarının esiri olmuş sözde Müslümanlar yüzünden başımızın belası eksik olmaz.

Etrafına topladığı beş-on kişiyle yetinerek, "az olsun, benim olsun" sakat mantığıyla ittihad ve ittifak unsurlarına ehemmiyet vermeyenler, başka Müslümanların başlarına gelen sıkıntılara da bıyık altından gülerek yaklaşanlar; sopanın ucu kendi altlarına dokunduğu zaman feryad etmeye de hakları olmayan kişilerdir.

Bu meselede Akit, gerçekten üzerine düşeni yapmış, haksızlığa uğrayan inananların alt kimliğine bakmaksızın neşriyatıyla destek olmayı bilmiştir. Aynı müsbet tavrı herkesten beklemek de hakkımız değil midir? Yoksa, bize de daha çoook teneke çaldırırlar...


Yaşar Kaplan Vatankurtaran arslanlar neslinden bir örnek/2:

E-mail:ykaplan@akit.com.tr

Kasıntı Hoca

Konuşma sırası geldiğinde anons edildiği halde ortalıkta yoktu. Dışarda arabasının içinde bekliyordu. Anonsu duyuyordu. Fakat gitmeyecekti. Çünkü programdaki sırasını beğenmemişti. Ankara, İstanbul ve Almanya'dan da bazı konuşmacılar davetli olarak gelmişlerdi. Onlar da konuşacak, gurbetçilerle hasret gidereceklerdi. Konuşsunlar, buna bir itirazı yoktu ama gene de kendisini bu kadar geri plana atmaya kimsenin hakkı yoktu. Gurbette yıllardan beri hizmet veren büyük bir teşkilatın mensubu olmak kolay mıydı? Üstelik sıradan birisi olarak kalmadan hizmet vermek? Yılların hocası, eğitimcisi, teşkilatçısı olacaksın, sonra düşüncesizin birisi çıkacak sizi bir kalemde harcayacak. Buna kesinlikle izin vermeyecekti. Gerçi kendisini biraz kasıntılı bulan, o yüzden de adını kullanmayıp "Kasıntı Hoca" diyen bazı kendini bilmezler vardı, ama olsun. Bu kendi kusuru sayılmazdı. Kendisini çekemeyenlerin uydurduğu bir iftira idi.

Kasıntı Hoca programda kendisine verilen yerini beğenmemişti. Çünkü kendisini programın ortalarına, hayır ortalarına bile değil, neredeyse başlarına koymuşlardı. Daha salon dolmadan, dinleyicilerin hepsi gelmeden konuşturacaklar, o kıymetli fikirlerini birçok insan duymamış olacaktı. Gerçi bu önemli fikirlerini bu insanlara her zaman anlatıyor, anlatma fırsatı buluyordu, ama olsun, bir de yabancı konukların huzurunda, ta Ankara'lardan, İstanbul'lardan, Köln'lerden gelmiş ünlü insanlara dinlete dinlete anlatmak ayrı bir zevk verecek, büyük bir prestij kazandıracaktı. Kendisi bu kadar hayırlı düşünceler içindeyken, tutmuşlar konuşma sırasını başlara almışlardı. Halbuki daha sonlara, hatta en sona koymaları gerekirdi, diye düşünüyordu. Bunun için de kendi işini kendin hallet yöntemiyle pratik bir çözüm bulmuştu. İsmi anons edildiğinde salonda yoktu. Dışarda arabasını içinde bekliyordu. Sırası geçince, programın diğer bölümlerine geçildi. Dakikalar, saatler ilerledi. Ankara'dan, İstanbul'dan gelen konukların da bir kısmı konuştu. Programın sonlarına yaklaşılıyordu. Bir-iki konuşmacı ancak kalmıştı. Biraz daha beklese, belki bu saatten sonra kendisine konuşma da yaptırmazlardı. O nedenle, daha fazla beklememeyi uygun gördü. Arabasından indi ve yavaş yavaş salona doğru yürümeye başladı. Kapının girişinde bekleyen görevlilerden birisine kendisinin geldiğini program sunucusuna haber vermesini söyledi. İçeri bu şekilde girmek istemiyordu. İsminin tekrar anons edilmesini bekliyordu. İsmi anons edilmeden girerse, diğer konukların arasına karışıp oturmak, beklemek gerekecekti. Bunu da istemiyordu doğrusu. Nihayet beklediği an geldi. Programın son bölümünde bir yer bulmuşlar, ismini tekrar anons ederek mikrofona davet etmişlerdi.

Kapıdan içeri doğru yavaş yavaş süzüldü. Kişiliğindeki ağırlığı yürüyüşüne yansıtmak istiyor ve ağır adımlarla ilerliyordu. Başına takkesini geçirmeyi de unutmamıştı. Herkesin kendisini mikrofona beklediği şu anların hazzını çıkara, çıkara konukların önünden geçerek mikrofona doğru ilerlerken, kimseyle ilgilenme, kimseye hoş geldiniz deme yahut kimseye selam verme ihtiyacı duymuyordu. Ağır ve derin bir ilim adamı, ihlaslı bir hoca izlenimi bırakmaya çalışarak mikrofon başına geldi ve belki de ciddi olayım derken suratının ne kadar asık olduğunu asla farketmeden konuşmasına başladı. Çok iyi hazırlanmıştı konuşmasına. Kelimeleri tane tane telaffuz ediyordu. Ne söylediğinden çok, nasıl söylediğine önem vererek... Evde defalarca provasını yaptığı konuşmasını, aynen hazırlandığı gibi başarıyle irad eyledi. Tek bir kelimede bile falsosu olmadı. Konuşmasını yaptıktan sonra mikrofonu takdimciye uzatırken, ne kadar başarılı bir konuşma yaptığını düşünüyordu kendi kendine. Gecenin yıldızıydı, kesin. Konuşmasını kendisi çok beğenmişti, ama dinleyenlerin ne düşündüğünü de öğrenmek istiyordu. Salondan biraz alkış sesi yükselmişti, ama bunun nezaket alkışı mı, yoksa gerçekten içten gelen bir alkış mı olduğunu pek anlayamadı. Alkışlanması için bazı kelimeleri vurgulayarak, bazı cümleleri haykırarak söylemiş, ama nedense beklediği alkışı alamamıştı. Hemen gidip ordan birkaç kişiye nasıl konuştuğunu, konuşmasını beğenip beğenmediğini sormak istedi. Ama içinden bir ses bunun uygun olmayacağını söyledi. Vazgeçerek, çıkış kapısına doğru yöneldi. Bir yandan gidiyor, bir yandan da yok kardeşim yok, bu millet adam olmaz, diye düşünmeye başladı Kasıntı Hoca.

Biraz önce de ifade edildiği gibi, konukların elini, salona geldiğinde de sıkmamış, hatta onların arasına bile oturmadan doğrudan kürsüye çıkmıştı. Ona göre bu bir tenezzül meselesiydi. Konuşması bittikten sonra da camianın ile gelen isimlerinin de aralarında bulunduğu konukların yanına gelmedi, kimsenin elini sıkmadı, kimseye hoşgeldiniz bile demeden doğruca çıkış kapısına yöneldi ve kendisine pek aldırmayan kalabalığın arasından bulduğu boşluklardan bir tören yürüyüşü yaparcasına intizamlı adımlarla süzülerek salonu terketti.

Müthiş bir konuşma yapmıştı. Allah'ın dini artık hiç değilse biraz olsun önemsenir, insanlar biraz olsun kendilerine çeki düzen verirler, Müslümanlıklarını ciddiye almaya başlarlar da hem kendileri kurtulur, hem de memleket kurtulur inşaallah diye düşünüyordu Kasıntı Hoca. Bugün de çok önemli bir görev ifa etmenin mutluluğu, ama kıymetinin bilinmemesinden duyduğu derin burukluk içinde evine doğru direksiyon sallamaya başladı. Kendisini vatan kurtaran arslan gibi hissediyordu. Teşkilatının kendisi gibi kasıntılı tipleri yok etmeye, hiç değilse azaltmaya çalıştığını ama gene de yüzdeyüz başarılı olamadığını hala farketmemiş olarak... Bir teşkilatın bir yerlerinde görev almış olmanın, kimseye başka teşkilatların, başka camiaların mensuplarını ya da kendi camiasındaki insanları küçük görme hakkı vermediğini bir türlü kavrayamamış olarak... Hizmet ettiğini zannetse de aslında inancına, davasına ve teşkilatına hizmet etmediğinin, aksine zarar verdiğini görememiş olarak... Bitkisel hayattan farkı olmayan "sosyal hayatı"na geri dönüyordu.


Zübeyir Yetik Hayal...

Toprakta çatlayan tohum.. İncecik ve yumuşacık tüyler ilerlemeğe başlıyor, katı ve sert toprağın içinde. Kazma ve bel demirinin işlemekte güçlük çektiği toprak, o ipince ve yupyumuşak tüylere boyun eğiyor, geçit veriyor. Dahası; tohumun sürmesine, yürümesine, gelişmesine, güçlenmesine yardımda bulunuyor. Bir bölümü -kök olmak üzere- toprağı kavramağa çabalarken, tüylerin; diğer kısmı yukarılara, toprağın dışına doğru yolalıyor, yeryüzüne fışkırıyor. Kök salma ve boyverme gözleniyor, çatlayan tohumun saçıverdiği ipincecik ve yupyumuşacık tüycüklerin gelişmesiyle. Gelişim sürecek, bitki çiçek açacak, meyveye duracaktır.

Canlı mıdır, cansız mı; ölüden mi saysak, diriden mi, diye düşündüğümüzde -yüzeysel bir değerlendirmeyle- duraksamak zorunda kalacağımız bir küçücük ve o durumuyla hiçbirşey vaad edemez 'tane', işte-bir devinim, bir işlev, bir eylem üzeredir, toprağa düştüğü ve elvirişli koşulları yakaladığı anda. İnsana ve insanın kullanmakta olduğu araçlara, gereçlere direnen toprak, sanırsınız ki, boyuneğmiştir o taneciğin gücüne. 'Atom' denilen 'tanecik'in çatlamasını, parçalanmasını düşünün bir de, isterseniz-bu gücü yeterince algılayabilmek kavrayabilmek açılımında.

Bekleyemezsiniz iki parmağımız arasında ezip, dişlerinizin basmasıyla parçalayabileceğiniz o çekirdekten bu gücü, bu devinimi, bu eylemi. Beklemek, saçma olur 'mantık' planında. Ama, bir de görünen bir olay vardır. O güçsüz tane, işte-böylesine bir gücü sergelemektedir, demir işlemez katılıktaki toprak karşısında ve içinde. Öyleyse gözlenmekte olan eylem, 'tohum'un gücünü aşan bir şeydir. Güçsüz ve dirençsiz 'tohum'un ardında, ötesinde, üstünde, ilerisinde bir başka güç vardır. Onu çatlatan, ondan fışkıran tüylere toprağı yarma ve delme gücünü veren, onun bir 'canlı'ya varlık kazandırmasını sağlayan bir başka güç. Güçleri aşan güçlüleri güçsüz bırakacı ölçüde bir güç.. 'Öyleyse' diye koşullandırmaya gitmek yanlış. Çünkü, vardır. Ve, Allah'ın gücüdür, kudretidir. Taneyi ve çekirdeği yaran Yüce Allah'tır. O tanenin bu gücü göstermesi başka türlü mümkün değildir. O ölü mü, diri mi anlaşılamayan çekirdeğin bir dirilişi devindirmesi de öyle. Bu da 'mantık' çevresinde imkansız. Ama, ölü de olsa 'tohum' bir diriye yolverecektir, varlık kazandırabilecektir, Yüce Allah'ın gücüyle. Çünkü, 'Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran O'dur."

"İşte, Allah budur".. Ve buyken, O'na imandan nasıl yüzçevirebilmektedir?

Şu sıra, zamanın ya gündüz parçasındasınızdır veya gece... Günzüddeyseniz günün bitip güneşin batmasını ve gecenin gelmesini bekliyorsunuzdur. Gecedeyseniz, ufkun ağarması güneşin doğması, gündüzün gelmesi için aynı beklenti içendesinizdir. Bu, öyle kaygılı ve kuşkulu, sorular taşıyan bir 'bekleme" değildir. Üstelik, olağan ve doğal bir oluş olduğu için 'olacak beklenmektedir" yalnızca. Güvenli bir bekleyiş. Olacak şeyi, çünkü, beklemeye ne gerek var; olacağı kesin olduktan sonra.

Oysa, şöyle bir düşünsek, bu 'olağan ve doğal' gibi gördüğümüz için olacağına güven duyduğumuz 'olay'ın olması konusunda hiçbir güvencemiz olmadığını. Kimdir, yiten güneşi bulup getirme veya duran-aynı güneşi sürüp de öteler götürme gücünde olan ki, bu gücüne güvenebilsin de, böylesine bir güvenceyle beklesin? Bu sorunun olumlu karşılığı insanın gücü çerçevesinde, yoktur. Sabah gelmekteyse, gerçekte, karanlığı yarıp, sabahı çıkaran O'dur, O Yüce Allah'tır. Geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı birer hesap yapan da O'dur. Zamanı planlama savında olanların güçsüzlüğüyse işte, ortadadır. Hem, zamanı nasıl planlayıp yol ve yordam izlemeye kalkışabilirler ki, karanın ve denizin karanlıklarındayken, Yüce Allah, yolu bulmamız için yıldızları yaratmamış olsaydı- burunlarının dibini bile belirlemeye güçleri yetmeyecektir.

Böyleyken insanın dünya ve doğa'ya dayalı ortaklık ettiği şeylerden doğma-güvencesinin geçerliliği ve gücü nedir ki, hayalden bir türlü gözaçamıyor.