A. İhsan Karahasanoğlu Sistem diyor ki; 'Dürüst değil dolandırıcı olun'

28 Şubat sürecinin bir uzantısı olarak özel finans kurumlarının kapatılması tekrar gündeme geldi.

Finans kurumlarının çalışma usullerinin İslam'ın temel prensiplerine uygunluğu-aykırılığı hususunda bir tartışma yaşanıyorsa da, biz o konuyu fıkıh üstadlarına bırakıp mevcut sistemin tavrını irdeleyelim.

Turgut Özal döneminde yapılan özel düzenleme ile, Türkiye'de finans kurumlarının oluşmasına imkan tanınmıştı.

Bankaların finans kurumu haline dönüşmesi değil, bankalar faaliyetlerinedevam ederken, aynı zamanda özel finans kurumlarının da ticari hayata girmesi sağlanmıştı.

Bazı insanların dini hassasiyetlerle rağbet etmedikleri bankalara dokunmadan, "yastık altında yatan para"yı ticari hayata çekmek için özel finans kurumlarının kurulmasına izin verilmişti.

Özel Finans kurumlarının kurulmasından bugüne kadarki sürede, 2 kez büyük çaplı banka batışları yaşanmasına rağmen, özel finas kurumlarında herhangibir sıkıntı olmadı.

5 sene kadar önce Marmarabank ile birlikte bazı bankalar da batmıştı. Binlerce insan mağdur olmuştu. Bazı tasarruf sahipleri intihara kalkışmışlardı. Birçok siyasetçi, bu mağduriyetleri gidereceklerini vaadetmelerine rağmen, konu çözümlenmedi. (Tabii ki faize karşı olduğumuzdan, faize bağlı bu ilişkide mağduriyet kavramını bizim açımızdan değil, sistem açısından kullanıyorum)

Geçen sene ise Bank Ekspres ve Interbank'ta benzer gelişmeler yaşandı. Ancak bu kez tasarruf sahiplerinin paraları devlet kasasından karşılandı. Bankayı elinde tutan 2-3 işadamı, banka kasasından büyük miktarlarda haksız kazanç elde etti. Tabela şirketlerine trilyonlar aktarıldı.

Ama tüm bu gelişmelerin yaşandığı süreç içinde özel finans kurumlarında hiçbir problem yaşanmadı. buna rağmen birilerinin oluşturdukları gündemle özel finans kurumlarının 2 yıl içinde kapatılıp banka haline dönüşmeleri için mevzuatta değişiklik yapılması gündeme getiriliyor.

Böylece biz bir kez daha anlıyoruz ki, sistem dürüstlüğü değil, dolandırıcılığı teşvik ediyor.

Abdurrahman Dilipak Demirel ne yapmak istiyor?

E-mail:dilipak@akit.com.tr

Demirel'i anlamak pek kolay değil... Ne zaman hangi şapkasının altında olduğuna karar vermek oldukça zor.

Ben onu en çok Cemal Kutay'a benzetiyorum...

"Nurlu Süleyman" da o, "Çağdaş Süleyman" da...

Solcular bir zaman ona "Morisson" lakabı takmışlardı. Sevenleri ise onu "Çoban Sülo" olarak andılar... Ecevit, işçilerin kara yağız delikanlısı "kara oğlandı", Demirel köylülerin "Çoban Sülo"su... Onun için biri hep kasketle dolaştı, ötekisi fötr şapkasını elinden düşürmedi...

Siyaset bir bakıma Ali Baba'nın çiftliğine döndü, Demirel de çiftlik kahyası oldu... Kırat uluyor, Kurt meliyor, Kuş tıslıyor, Arı bal yapmıyor, sokacak canlı arıyor vızır vızır.

Demirel'in kafasında çağdaş Türkiye formatı ile okulların tek tip insan yetiştirdiği faşist ütopya yanyanadır...

YÖK Başkanı'nı o seçti, Yargıtay Başsavcısı'nı da o seçti ve atadı.

Cumhurun başı, Cumhuru pek ciddiye ve kaale almıyor anlaşılan... Gürüz'ü yeniden YÖK üyesi olarak atarken ne düşündüğünü merak ediyorum...

Bir yandan Meclis, YÖK'le ilgili araştırma yapıyor. Öte yandan Demirel şaibeli bir başkanı tekrar YÖK'e atıyor...

Yeni bir Demirel klasiğine tanık oluyorsunuz. Adeta Demirel, "Ben yaptım oldu. Yaptımsa ben yaptım" diyor...

Bakarsınız bu adamı bir kez daha YÖK Başkanı olarak atar.

Bunu gerçekten kendi istediği için mi böyle yapıyor, yoksa bir empoze mi söz konusu bilmiyoruz.

Gürüz'ü herhalde ne öğretim üyeleri istiyor, ne öğrenciler ve ne de öğrenci velileri...

Demirel, milletin feveranına kulaklarını tıkayacak, 28 Şubatçılara kol kanat gerecek ve sonra da milletten oy isteyecek...

Darbelerden, cuntacılardan bu kadar çekmiş bir adamın, böylesine darbecilerle içli dışlı olmasını anlamak mümkün değil... Hem de dünyanın genel gidişatına karşı böylesine aksi bir siyaset uygulamak.

Demirel ahir ömründe, arkasından bir Fatiha okuyacak son kişilerin de gönüllerinden çıktığının farkında değil...

Bir zamanlar en yakın dostları olanlar bile onu anlayamamış olmaktan dolayı üzülüyorlar. Kimileri ise onu değişmiş buluyorlar...

Kendi mezarını yaptıracak kadar kendini ölüme yakın hisseden biri hala nasıl böyle davranabilir?.. Üstelik bu gidişin ne dünyaya ve ne de ahirete faydası olmadığını bile bile...

Demirel'i ne sevenleri ne de yakınları anlamıyor. Anlayamıyor...

Bana kalırsa Demirel bir daha Cumhurbaşkanı olmamalı... Bu hem Türkiye için ve hem de kendisi için daha iyi olur... Son sevenlerini de kaybetmek istemiyorsa kuşe-i uzletine çekilmeyi bilmeli...

Eğer o aday olur ve millet de seçerse ne diyebilirim ki?.. Millet öyle diyorsa, buyursunlar, hayrını görsünler... Belki bu millet hakkında ben yanılıyorumdur o zaman... Milletin büyük çoğunluğu hala Demirel'i bir umut ve ülkenin tepesindeki adam olarak görmek istiyorsa, o zaman başına geleceklere de hazırlıklı olmaya devam etmeli...

Tabii, ben sonuna kadar kendi gerçeğimi söylemeye devam edeceğim... Muhalefet edeceğim ve onlar da bir gün gerçeği öğrenecekler. Belki biraz daha zaman kaybedeceğiz, biraz daha acı çekeceğiz. Sonra elbet bir gün mutlaka, halk gerçeği görecek ve belki de zaten o zaman Demirel de hayatta olmayacak...

Selam ve dua ile...

Ali Eren Teravih namazı kaç rekat?

Ramazan'da ailece sahura kalkıp oruç tutmanın, akşamları Besmele'yle iftar edip arkasından Teravih namazlarına gitmenin ve her selamdan sonra hep bir ağızdan selavat okumanın zevkini hepimiz biliriz. Bu zevk, ta çocukluğumuzdan beri içimize sinmiştir. Öyle bir zevktir ki, bundan çocuklar bile kendini alamaz ve ısrarla sahura kaldırılmalarını isterler. Yine o zevkle, minicik vücutlarıyla, direne direne oruçlarını tamamlarlar. Her ibadetin bir zevki, mübarek Ramazan'ın ise apayrı bir zevki vardır.

Hele Teravih aralarında "Alla-hümmee - salli..." diye hep bir ağızdan yüce Peygamberimize selam göndermenin haz ve lezzeti, tarif edilir gibi değildir. O haz, anlatılmaz ancak yaşanır. Bundan mahrum olanlara ne kadar acınsa yeridir...

Bu mahrumiyeti yaşayanları ikiye ayırmak mümkün. Bir kısmı yukarda temas ettiğimiz gibi sadece mahrum kalmışlardır. Onların da bu lezzeti tatmaları için dua ediyoruz.

İkinci kısım ise, kendileri Teravih namazıyla alakalı gözüküyor olsalar bile, hem o zevkten mahrumdurlar hem de diğer insanların kalplerini bu zevkli ibadet hakkında şüpheye düşürmek istiyorlar. Nitekim geçen seneler bunu bol bol yaşadık. Neymiş efendim? Teravih namazı 20 rekat değilmiş de... 8 rekatmış falan...

Müslümanların 1400 senedir 20 rekat olarak kıldıkları Teravih namazı hakkında ortaya atılan bu sözlere hiçbir ilmi değeri yoktur. Eğer ölçü ilimse her şey ortada. İlmi ve alimleri kabul etmeyenlere ise söylenecek bir şey yoktur. Onlara acil manevi şifalar dileriz.

İlim dedik, alim dedik. Hangi alimler ilimlerini bu hususta nasıl konuşturmuşlar? Bu hususta birkaç ana kaynak ismi vererek bilgi arzetmek istiyorum:

1) Molla Hüsrev Hazretleri, Fatih devri alimlerinden olup, Fatih'e hocalık yapmış ve her ilim sahibinin erişemeyeceği çok yüksek ilmi bir makam olan Kazaskerlik payesine erişmiş bir alimdir. Fatih onun hakkında "Bu zat devrimizin Ebu Hanife'sidir" derdi. Bu söz onun nasıl bir alim olduğunu izaha kafidir. Molla Hüsrev'i kabul etmeyenin ilim çevrelerinde zaten yeri olmaz. İşte bu zat diyor ki:

"Teravih, 'terviha' kelimesinin çoğuludur. Terviha 'istirahat' demektir. Bu namazın her dört rekatının sonunda oturup istirahat edildiği için bu isim verilmiştir. Teravih namazı beş tervihadır. Her tervihada iki selam verilir. Böylece selamlar 10 adet olur."

(Dürerü'l-Hükka fi Şerh-i Güreri'l-Ahkam c.1, s.120)

Her dört rekatın sonundaki oturuşa terviha denildiğine, Teravih namazında da 5 terviha olduğuna göre, Teravih namazı 20 rekattır. Ve yine Teravihte 10 selam verildiğine ve iki rekattan önce de selam verilemeyeceğine göre, Teravih namazının 20 rekat olduğu bu hesapla da kesinleşmiş olur. Bunun, sağa sola çekilecek hiçbir tarafı da yoktur. Aynı mesele, 1. cild 119. sahifede aynı kitabın kenarındaki haşiyede de görülebilir. (Neşreden, Fazilet Neşriyat ve Tic. A.Ş.)

Dürer'in piyasada mevcut tercümesinde de deniliyor ki: "Teravih, müellifin (Molla Hüsrev'in) beyanlarından anlaşıldığı üzere, 20 rekat olarak erkek ve kadın üzerine sünnet-i müekkede bir namazdır...

Peygamberimiz (sav) ... Mescid-i Şerif'e gelerek sahabileriyle beraber Teravih namazını onbir rekat olarak kıldıktan sonra, geri kalanını yalnız başına evlerinde kılmışlardır. Ancak, ümmetine farz olur endişesiyle cemaatle kılmayı terk etmişlerdir. Fakat Teravihi 20 rekat olarak kılmışlardır. Teravihin 20 rekat olması Peygamberimizin (sav) sahabe-i kiramının devamlarıyla sabittir." (Kaynaklarıyla Büyük İslam Fıkhı, c.1, s.206/Eser Neşriyat)

2) İlim çevreleri bilirler ki, fıkıhta, "Mütun-ı Erbaa-Dört Metin" denilen ve çok itibar edilen 4 ana kitap vardır. Bunlar Kenz, Hidaye, Vikaaye ve Kuduri'dir.

Kuduri'nin müellifi olan zat, Hicri dördüncü asırda, Hanefi alimlerinin reisiydi. Kuduri ismindeki bu meşhur eser, ders kitabı olarak hala okutulmaktadır. Kuduri'de "Kıyamu Ramazan" babında deniliyor ki: "İnsanlar Ramazan ayında yatsıdan sonra Teravih kılmak üzere toplanırlar; bu müstehaptır. İmam onlara 5 terviha kıldırır."

Teravih namazının her 4 rekatına bir terviha denildiğini -bırakın alimleri- birazcık fıkıh bilgisine sahip olan herkes bilir. Her terviha 4 rekat olduğuna, Teravih de 5 terviha olarak kılınacağına göre, bu namaz 20 rekattır.

Aynı mesele için, Kuduri'nin şerhi olan Cevhere'de "Babu Kıyamı Şehri Ramazan" bahsine de müracaat edilebilir. (Cevheretü'n-Neyyire, Fazilet Neşriyat s.125)

3) Yakın tarih alimlerinden Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam isimli eserinde diyor ki: "Terviha, Ramazan gecelerine mahsus olan namazın her dört rekatına isim olarak verilmiştir. ... Her dört rekata bir terviha denilmiştir. Teravih 20 rekat olduğu için, beş tervihadır." (S. 405 dipnot)

"... Teravih, ikide bir selamla 20 rekattır. Ve Resulullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem onu hayatlarında tek başlarına kıldılar. Hazreti Ömer zamanına kadar sahabe de öyle yaptı." (S. 408 dipnot)

4) Nuru'l-izah'da "Teravih" babında deniliyor ki:

"Teravih namazı 10 selamla kılınan 20 rekat namaz kılınır. Her dört rekattan sonra, dört rekat kılınacak kadar oturulur." (Memleketimizde, bu oturuş esnasında hep beraber salevat okunmaktadır.)

5) Eski Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: "Teravih namazı, Ramazanı Şerif'e mahsus, yirmi rekattan ibaret olup bir sünnet-i müekkededir. Bu namaza, Resul-i Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz ile Hulefai Raşidin hazeratı (dört büyük halife) devam etmişlerdir. (Büyük İslam İlmihali, Teravih Namazı bahsi)

6) Bazı kimseler, Teravih namazının Peygamber Efendimiz tarafından sadece 8 rekat kılındığını söyleyerek, Müslümanları o şekilde hareket etmeye teşvik etmektedirler. Bu, yanlış ve vebali celbeden bir davranıştır. Bu iddiada bulunanlara en doğru cevabı Diyanet İşleri eski Başkanlarımızdan Ahmet Hamdi Akseki vermektedir:

"Peygamberimizin... vitir ile birlikte mescidde 11 rek'at (namaz) kıldırdıkları ve gerisini de yalnız başına evlerinde kıldıkları, hadis-i şeriflerin sarahatinden anlaşılmaktadır. (Sarahat, şüphe ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklık demektir.) Sonra farz olur korkusuyla buna devam etmemişlerdir. Teravihin 20 rekat olduğunda sahabenin icmaı (fikir birliği) vardır.

Peygamberimiz'in, Mescid-i Şerif'te sekiz rekat kıldıklarına bakarak, teravihin sekiz rekat olduğunu söylemek doğru değildir. Fakat bundan sonra evlerinde oniki rekat daha kılarak 20 rekatı tamamlamışlardır. Hazret-i Ömer de bunun 20 rekat olduğunu beyan etmiş ve mescidde cemaatle kılınmasını muvafık bulmuş ve buna karşı sahabeden hiçbirisi bir şey söylememiştir.

İşte bunun içindir ki: Teravih, 20 rekat olarak her Müslümanın üzerine sünnet-i müekkededir.

.....................

Teravih bi'l-icma (alimler arasında söz birliğiyle) yirmi rekattır. Seleften (geçmiş alimlerden) mütevaris olan (bize gelen bilgi) Teravihi on selam ile kılmaktır. Bu cihet İmam-ı Azam Ebu Hanife'den de rivayet olunmuştur."

(İslam Dini, Teravih Namazı ve Buna Ait Hükümler)

7) Meşhur fetva kitabı Fetavayı Hindiyye'de "Teravih Namazı" bahsinde de yukarda ifade etmeye çalıştığımız şekilde şöyle denilmektedir:

"Teravih 5 tervihadır. Her terviha da iki selamla 4 rekattır. Siraciyye'de de böyledir."

Bu durumda, Teravih namazının kaç rekat olduğunu anlamak için, 5 ile 4'ün çarpımının kaç olduğunu bilmek yeterlidir.

8) Son zamanların en muteber fıkıh kitabı olarak kabul edilen İbn-i Abidin'de de, Teravih namazının 20 rekat olduğu birkaç kere vurgulanmaktadır.

9) İkinci Abdülhamid Han zamanında Maliye, Nafıa ve iki defa Milli Eğitim Bakanlığı yapan Zühdü Paşa tarafından hazırlanan Mecmua-i Zühdiye'de de, "Teravih namazının 20 rekat olduğu" tekrarlanıyor.

10) Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, belki 50 seneden fazla zamandan beri bastırageldiği, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi'nde, müellif Kamil Miras merhum, teravih meselesine geniş yer vermiş ve tam otuz sahife bu meseleyi işlemiştir.

Bütün rivayetleri ele aldığı izahında, "Hazret-i Ömer zamanında, Teravih namazının 20 rekat olarak mescidde cemaatla kılındığını, bundan Hazret-i Ali'nin çok memnun olup Hz. Ömer'e 'O nasıl mescitlerimizi teravihin feyziyle nurlandırıp şereflendirdiyse, Allah da Ömer'in kabrini nurlandırsın' diye dua ettiğini ve bu usule Hz. Osman ve Hz. Ali'nin halifelikleri zamanında da devam edildiğini ve sahabilerden hiçbirinin de buna itiraz etmediklerini" beyan ediyor.

Kamil Miras Bey, Dört Mezhep imamlarının ictihatlarını özetlerken, İmam-ı Azam Hz.nin "Teravih namazının 20 rekat olduğunu" söylemiş olduğunu ifade ettikten sonra diyor ki:

"İmam Şafii ve İmam Ahmed İbni Hanbel de Ebu Hanife'nin ictihadına iştirak etmişlerdir. Kadı İyaz, "Cumhur-u Ulemadan (alimler topluluğundan) menkul olan (bize gelen bilgi) de budur" demiştir.

Eimme-i metbuinden (kendilerine uyulan imamlardan) hiçbirisinin yirmi rekattan noksan teravih ihtiyar ettiği (kabul ettiği) bildirilmiyor."

Kamil Miras merhum meseleyi kapatırken, günümüzde teravih namazı meselesiyle Müslümanların zihinlerini bulandırmak isteyen bazı kimselere de kesin cevabı taa o zamandan vermiş oluyordu. Diyor ki:

"Hazret-i Aişe'nin, Resul-i Ekrem'in teheccüd namazı hakkındaki sekiz rekat rivayetini Teravih zanneden bazı kimselerin: 'Hazret-i Peygamber sekiz rekattan fazla Teravih kılmamıştır. Bundan fazlası matlub-ı şari değildir (dinen istenmemektedir)' diye ortaya bir şüphe koyduklarını teessüfle duyduk. Mübarek Ramazan'ın şerefli gecelerinde şevkle ve heyecan ile eda ettiğimiz bir ibadetimizin rekatları hakkında, kulub-u safiye-i müsliminde (Müslümanların temiz kalplerinde) şüphe uyandırmak ne kadar büyük bir günah ise, bunun ilmen izalesi de (ilmi izahlarla bu şüphenin ortadan kaldırılması da) o nisbette büyük bir vazife idi.

... Şimdi bütün şüpheleri izale etmiş (gidermiş) bulunuyoruz. Tevfik ise Cenab-ı Hak'tandır."

(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Terc. c. 4'te 586. hadisin izahında Teravih Namazı bahsi)

Her Müslümana sünnet olan Teravihin 20 rekat olduğu, bütün İslami kaynaklarda, aynıdır. Orucun değil Ramazan ayının sünneti olduğu için, oruç tutamayanlar da kılacaktır. Kibirlerinden dolayı, mevcut eserlerdeki hükümleri yok sayarak, hadislerle ilgili rivayetlere bakarak kendi kafalarından yeni hükümler çıkarmaya kalkışanların durumları ortadadır. Onlara kulak vermeye değmez. Bu düşüncelerle Ramazan'ınızı tebrik eder, dualarınızı beklerim.

Av. Erdinç Toklu İnsan haklarının sefaleti ya da sefaletin insan hakları

İnsan özgür doğdu ve her yerde zincire vurulmuş bir durumda, ise; insan hakları kavgası bu ünlü cümlenin içinde geçen zincirden kurtulmanın kavgasıdır. İnsan özgür mü doğdua? Sanırım hayır. İnsan hakları kavramının nerede ise kutsallık kazandığı bir ortamda ve insan hakları ile ilgili metinlerin kutsal metinler gibi görüldüğü bu çağda, söz konusu metinler niçin çok değerli görülmektedir. Çünkü özgür doğduğu söylenen insanın zincirleri artık daha fazla ve kurtuluş o kadar imkansız görülüyor ki, kurtuluşu temin için oluşturulan metinlerdeki amaca ulaşmak artık kutsal bir ülkü durumunda. O kadar kutsal ki bu ülkü; artık, ona ulaşmak için ruhunu satmakta, insan haklarını savunan derneklerin başkanları. Benim yaşadığım topraklarda; eyaletleri ile ilgili teşkilatının bürolarını hukuk dışı şekilde bulunduran "BAŞKAN"a topraklarımın insan hakları sorunlarını şikayet ediyorlar. "BAŞKAN" hangi sivil toplum kuruluşunun lideri ya da hangi insan hakları kuruluşunun başkanıdır. Onu insan hakları sorunlarının muhatabı yapan özelliği nedir?

Asır başında barbarları medenileştirmeye çalışanlara seğirtirdi, bu ülkenin yöneticileri, aydınları ve vezirleri. Şimdi ise cumhurbaşkanları , başbakanları, muhalefet partileri liderleri, diğer parti ve benzeri örgütlerin liderleri ve insan haklarını savunan kuruluşların başkanları birlikte koşuyorlar kendilerine insan haklarını getirecek "BAŞKAN"a. Hangi özelliğidir "BAŞKAN" ı bu kadar önemli kılan. O insan hakları konusunda ülkesinde önemli atılımlara mı imza atmıştır. Ülkesindeki zenciler artık ikinci sınıf insan sayılmamakta mıdır onun gayretleri sonucunda. "BAŞKAN" ın ülkesinde hiç "zenci" bulunmamakta mıdır. Ya da "BAŞKAN" artık bağımsız kabul edilen ülkelerin yönetimine karışmamaları için emrindekilere emir mi vermiştir? Ülkesinin istihbarat teşkilatlarının ülkesinden kilometrelerce uzaklardaki insanların kanlarını kolayca heder edebildiği bir "BAŞKAN" niçin önemlidir, ülkemin insan haklarını savunan derneklerin başkanları için.

Bu dünyada yaşayan ve insan hakları diye bir problem ile ilgilenen herkes bilmektedir ki; insan hakları problemi diye bir problemin dünyada var olmasının en önemli nedenlerinden biridir "BAŞKAN" ın misyonu . İnsan haklarının, global kapitalist düzene böyle kolayca teslim edilmesini temine çalışan insan hakları kuruluşları temsilcileri , insan haklarının global kapitalist düzende "hüsnü kabul görme süreci" nin artık sonuna gelindiğini göstermektedir. Öyle ki "BAŞKAN" kendisi için ayarlar yapan kişilerle hiç görüşmemekte –en azından resmen görüşmemekte- ama kendisinin adına yapılan ayarları insan hakları ihlali sayan kuruluşların temsilcileri ile görüşmekte ve onların arzularını dinlemektedir. Arzularını "BAŞKAN" a arz eden insan hakları kuruluşlarının temsilcileri , devletlerin insan haklarına dayalı etkinlikte bulunması gerektiğini bilerek çıktılarsa huzura , kimi kime şikayet ettiler. Türkiye de insan haklarına saygının olmadığından mı bahsettiler. Yoksa "BAŞKAN" ın başında bulunduğu global kapitalist düzenin çok acımasız olduğunu ve ülkemizde hukuk dışı bir şekilde kendi güvenlik teşkilatlarının büro açtığını mı arz ettiler.

Eğer hükümetlerin ve devletlerin insan haklarına riayet etmek ödevi var ise, insan haklarını koruduğunu iddia eden derneklerin temsilcilerinin de uyması gereken bazı kurallar vardır. Ya da o insan hakları dernekleri temsilcileri artık insan haklarının neden ve niçin ihlal edildiğini ve insan haklarını ihlal için eğitilmiş "maharetli" ellerin ve "maharetli" eller için hazırlanmış aletlerin hangi ülkenin ya da ülkelerin kuruluşları tarafından hazırlandığı konusunda ki bilgilerin sadece birer iddia olduklarını açıklamalıdır.

İnsan hakları kavgası öyle görünüyor ki; global kapitalist düzenin "BAŞKAN" ının emrine verilmiştir artık. Oysa tecrübeler göstermektedir ki hiçbir kavga haksız ve zalim olan tarafa yalvararak mutlu sona ermez. Haksızlığı kökünden kaldırıp yok etmek yerine, haksızlığın faili ile konuşarak bir şeyleri yoluna koyabileceklerini sananlar, kıyasıya yanılanlar arasına katılacaklardır. Haksızlığa göz yumanlar artık kendileri için de hak talebinde bulunamazlar . Kendi ülkesinin insan hakları problemlerini; dünyadaki insan hakları ihlallerinin bir şekilde müsebbibi olmak için gayret sarfeden ve bu gayretinde oldukça da başarılı olan bir şebekenin "BAŞKAN" ına arz edecek durumda iseler ülkemde insan hakları savunucularının artık yeni bir ülküsü daha vardır. Bölgeci, etnik azınlık politikaları ile öne geçen ve prensip sahibi olamayan insan hakları kuruluşları temsilcilerinin tahakkümünden insan hakları kuruluşlarını kurtarmak..

Faruk Köse Fazilet Partisi'nin Anayasa teklifi üzerine (4)

Fazilet Partisi'nin Anayasa değişikliği teklifi, Anayasa'nın "sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler"i düzenleyen 41.-65. maddeleri hakkında da önemli değişiklikler getirmekte. Bu yazıda kısaca bunlar üzerinde durmak ve kimi hususlara dikkat çekmek istiyorum.

Anayasa'nın "ailenin korunması"nı düzenleyen 41. maddesi, FP'nin teklifinde değiştirilerek, "ailenin, ananın ve çocuğun korunması" sadece "Devlet"in değil, diğer "kamu tüzel kişiler"in de görevleri arasına alınıyor. Bir diğer önemli değişiklik, "aile planlaması" gibi içtimai yapımızla uyuşmayacak kimi uygulamalara yol açan faaliyetlerin Anayasal dayanaktan yoksun bırakılmasıdır ki, FP bu konuda da isabetli bir yaklaşım sergilemektedir. Ancak bu maddeye eklenecek bir fıkra ile "Aile"nin, "toplumun temeli" sıfatıyla devlet tüzel kişiliği karşısında sistem belirlemede ve yönlendirip idare etmede nasıl bir konuma ve etkenliğe sahip olması gerektiği Anayasal ölçekte hükme bağlanabilir; böylece toplumsal kimliğin korunması için gerekli olan "Milli Aile"modelinin temelleri sağlama alınabilirdi.

Mevcut Anayasa'nın "eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi"ni düzenleyen 42. maddesi üzerinde FP teklifi, dikkatle incelenmesi gereken önemli değişiklikler getiriyor. Maddenin teklif edilen ilk fıkrasına göre, "hiçbir kimse her ne sebeple olursa olsun" eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Böylece, mevcut Anayasa'nın aksine, hiçbir gerekçe bir kişinin eğitim ve öğrenim hakkını kısıtlamada etkin olamayacaktır. Bu hüküm, maddenin 2. fıkrasına yapılan ilave ile daha bir garantiye alınıyor; zira "öğrenim hakkının kapsamı"nın yasayla düzenleneceğine ilişkin bu fıkra, sözkonusu yasanın "birinci fıkranın gereklerine aykırı olamayacağı"nı şart koşuyor. Böylece, eğitim ve öğrenim hakkının önüne sürülebilecek engeller Anayasal ölçekte önlenmek isteniyor. Ancak burada, eğitim ve öğrenim hakkının kapsamının devletin gözetim ve denetimi altında yapılabileceğine ilişkin ibareyi FP kurmayları kaldırmalıydı, zira bu incelemenin son yazısında değineceğim üzere, "Devlet"in tanımlanıp nitelenmediği bir ülkede, eğitim ve öğrenim devletin gözetim ve denetimi altında tutulması zorunluluğu bugün de yaşanan pek çok sorunun devamını sağlayacaktır. Gerçi FP'nin teklifinde "Atatürk ilke ve inkılapları" doğrultusunda olmayan eğitim ve öğrenim yapılamayacağına ilişkin hüküm ile "eğitim ve öğrenim hürriyeti"nin bireylere "Anayasaya sadakat borcu"nu yükleyeceğini, aksi halde bu hürriyetin geri alınacağını hükme bağlayan ibare kaldırılarak dikkat çekmek istediğim problemin önü alınmak istenmiş, ama yine de devletin gözetim ve denetimi altına sokulan hürriyetten hayır gelmeyeceğini unutmamak gerekir. Maddenin son fıkrasındaki değişiklikle, toplumun Türk olmayan unsurlarına kendi anadillerini öğrenme imkanının sağlanması, FP'nin teklifinin olumlu yanlarından birini teşkil ediyor. Aynı müspetliğin, maddeye bir fıkra eklenerek, "dini eğitim ve öğrenim-öğretim hakkı"nın hiçbir kayıt ve kısıtlama altına alınamayacağına ilişkin de gösterilmesi toplumsal talepleri karşılama ve mevcut yaraya şifa bakımından önemli bir adım olacaktı.

FP'nin mevcut Anayasa'daki şekline aynen iştirak ettiği maddelerden biri de, "toprak mülkiyeti"ne ilişkin 44. maddedir. Bu hususta FP kurmaylarına, tarıma elverişli topraklar üzerine yerleşim yerleri, sanayi vb. kuruluşlar ile her türlü tarım dışı tesisler kurulamayacağının maddeye bir fıkra ile eklenmesini ve bu hükmün hiçbir yasa veya benzeri tasarrufla işlevsiz bırakılamayacağının vurgulanmasını teklif ediyorum. Böylece, hem tarımsal üretim artarak ülke ihtiyaçlarının karşılanmasına yetecek ve hatta ihraç edilebilecek, hem de olası tabii hareketlerde can ve mal kaybına karşı önlem alınmış olacaktır.

"Çalışma hakkı ve ödevi" ile ilgili 49. maddedeki küçük değişiklik ile, devletin "işsizleri korumakla yükümlü" kılınması, FP'nin teklifinin müspet yanlarından biri. Ancak, "çalışma"nın "ödev" kılındığı bir maddede, "emek-sermaye", "işçi-işveren", "iş-ücret" ilişkilerini hak ve adalet ölçülerine göre düzenleyip sömürüyü önleyecek bir "mihenk" belirlenmeliydi.Mevcut Anayasa'nın "sendikal çalışma hayatı"na ilişkin hükümleri, FP'nin teklifinde de kimi düzenlemelerle birlikte yerini korumakta. Esasen, bütün dünyada durum hemen hemen bu merkezde. O nedenle bu husustaki Anayasa hükümlerine ve FP'nin teklif ettiği değişikliklere değinmiyorum. Ancak şu kadarını vurgulamadan da geçemeyeceğim; çalışma hayatının sendikal örgütlenmesi artık kaldırılarak bir başka model getirilmeli; grevsiz, lokavtsız, toplu iş sözleşmesiz; ama çalışanın hakkının alnının teri kurumadan verildiği, ücretin kimseye ve başka yollara muhtaç bırakmayacak miktarda tayin edildiği bir sistem getirilmelidir. Böyle bir sistem, bu toplumun kimliğini teşkil eden temel değerlerin beslendiği kaynakta vardır ve artık birileri, istikbalin hayrı için bu hakikati görmeli, görenler de bunun gereğini eda etmelidir.

Anayasa'nın "ücrette adaletin sağlanması"nı düzenleyen 55. maddesi, FP'nin teklifinde değişikliğe uğramış ve asgari ücretten vergi alınamayacağı hükme bağlanmıştır. Ancak, acaba ücrette adaletin sağlanması sadece bundan mı ibaret? Maddenin 2. fıkrası uyarınca, devletin "ücrette adaleti sağlamak" ve "çalışanların sosyal yardımlardan yararlanmasını sağlamak" için alması öngörülen "tedbirler" nelerdir? Bu madde halen yürürlükte ve buna rağmen ücrette adalet sağlanmıyorsa, hükümde nitelik itibariyle zaaf olduğu söylenemez mi? Bence yapılması gereken, maddenin yeniden yazılarak, ücrette adaleti sağlayacak asgari kıstasların neler olduğu sayılması ve bunlara riayet edilmemesi halinde caydırıcı olabilecek nitelikte yaptırımlar getirilmesiydi. Bu hususu FP kurmaylarının dikkatine özellikle sunuyor, teklifi bu yönde geliştirmelerini talep ediyorum. Benzer bir talebim, FP'nin aynen iştirak ettiği, "sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması"na ilişkin 56. madde hakkındadır. Burada da, bu amaca yönelik asgari tedbirlerin neler olduğu sayılmalı, caydırıcı yaptırımlar getirilmelidir.

FP, "gençliğin korunması"na ilişkin olarak Anayasa'nın 58. maddesine sadece "milli kültür" kavramını ilave ederek, maddenin kalanına iştirak etmektedir. Oysa, gençliğin korunması için yapılması gerekenler, gençliği toplumsal kimlik ve kişilik değerlerine uygun olarak yetiştirmektir ve bunun asgari esasları maddeye ilave edilmelidir. Yine, devletin kumarhane işlettiği, alkollü içki üretimini hem de tekel olarak sürdürdüğü bir gerçek iken, aynı devlet gençliği bu ve benzeri zararlı alışkanlıklara karşı nasıl koruyacak? Bunun Anayasal hükme bağlanması gerekir. Bir de, FP teklif edebilir mi edemez mi bilemiyorum ama, gençliğin yetiştirilmesinde Atatürk ilke ve inkılaplarının şablon edinilmesine artık son verilmeli diye düşünüyorum.

Fazilet Partisi'nin Anayasa değişikliği teklifi çerçevesinde dile getirdiğim bu düşünceler, mevcut sistemin, talep ettiğim çerçevede Anayasal değişiklik halinde "meşru ve müspet" olacağı anlamına gelmiyor. Anayasal sistemi kabul ediyorum da, bazı aksaklıklarının düzeltilmesine iştirak etme peşindeyim gibi bir izlenim uyanmasını istemiyorum. Şu kadarını vurgulamayalım ki, eğer FP'nin teklifi yürürlüğe girerse, zincirler biraz gevşemiş olur, o kadar. Benim niyetim ise, zincirlere sahip çıkmak değil, biraz da olsa gevşemesine katkıda bulunmaktır. Bu kadarına da hepimizin ihtiyacı var, değil mi?

Hasan Karakaya Daha ne diyeyim?.. Allah belalarını versin!

E-mail:hkarakaya@akit.com.tr

Bazen düşünüyorum... Acaba kötü mü ettim?.. Keşke "köy"de kalıp da "çobanlık" mı yapsam, tek düşüncem, koyunlarımı otlatmak mı olsaydı?..

Sütümü sağıp, çiftimi sürüp, yiyip-içip yatsa mıydım aşağı?..

Şehirlere, hele hele büyük şehirlere gelip de bu "kepazelik"leri, bu "rezalet"leri, bu "soysuzluk"ları hiç görmese miydim?..

"Görmek", mahvediyor insanı.

"Bilmek", bitiriyor, tüketiyor, eritiyor!..

Ya da "çocuk" mu kalsaydım hep?..

Düşünmese miydim "zulüm" ile "sevgi" arasındaki farkı?..

Büyüdüm de ne oldu?..

Sırtımda ağır bir "yük", içimde bir "sızı", alnımda bir "zonklama", beynimdeki bir "uğuldama" ve bütün benliğimi saran bir "öfke..."

Bakıp bakıp, "lanet" ediyorum.

Yapılan zulümleri gördükçe, "Allah belanızı versin" demekten kendimi alamıyorum.

BAŞÖRTÜSÜ, ŞİMDİ DE TERÖR SİMGESİ OLDU!

İşte, bir "belge" daha ulaştı elime.

Adı bende saklı bir "hastane baştabipliği" tarafından "personel"e hitaben yazılmış.

26 Kasım 1999 tarihli "talimat", resmen ve alenen "tehdit" ediyor "başörtülü" personeli.

Buyrun, birlikte okuyalım.

"Devletin düzeni ve temel ilkelerini yıkmayı hedefleyen bazı yasadışı örgütlerin, İslam inancı gereği, samimi olarak ve türban olarak ifade edilen kıyafetin giyilmesini, istismar ederek; ideolojik ve siyasi amaçlı olarak kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmaya yönelik bir eylem aracı olarak kullandıkları iyi bilinmektedir.

Bu sebeple;

İlgili yasal düzenlemenin, insan hakları ve inanç özgürlüğü açısından yasal olmayan bir müdahale gibi gösterilmeye çalışılsa da, 657 sayılı devlet memurları kanunu ek-19. maddesi ve buna bağlı olarak yürürlükte olan kılık ve kıyafetle ilgili yönetmelikte, devlet memurlarına, mesai süresince bu hak verilmemiş, uymayanlara ceza uygulanması emredilmiştir.

Devlet memurları kanununda, disiplin cezalarının çeşitleri ve uygulanacak fiil ve halleri, 125. madde ile düzenlenmiş olup, kılık ve kıyafete uymayanlara başlangıçta uyarı cezası verilmesi, fiilin devamı halinde bir üst cezanın verilmesi ve nihai karar olarak devlet memurluğundan çıkarılması ön görülmüş ise de, devlet düzenini ve temel ilkelerini yıkmaya yönelik olarak faaliyet gösteren yasadışı örgütlerin eylem şekli olarak kullandıkları giyim şeklinin, bundan böyle kişi hak ve özgürlüğü kapsamı içinde değerlendirilemeyeceği, görev esnasında, bu giyim şeklinde ısrar edilmesinin, bahsedilen yasadışı örgütlere destek anlamı taşıyacağı ve bu davranışın, ideolojik veya siyasi amaçla kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak fiili olarak yorumlanacağı, bu sebeple, 15 Aralık 1999 tarihinden itibaren yasa ve yönetmeliklerde emredilen kılık ve kıyafete uymadığınızı bir tutanakla tespit edilip, ayrıca hiçbir uyarıya gerek kalmaksızın devlet memurluğundan çıkarılma teklifi ile yüksek disiplin kuruluna verileceğinizin bilinmesini, emre göre hareket edilmesini, bu sorunun hastane gündeminden çıkarılması için gereğinin yapılmasını rica ederim."

Şimdi özetleyelim bu "tehdit"in muhtevasını:

´ "Bu giyim şekli; devlet düzenini ve temel ilkelerini yıkmaya yönelik yasadışı örgütlerin eylem şeklidir!"

´ "Bu giyim şekli, kişi hak ve özgürlüğü içinde değerlendirilemez!"

´ "15Ağustos'tan itibaren emredilen kılık-kıyafete uymazsanız, sizi atacağız!"

İNSAN İÇİNE GİRMEK!

Yanılmıyorsam, çok eskilerde bir "veli" zata, "vezirlik" teklif etmişler, o da karar vermeden önce izin istemiş:

"Helaya kadar gideyim de, kararımı ondan sonra söyleyeyim."

Girmiş helaya.

Bir süre sonra çıkmış ve reddetmiş vezirlik teklifini... "Neden?" diye sormuşlar, cevap vermiş:

"Helaya girince, şu anda dışkı olan bütün yiyecekler dile geldi... Dediler ki;

-Biz, insan içine girmeden önce birer sebzeydik, meyveydik, arpa ve buğdaydık... Ne zaman ki insan içine girdik, işte bu hale geldik!"

Ben de insan içine girip, onların haline düşmemek için münzevi hayatımı sürdüreceğim!.."

İnsan içine girmek, gerçekten de mahvediyor, perişan ediyor insanı.

Dağda bir çoban, ovada bir çiftçi veya beşikte bir bebek olmak, acaba insanların içine girip "bozulmaktan" daha mı iyi?

APO'YA ÖZGÜRLÜKLER!

Hastane Baştabipliği tarafından yayınlanan "talimatname"yi okuduktan sonra, inanın tüm bunları düşündüm..

Şu hale bakın;

Daha düne kadar "30 bin kişinin katili... Bebek katili... İnsanlık düşmanı... Eli kanlı katil!" dedikleri ve "Bu adam, hala niye TC vatandaşlığında tutuluyor?" diye sordukları Apo için, şimdilerde "özgürlük çığlıkları" atılıyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "idamı erteleyin" şeklindeki ara kararı karşısında bütün partiler ağız birliği etmişcesine "Apo yanlısı" açıklamalar yapıyor:

"Teenni ile hareket etmeliyiz!"

"Ülkemizi uluslararası arenada zor durumda bırakacak kararlar almayalım."

"Bir yandan AB'ye girmeye çalışırken, bir yandan idamı gündemde tutmak bir çelişkidir... Biz zaten idama karşıyız!.."

Evet, böyle diyorlar.

Daha düne kadar, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez!" diye sloganlar atıp iktidara gelenler bile, bugün "ülke çıkarları" bahanesine sığınıp "Apo'ya özgürlük" şarkıları terennüm etmekte.

Bu ülkenin 15 yıl"ını terörle içiçe geçirten sanki Apo değil!..

Bu ülkenin geçmişini değil, geleceğini de karartan sanki Apo değil!..

Bu ülkenin; içinde tüyü bitmemiş yetimlerinin de hakkı bulunan "100 milyar dolar"ını terörle mücadeleye harcatan sanki Apo değil.

Güneydoğu'da ormanların yakılmasına yol açan, köyleri boşalttırıp insanları evlerinden, barklarından eden, eşleri kocasız, çocukları babasız, babaları evlatsız bırakan sanki Apo değil!..

Türk'ü, Laz'ı, Kürt'ü, Çerkez'i birbirine kırdırtan sanki Apo değil!..

Gelin de, isyan etmeyin.

Gelin de öfkelenmeyin.

Gelin de "Allah belanızı versin!" diye bağırmayın.

Şu kepazeliğe, şu rezalete, şu namussuzluğa, şu soysuzluğa bakın ki, Apo'yu "darağacı"ndan kurtarmaya çalışan "iyi aile çocukları"; bu ülkenin gerçek sahipleri olan "Anadolu çocukları"nın sırtına "idam gömleği" geçirebilmek için ellerinden geleni yapıyor!..

Kim bu ve benzeri emirleri yayınlamışsa, bu emrin yayınlanmasına kim sebep olmuşsa ve bu "despotluğu" kim uygulayacaksa, Allah onun belasını versin!..

Ne bu be?..

Apo'ya özgürlük vereceksin, "başörtülü öğrenci... hemşire... doktor... öğretmen veya memurlar"ı atacaksın görevinden, okulundan!..

Apo'yu asmayıp, besleyeceksin, ama "başörtülü"ye yaşama hakkı tanımayacaksın!..

TÜRKİYE, YER Mİ DEĞİŞTİRDİ?

Hangi ülkede yaşıyoruz Allah aşkına?..

Yoksa; "Truva Atı"ndan çıkanlar mı işgal etti bu ülkeyi?..

Yoksa;

Biz farkına varmadan Apo "vatansever" ilan edildi de tüm başörtülüler "vatan haini" mi oldu?..

Gözler mi değişti, sözler mi yamuldu?..

Bakış mı değişti, "konsept" mi değişti?

Ya da;

Depremden sonra, üzerinde yaşadığımız "ülke" mi yer değiştirdi?..

Biz; şu anda Türkiye'de değil de, yoksa Bulgaristan'da, Sırbistan'da ya da Rusya'da filan mı yaşıyoruz?..

Yapmayın Allah aşkına!..

Vazgeçin "zulüm"den!..

İsyan ettirmeyin insanları!..

"Allah belanızı versin!" dedirtmeyin bana!..

Kaldırın şu "genelge"leri...

Bırakın "başörtülü" hanımlar da insanca yaşasın.

En azından;

Apo kadar olsun, "sahip" çıkan onlara!..

Bilin ki;

Apo ve yandaşları "öldürmek" için var, "başörtülü hemşire ve doktorlar" ise "insanları yaşatmak" için didiniyor.

Rahat bırakın onları.

Duam odur ki;

Onların başına "bela" olan her kim veya kimlerse, Allah da onların belasını versin!..

Veriyor da zaten.

Sanmayın ki, yaşadıklarımız bir "doğal afet"tir...

Allah, herkesi uyarıyor.

Haberiniz ola!..

Türk kadını

Dün, "Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı" verilişinin 65. yıldönümü idi. Bu vesileyle bir mesaj yayınladı sayın Cumhurbaşkanımız;

"Türk kadını; modern Türkiye'nin simgesi ve demokratik cumhuriyetimizin teminatıdır... Medeni Kanun'la, Türk kadınının toplumsal yaşama katılmasının yolu açılmıştır."

Bay Ecevit de mesaj yayınladı:

"Türk kadınları; sahip oldukları hakları kullanma ve geliştirme yolunda önemli aşamalar katetmiştir."

Bu mesajları okuyunca, kendi kendime sordum:

"Başörtülü" hanımlar "toplumsal yaşam"a giremediğine göre, acaba onlar "Türk kadını" değil mi?

"Okuma" ve "çalışma" haklarını kullanamayanlar, acaba bir başka ülkeden mi geldi?..

Yoksa, burası "Türkiye" değil mi?

Hüseyin Öztürk Hani şeffaf olacaktık ya!

Geçtiğimiz hafta, "İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde neler oluyor?" diye bir soru sormuştum. Olup bitenlerin doğruluğunu teyit ettiler de, "Hayır böyle bir şey yok" diyen olmadı.

Yazdıklarıma dair çok sayıda telefon ve faks aldım. Genel olarak şu söyleniyordu: "Nihayet muhafazakar kesimden de biri belediye hakkında yazı yazdı. Demek pek çok şey bilinmesine rağmen yazılmıyormuş" dediler.

Ben belediyeyi ele alırken aleyhte ya da lehte yazmak niyetinde değildim. Sadece "hizmet", "dava" sözcüklerinin afyonundan kurtulalım diye uyarma vazifemi yaptım. Verdiğim manevi desteğin boşa gitmesine üzüldüğüm için yazdım. Yoksa kimsenin "kapris", "bencillik" ve "öfke" savaşları beni ilgilendirmiyor.

"Daha açık ifade etseydin" diyenler de oldu. Açık yazsam ne olacak? Ne değişecek, daha seçime de çok var. Bizim gibi sorgulamayan seçmenler olduğu müddetçe hiçbir şey değişmez. "El öpenler var oldukça, elbet el öptürenler olacaktır."

Bu sefer ilçe belediyelerinden baktım Büyükşehir'e. Tekrar söylüyorum, Ali Müfit Gürtuna'ya her şeyi tozpembe gösteriyorlar. Yoksa, Sayın Gürtuna gerçekten samimi.

İşte inanılan birkaç gerçek:

- Gönderilen bürokratlara teşekkür bile edilmiyor. Yalnız bu özellik bizim kesimin en büyük hasletidir.

- Tayyip Bey'in kadrolarını temizliyorlarmış. Hatta bu talimat Erbakan Hoca'nın emriymiş. Yıllarca Erbakan'ın adı hep böyle kullanılmıştır.

- Belediyeler Fazilet'ten önce kartelin çiftliğiydi, şimdi, "Yeniden çiftlik mi oluyor?" diye soruluyor.

- Basılı, sesli ve görüntülü ihalelerde şeffaflık yokmuş, kim hangi işleri basıyor bilinmezmiş. Bu konuda asıl görevlilerin yetkileri budanmış.

Bu ve benzeri konularda maddeleri çoğaltmak mümkün. Fakat, "kaş yaparken göz çıkarmak" istemem. Ne geleceklerin hatırı için gidenlere laf söylerim, ne de gidenlerin hatırı için geleceklere...

Elbet gelenler de olacak, gidenler de... Yalnız "karışık pizza" gibi olmayacak. İstanbullu, Fazilet'e oy verirken, geçmişteki çalışmalara göre oy verdi. Babasının hayrına vermedi.

Ankara'da parti kaynar, buralarda belediyeler kaynar. Nedir sizden çektiğimiz? Çalışacaksanız adam gibi çalışın veya çıkın kamuoyunu bilgilendirin, kardeş kardeş yaşayalım. "Paranın ve "makamın" yüzünden birbirimizi sevmeyi unuttuk be.

Hüseyin Üzmez Kim yaşasın? Daha belli değil!..

"Sözün gümüş ise, sükutun olsun zehep (Altın)

"Kemal ehli, kemalatın sükut ile buldular hep..."

Bu güzel bir özdeyiş... Bugün de sükut edenler var. Ancak bu, kemale ermek için değil, kimin kazanacağını henüz kestiremedikleri için...

Sayın Sami Selçuk, Adli Yıl'ın açılışında bir konuşma yaptı. Yaralara parmak bastı. Halka tercüman oldu. Muhtemel bir tehlikeye dikkat çekti. "Böyle giderse bu kazan patlar" dedi, haklıydı. Patlamak üzere bulunan buhar kazanına bir emniyet sübabı takmak istiyordu. Bir anlamda sisteme en büyük iyiliği yaptı. İçten içe zonklayan yarayı deşti. Cerahatın dışarıya akmasını sağladı. Onu dinleyen devlet erkanı önce hararetle alkışladılar. Sonradan baktılar ki bu adam, kendi, otoriter, totaliter, üniter ve militer sistemlerini eleştiriyor. Bir düğmeye bastılar. "Bremen Mızıkacıları"nı harekete geçirdiler. Laikçi medya, Sayın Başkan'ın aleyhinde... Dikkat ederseniz, net bir tavır da almıyorlar. Şimdilik homurdanmak, ötmek, hafif perdeden hırlayıp zırlamakla yetiniyorlar. Çünkü kimin kazanacağı henüz belli değil. Hikaye malum. İki zorba kıyasıya kavga ediyorlarmış. Mişon da, "Yaşasiiinnn! Yaşasiinnn!" diyerek el çırpıyormuş. "Kim yaşasın Mişon?" demişler. "Daha belli değil kuzum!" diye cevap vermiş. Bunlarınki de öyle...

Sayın Demirel, 6 defa gidip 7 defa gelen, tam "bitti" sanılırken yeniden dirilen, mitolojik bir politikacı... Sayın Yargıtay Başkanı'nın konuşmasını, "Bu tartışmalara girmem, taraf olmak istemem" diye bir parantez açtıktan sonra, kısaca şöyle değerlendiriyor: "Söyledikleri yeni değildir. Çoğunu vaktiyle ben de söylemiştim. (Bu konuşmayı beğenenlere, ikide bir de- kazan kaldıran "İstemezük"çülere de ayrı mesaj veriyor.) Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyete 'Teokratik' demek büyük haksızlıktır" diyor. Sonra da kimin işine yarayacağı hiç belli olmayan ortadan bir laf ediyor: "Anayasa değişikliği ve devletin yeniden yapılanması gerekir" diyerek, başkanlık sisteminin getirilmesini ve devlet başkanının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesini istiyor. (Tabii asker-sivil şimdilik hiçbir ciddi rakibinin bulunmadığını da herkesten iyi biliyor.)

Yani kendilerini kesin favori görüyor ama... Bizce hiç de öyle değil. Bir seçim halinde ayağına demir çarık giyerek, eline de demir asa alarak yollara düşecek. Onun zamanında yapılan baskıları, haksızlıkları, yolsuzlukları, köy köy, mahalle mahalle, ev ev anlatacak çok sayıda Demirel muhalifi var bu ülkede. Tabii ki bu sözlerimizle "Sayın Demirel bütün bunların sebebi" demek istemiyoruz. Elbette ki o da pisliklerden hoşlanmıyor ama... Görev verdiği her insan da maalesef cılk çıkıyor. Bu durumda fatura bize çıkacak değil ya.. İşi Kur'an'ın ahkam ayetlerine kadar götürmeseydi, biz de kendilerine kıyamazdık. Ama şimdi işte mertçe söylüyoruz: Sayın Demirel'in kazanmaması için elimizden ne gelirse yapacağız. Bizim adayımız şimdilik sayın Sami Selçuk Beyefendi'dir. Sayın Erdal İnönü bile olabilir. Yeter ki, Süleyman Bey kazanmasın. Baskıcı rektörlerin, banka boşaltanların ve halktan kopuk medyanın, geç de olsa güçsüzlüğünü anlasın. Yeni cumhurbaşkanı adayları hesapların buna göre yapmalılardır.

Şahsen ben, bizim Kazanlı Hilmi Türe aday olsa, ona veririm de... Sayın Süleyman Demirel'e vermem.

M. Bilal Kaya TV'lerin ve gündemin son gözdesi üzerine

"Tarih tekerrürden ibarettir."

-Hayır efendim, değildir!

-Yok yok.. Öyledir!

-Tarihten ders alınır mirim...

-Ders alınsa tekerrür eder mi azizim?..

Tarih ve tekerrür muhabbeti, bu minval üzre, sürer gider..

Yanlış biliyor olabilirim, ama, bu atasözü'nün, diğer dillerde, bire bir karşılığı yok.. Benzeri veya o mana etrafında döneni belki vardır.. Ama bizimki gibisi yok.. Bu, bizim, büyüklerimizi saymak, küçüklerimizi sevmek, yurdumuzu ulusumuzu özümüzden çok.. Pardon.. O başka..

Bu, bizim, atalarımıza olan saygımızın eseri.. Yalnız atasözünü yaşatmak arzusunun, o atasözünü yaşatmaya yetmeyeceğinin bilincinde olarak; yaşamımızı da "o yola" adamış, aslanlar gibi bu günlere taşımışız "atasözü"müzü..

Dünyanın başka neresinde görülmüş, on yılda bir resmi ayar çeken, ayar çekici'lerin çıkması?..

Her ayar çekicinin, sonunda: "Çok yanlış bir şey yapmışız.. Pişmanız.. Böyle bir şey doğru değilmiş.. Hiç yapılmamalı" demiş olmasına rağmen; bir sonraki ayarcının tarih sahnesine adım atması?..

Bütün bu fedakarlıklar, hep, ATASÖZÜ'nü boşa çıkartmamak arzu ve özverisinden değilse, neden peki?..

Sermaye ve rant çevrelerinin vurucu gücü MEDYAŞÖR'lerin sevk ve idaresi ile; pompalanan gazı ardına alıp, bir kez daha onları memnun edip, tarihe geçmeyi bekleyenlerin; iş bitince, elinde kala kala etek giydirilmiş fotoğrafının kalması pahasına; bu işe, tekrar tekrar soyunmalarının, başka bir izahı olabilir mi?..

Kamu yararı.. Pardon, yanlış oldu.. Patron yararı'na, epeyce bir süre, "Sen aslansın, sen aslansın" diyen kalem sahiplerinin; artık patron yazarı sözkonusu olmadığında, kalemlerini nerelerine takacağını bile bile; "Ben aslanım" diye dolanmanın; kendini bu atasözünü doğrulamaya adamaktan başka bir mantığı var mıdır?..

Apartman, site, lojman ve mesai arkadaşları ile onların eşlerini "halk" zanneden önceki zevatın; oylama bitip, herkes gittiğinde, mecliste, tek başına oturakaldığını veyahut seçim sonrası siyaseti bıraktığını bile bile; "halkın kendisini istediği"ne kendini inandırmanın, başka ne anlamı olabilir?..

Bu atasözü geçerliliğini korudukça; ilk bölümü bir kesimi, ikinci bölümü ise halkı mutlu ede ede, TARİH TEKERRÜR edip duracak anlaşılan..

M. Emin Kazcı "Ya Seydi, o neydi?"ya da devlet-vatandaş ilişkisine Freudien bir bakış

E-mail:mkazci@akit.com.tr

Sıklığı ve yoğunluğu insanına göre değişir ama bilinen bir gerçektir:

Zaman zaman insanların söylediği sözler, gerçek niyetlerini gölgeleyen bir maske fonksiyonu güderler.

Ortaya çıkan düalist/ikili yapıda artık saz başkadır söz başka!

Bu bağlamda, insanların akıllarından geçenleri, yani gerçek niyetlerini sezecek bir yetiyle donandığımızı varsaymak, bir yandan bazı olumsuzluklara karşı önlemler almayı kolaylaştırırdı, ama bir yandan da hayatı baştan sona bir kabustan farksız kılardı bizim için.

Galiba bir yıl önceydi.

Bu varsayımdan hareket eden bir film izlemiştim televizyonda.

Güzel mi güzel bir kadın, insanların beyinlerinden geçenleri okuyabiliyordu.

Ancak bu yetenek, güzel kadının hayatını tam anlamıyla altüst ediyortu.

Çünkü başta işyeri olmak üzere, -bir tek adam hariç- karşılaştığı bütün adamların süslü-püslü, yer yer full-entelektüel sözlerinin ardında yatan gerçek niyetlerini derhal anlıyor, anlamasıyla birlikte onlara tokatı basması da bir oluyordu.

Nihayet, niyetinin dürüst olduğunu bildiği o tek dostu da "tokatı hakeder"bir konuma gelince, kadıncağız iyice bunalıma girdi.

Ancak adamcağız ona olayları fazla abarttığını, bazı şeylerin hayatın bir gerçeği olduğunu uzun uzun anlattı, ikna etti de sonunda evlendiler. Hadi kadın-erkek ilişkilerindeki bu türden söz-niyet çelişkisini bir anlamda toleransla karşılayıp doğal varsayalım; peki kendinde "erkeklik" vehmeden nice devletin, vatandaşlarıyla ilişkisini benzer bir düalist konseptle anlamlandırmasına ne demeli?

Sanki sosyal bir kavram olan devlete ve yine sosyal bir kavram olan vatandaşa cinsiyet atfedilebilirmiş gibi!

Sözümüz devletimizden dışarı. Biz, hukuk temelinde şeffaflaşmayı becerememiş nice "erkek devlet" biliriz ki, vatandaşları hakkında beslediği "hayırhah" niyetleri, hamasetle süslenmiş nutukların sütresinde gizlemeyi pek güzel becerir.

Mesela önce, güya "zorunlu" elektrik kesintileriyle vatandaşlarını karanlığa gömerler, sonra da hem doğayı öldürüp hem birilerine büyük çıkarlar sağlayacak nükleer santralleri devreye sokarlar.

Ya da, bazı medya patronlarının marifetiyle enerji santrallerinin yenilenmesi operasyonlarını devreye sokarlar.

Mesela "Cumhuriyetin temellerini sağlamlaştırmamız" lazım derken, aslında demokrasiye iyi bir ders vermek istediklerini, bir nice yurttaşı mevhum ve muhayyel cumhuriyet düşmanlığı varsayımıyla derdest edeceklerini anlayabiliriz.

Mesela "Bizim öncelikli sorunumuz eğitimin kalitesini yükseltmektir" dediklerinde, anlayın ki, ya ormanlar bazı parababalarına üniversite kurma adı altında peşkeş çekilmektedir ya da okullarda "tektip kurşun asker" oluşturma yolunda yeni yasal düzenlemelerin eşiğindedirler. Mesela, "Depremzedelerin yaralarını sarmak için yeni vergiler getirdik" dediklerinde, anlayın ki, delik deşik olmuş bütçenin rantiyeye iç borç faiz ödemelerini imkansız kılan çaresizliğine bir nebze olsun ilaç olunmak istenmektedir.

Mesela, "Sevri hortlatmak isteyen dış güçlere boyun eğmeyiz, bağımsızlığımızı hiçbir şeye değişmeyiz, her ülkenin kendine özgü koşulları vardır, vatan millet sakarya" nutukları ayyuka çıkmışsa, anlayın ki, köylülere dışkı yedirme, tutuklu genç kızlara copun faydalarını anlatma gibi çabalara büyük kararlılıkla devam etme azmi perçinlenmiş, enternasyonel mahfillerden gelen eleştirileri ise, iç piyasada örtbas etmek zarureti hasıl olmuş demektir.

Evet, bazı "erkek" devletler nezdinde cinsiyeten kadın addedilen vatandaş, filmimizdeki kadının kaderine benzer bir tehlikeyi sürekli yaşar. Filmdeki kadın hiç değilse tehlikeleri önceden sezip önlem alabilir ya da ne bileyim, filmin finalinde olduğu gibi tehlikede bile bir "insanilik" sezip işin keyfini çıkarmak isteyebilir.

Ama gel gör ki, vatandaşı bekleyen tehlike hem insani değil, hem de çoğu zaman niyetleri sezemiyor.

Süslü nutukların büyüsüne çabuk kapılıp gaza geliyor.

Arada bir "Yandım Allah! Ya Seydi, o neydi?"çığlıkları atsa da, dillere destan unutkanlığıyla aynı delikten tekrar tekrar ısırılmaktan kurtulamıyor.

Neyse canım, bize ne elalemin sözü-özü birbirini tutmayan devletlerinden! Bizim devletimiz zaten sazı-sözü aynı, şeffaf bir hukuk devleti çünkü! Lakin komşu komşunun devletini ıslık çalarak eleştirirmiş sözünden hareketle yine de bunları yazdım ki, hiç değilse şu sıkıcı Pazartesi günü biraz olsun Freudien Freudien gülümseyelim!

Fena mı?

Mustafa Kaplan Çevik Paşa'ya

Suyun öte yakasından olanlar arasında nasıl bir muhafazakar birliktelik şuuru varsa, Anadolu insanında da o hissin zıddı yok diyemiyoruz. O yüzden Rumeli menşe'li olanlara biraz mesafeli bakıyoruz. Her ne kadar bu zıdlaşmanın yanlışlığı tartışılmazsa da, vakıa budur.

Yani, Çevik Paşa'ya mesafeli bakmamızın bir sebebi bu ise de, asıl sebebin ondaki anlayış farklılığı olduğu malum. Fakat, kim ne derse desin açık konuşuyorum, Çevik Paşa ile kafamız ne kadar zıd da olsa, onun "merdane" tavrını takdir ediyorum. Yere bakan yürek yakan fesad ehli gibi münafıkane davranmıyor. Ne ise o halini ortaya koyuyor.

İşte bu mizacı sebebiyle kendisine bu açık mektubu neşrediyorum.

Geçenlerde bir gece eve döndüğümde haberler için düğmeye bastım, NTV'de karşıma Orhan Keçeli çıktı. Yıllar önce birlikte siyaset yaptığımız için biraz dinledim, meseleyi kavramakta zorluk çektim. Ekrana Çevik Paşa da getirilince jeton düştü.

Tabiri caizse, apoletleri soyunan Paşa, görücüye çıkmıştı. Görücü locasında ise, basının malum kalemşörleri keyf ediyorlardı. İbretle biraz baktım.

Görünen o ki, Çevik Bir Paşa'yı cumhurbaşkanlığı yarışına sokmaya çalışıyorlar. Şartları taşıyan herkesin oraya soyunmasından daha tabii bir şey olamaz. Üstelik, Çevik Paşa gibi beynelmilel tecrübesi olan bir kurmay kişinin eski mesleğinin de desteğiyle o makama namzed olması da tabiidir. Zaten uzun zamandır kulislerde bu yönde bir gelişme görüyorduk.

Lakin, Paşa'nın, "siyaset" denen kurtlar sofrasında yiyeceği çok tekne ekmek olduğu, Keçeli'nin konuşmasında da belirtilmişti. Oraya giren insanların birinci vasfı, Paşa'nın "merdane" tavrıyla asla paralellik arz etmiyor. İnsanın yüzüne gülenlerin büyük ekseriyeti yalancıdır, sahtekardır, riyakardır. Sizi denize iterler, sonra da kahkaha ile seyrederler.

Ey Bir Paşa, eğer cumhurbaşkanlığına ciddi namzed isen, bu hareketinle de siyasi bir manevrayı hesaplayarak Süleyman Demirel'i tekrar oraya çıkarmayı düşünüyorsan, doğru yoldasın. Size söyleyecek bir sözüm olamaz. Çünkü, yılların kurdu olan o politika cambazı, sizin gibi, çizdiği kariyerle ülkenin mütedeyyin insanlarını karşısına almış bir ismi rakib olarak görmekten mutlu olacaktır. Zira, size tavır alan bütün muhafazakar kesimler, kerhen de olsa Demirel'i tercih edeceklerdir. Ana plan da budur.

Eğer gerçekten o makama kendinizin oturmasını istiyorsanız, sizi gaza getirdiklerini bugünden söylemek zorundayım. Aman oyuna gelmeyin. Yıllarca birlikte çalıştığımız Demirel'i, siz benim kadar tanıyamazsınız. Eğer oraya alternatif düşünüyorsanız, o siz değilsiniz.

"Merdane" karakterinizden dolayı bu görüşümü yazıyorum. Sanırım bu fakiri bir daha, "Ben demedim mi?" dedirtmezsiniz...

Mustafa İslamoğlu Diyanet'in itibarı ya da "tuz kokunca"

E-mail:islamoglu@akit.com.tr

Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nden Diyanet İşleri Başkanlığı'na dönüştüğü 1924 yılından beri, Diyanet'in halk nezdindeki itibarının böylesine düştüğü bir dönem daha olmuş mudur, bilemiyorum.

M. Nuri Yılmaz, yanlış saymadımsa Diyanet'in 15. Başkanı. Ondan evvel 14 başkan gelmiş-geçmiş. Hepsini farklı özellikleriyle hatırlıyoruz.

İlk Başkan Rıfat Börekçi, Mustafa Kemal Paşa'nın yanında yer almış ve bu ilişkisi sayesinde ömür boyu Başkanlık yapmıştı. O, zihnimizde "M. Kemal Paşa'nın reisi" olarak yer etti. İkinci başkanı M. Şerafeddin Yaltkaya, Ordinaryüs Profesör unvanına sahip İslami İlimler, Kelam ve Arap Edebiyatı alanlarında mütebahhir bir ilim adamıydı. Üçüncü başkan A. Hamdi Akseki ise, hepimizin zihninde, çok partili hayata geçiş döneminde, o netameli zamanlarda Diyanet'e 'konsept" tesbit etmiş vakarlı bir alim olarak yer etmişti.

Merhum Akseki, dine ve diyanete hakaret ettirmedi. Dönemin CHP milletvekillerinden Ferit Melen'in kendisine hakaretini onuruna yediremedi ve 1951'de bir kalp kriziyle bu dünyadan göçtü. İnancına ve onuruna yapılan hakarete, böylesine "özel bir tepki" göstermişti.

Akseki'den son başkan Mehmet Nuri Yılmaz 'devrine' uzanıp, kendi kendime soruyorum: Hafızalarımızda Mehmet Nuri Yılmaz döneminden geriye ne kalacak?

Şöyle saymaya kalktım da, doğrusu bu kadar kalabalık bir liste çıkacağını ben de tahmin edemezdim, fakat epey bir yekun tuttu. İsterseniz size de aktarayım, bakalım benimle aynı fikirde misiniz?

1992'de Çankaya Müftülüğü'nden Diyanet'in tepesine paraşütle indirildiğinde onu kimse tanımıyordu. Fakat bir kişi tanıyordu ve onun tanıması da yetip-artıyordu: Süleyman Demirel. Onun sayesinde, onunla birlikte, Türkiye "Devr-i Süleyman"ın safasını sürerken, Diyanet de "Devr-i Yılmaz"ın safasını süregeldi. Merakım şu: Eğer Cumhurbaşkanı kendini ikinci kez seçtirmeyi bir yolunu bulup başarırsa, M. Nuri Yılmaz'ın başkanlığı da otomatik olarak uzatılacak mı?

Bu sorunun cevabını zamana bırakıp sadede gelelim: Sayın Başkan'ı ilerde neleriyle hatırlayacağız?

"At ölür semeri, yiğit ölür eseri kalır!"

Sizi bilmem ama, Sayın M. Nuri Yılmaz kendisini hatırlatacak birçok iz bırakmış benim zihnimde.

Bunlardan biri belki de birincisi, 8 Şubat 1994'te, İstanbul'da Fener Rum Patriği Bartholomeos'un New York Vicdana Çağrı Vakfı'yla el ele düzenlediği "Dinlerarası Barış ve Hoşgörü Konferansı"nın Müslümanların acılarıyla dalga geçen bildirgesine attığı imza.

Hiç unutmuyorum; tam da o günlerde Bosna'da kan gövdeyi götürüyor, Ortodoks Sırplar, Ortodoks Yunan ve Rus kardeşlerinin lojistik desteğiyle Bosna'da kitlesel bir Müslüman avı sürdürüyorlardı. Yine aynı günlerde Batı Trakya Müslüman-Türk azınlığı Yunan baskısı altında inim inim inliyordu.

Hakkını yemeyelim, M. Nuri Yılmaz, sarığı ve cübbesiyle sırf dekoru tamamlamak için çeşni olsun kabilinden katıldığı konferansın hiçbir insaf ve vicdan taşıyan insanın razı olamayacağı sonuç bildirisine imza atmak istememiş, fakat tek bir talimat pes etmesine yetmişti.

Sayın Başkan'ın bende bıraktığı ikinci iz, 22-26 Eylül 1995'te Fener Rum Patrikhanesi'nin manevi himayeleri ve Rahmi Koç'un maddi himayelerinde düzenlenen Deniz Temiz konferansına 'dekoratif katkısı' idi. Sahi, o konferansın gözlerden kaçırılan, ama daha sonra 'suyu çıkan' ana konusu 'su meselesi' değil miydi? Diyeceksiniz ki, Diyanet İşleri Başkanı'nın, gizli ve kirli ilişkilerle gerçekleşen uluslararası stratejik pazarlıklarla ne ilgisi var? Ben de bu itirazı yapmadım değil, fakat şöyle bir ihtimali de yok saymadım: Belki Sayın Başkan'dan, pazarlığı yapılan "suların hükmü" konusunda, yani "tahir mi, hem tahir hem mutahhar mı, yoksa necis mi?" olduğu konusunda fetva sormuşlardır.

Meğer bunlardan daha beterini görecekmişiz: 28 Şubat postmodern darbesi yapılıp, inançlara karşı korkunç bir baskı uygulanmaya başlayınca Diyanet bunlara karşı hiç olmazsa İslam'ın temel değerlerinin yanında yer alır, diye düşünmüştüm.

Başörtüsüne hakaret edildi, başörtülüler yerlerde süründü, Diyanet'ten ses çıkmadı.

Kur'an kursları ve İmam-Hatip'ler göz göre göre bir cinayete kurban edildi, Sevgili Başkan'dan başka herkes konuştu.

Ortalığa faili meçhul (ya da 'meşhur') bir "dine-imana küfür raporu" çıktı ve onda İslam'a, imana, Allah'a küfredildi, yine Başkan'dan çıt çıkmadı.

Ardından resmi bir kurumda basılan ve doğrudan Allah inancını hedef alan bir broşür ve bir generalin Hz. Peygamber ve Ashabına hakaret eden sözleri geldi. Hayret, bu ülkenin Din İşleri'ni tedvire memur bir teşkilatın başına kurulan zatın ağzından hiçbirinde çıt çıkmadı.

17 Ağustos depreminin hemen ardından yaşananlar ise, teşkilatın içler acısı halini gözler önüne seriyordu: Yüzlerce ceset, cenaze namazı kılınmadan, yıkanmadan, kefenlenmeden gömülmüştü. Diyanet "irticacı imamlarını" (ne gülüyorsunuz?) soruşturmaktan depremde hayatını kaybedenlerin cenazesini kaldıramaz durumlara düşürülmüştü.

Az kalsın unutuyordum: Sayın M. Nuri Yılmaz döneminin en unutulmaz icraatlarından biri de 'devr-i saadetlerinde' Diyanet'in sansürün en korkuncuyla tanışmış olmasıydı. 16 yıldır her Ramazan'da gerçekleştirilen Dini Yayınlar Fuarı'nın geçen yıl yapılan on yedincisinde birçok ünlü yazarın kitaplarına sansür uygulanmıştı.

Geçen yılki bu sansürü, 28 Şubat'ın Diyanet'i esir almasına veren koca bir okur kitlesi, Diyanet'in bu yıl da aynı sansürcü tavrını sürdürüp sürdürmeyeceğini merakla bekliyor. Kimbilir belki de Diyanet, bir atak daha yaparak, 17 yıldır yapmakta olduğu Dini Yayınlar Fuarı'nı hepten iptal eder ve 28 Şubat Darbesi'ne sahip çıkan "kökten sansürcü" tek 'sivil kurum' olduğunu isbat eder.

Sayın 'M. Nuri Yılmaz devri saadetinden' geriye kalanların tümünün bunlardan ibaret olup olmadığı tartışılabilir elbet. Fakat, tartışılamaması gereken bir gerçek var; o da, 75 yıllık Diyanet tarihinde, kendisini hiç unutmayacağımız başkanların başında M. Nuri Yılmaz gelmektedir.

Yanılıyor muyum yoksa?

Saadettin Acar Bana yüreğimdeki depremden haber verin

Yine bir hüzün bulutudur kapladı yüreğimi. Hüzünlerin en katısı en su katılmamışı... Adımı neden 'saadet'le başlattılar ki bilmem. Halbuki hiçbir zaman ismimle müsemma olamadım.

İnadına hüzün...

İnadına gurbet...

Gecem korkulu kabuslar matinesi...

Bir bekleyiş ki, bin ölümden beter.

'Gece gelen' ne zaman kapımı çalacak diye, bir o yana bir bu yana kıvranır dururum yatağımda. Bir terslik olur da uyuyabilsem: yine kaçış... korku... panik... Rüyalarımda neden elimdeki silahlar patlamaz? Neden beni kovalayanlardan kaçacak takat yok dizlerimde? Kan-ter içinde uyanırım ki -keşke uyanmasam-: Yine kaçış... Oysa uyku soluklanmak için bir sığınaktı. Ama heyhat, uykuya kaçışım uykuda kaçışla son bulur her seferinde. Peki neden kaçıyorum? Ölümden mi?.. Ama hayatla aramda adamakıllı bir ilişki yok ki... Şeytandan mı?.. Onu kızdıracak bir şey yapmıyorum ki... Allah'tan mı?.. O zaten bana şahdamarımdan daha yakın değil mi?.. Peki kimden bu kaçış?.. Kendimden mi?.. 'Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için kaçış nereye' olabilir ki?.. Yoksa bir paranoyak mıyım?. Nefsim benden kopardığı tavizleri şantaj olarak kullanıp yeni tavizler koparıyor, zaten... Fizikten de kaçamam; beni ruhen ve bedenen sarıp sarmaladığı halde. Peki kimden bu kaçış ve nereye kadar bu hüzün?

En ferahlatıcı nağmeleri bile hüzne devşirir yüreğim. Eşi-dostu olmayan biri olmayı ne kadar da çok isterdim. Merhamet dilenen bir yetim çocuk gibi her önümden geçenin başımı okşamasını ve bana acıyan gözlerle bakmasını ne de çok arzuluyorum. Madem Himalaya'larda bir kör kurşuna köhnemiş bedenimi siper etmedim, madem kutsal topraklarda (eli sapanlı küçücük çocuklara adanmak üzere) kırılan bir kolum olmadı, madem Kafkaslar'da bir şarapnel'le yerle yeksan olmadım, madem hala satırları yazacak kadar sağlıklı ve sıhhatliyim, o zaman, acıyın bana. Haketmişim demek acınmayı, acıyın bana. Benden bir şey bekleme Çeçenya. Yamuğun gölgesi de yamuk olur. Sana ağıt yakmaktan utanıyorum.

Bu beton yığınları, bu makine parçaları, bu teknolojik molozlar hüzün damıtır yüreğime, hüzün... Bu enkaz, bu afat, bu acı, bu gözyaşı... hüzündür, hüzün. Bunlar içimizden bir sızıntı... Bu musibat bir nebze de olsa dışımızı harabe içimize benzetti. Manzara aldatıcı...

Asıl enkaz yüreklerde.

Asıl deprem beyinlerde.

Asıl yıkım gönüllerde.

Taziye: Antep'in yiğit evladı, bilge insan M.Bedri İncetahtacı'ya Mevlam gani gani rahmet eylesin. Başımız sağolsun.

Serdar Arseven 'Ramazan'da miting var'

E-mail:sarseven@akit.com.tr

Hassasiyet sahibi bazı vakıfların ve derneklerin yöneticileriyle birlikte bizi ziyaret eden şehit anaları, Ramazan'da, çok büyük bir etkinlik gerçekleştirmeye karar verdiklerini açıklıyorlar. Muhtemelen, Ramazan'ın ikinci haftasında Ankara-Kızılay'da "PKK terörüne ve destekçilerine lanet" mitingi gerçekleştirileceğini belirten misafirlerimizden biri şunları söylüyor: "Bilhassa, PKK terörüyle içli dışlı olduklarını son zamanlardaki yazı ve konuşmalarıyla ortaya koyanlar, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının, Apo'nun arzularına paralel düşünceler içinde olduklarını iddia edebilenler, karşılarında ne kadar büyük bir gücün olduğunu görecekler."

Bakalım, nasıl bir mitinge şahitlik edeceğiz Ankara'da?..

PKK DESTEĞİ

Gelelim, cumartesi günü anonsunu yaptığımız mevzuya.

Şu "PKK desteği" işine.

Hatırlarsınız, geçtiğimiz günlerde NTV'de yayınlanan "Kapalı Kapılar Ardında" adlı programda her hafta olduğu gibi Emin Çölaşan da vardı.

Konunun "Apo asılsın mı asılmasın mı?" tartışmasına geldiği bir noktada, bir tesbitini aktarmak istediğini belirten Çölaşan, üst düzey bir komutandan bahsetmişti. Sözümona yemekte bir araya geldikleri böyle bir üst düzey komutan varmış ve o komutan, Çölaşan'a, Apo'nun asılmamasından yana olduğunu söylemiş. Buradan yola çıkan Çölaşan, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının, Apo'nun asılmamasından yana olduğuna ilişkin tahmininden bahsetmişti.

ŞEHİT ANALARININ ORTAK TALEBİ: TSK AÇIKLAMA YAPSIN

Bu değerlendirmenin yapıldığı dakikalarda özellikle gazetemizin merkezine telefonlar yağmaya başlamıştı.

Komutanların, şehit analarına ne kadar büyük yakınlık gösterdiğini hatırlatan mağdurlar, TSK'nın bu şekilde yıpratılmak istenmesine tepkilerini ortaya koyuyorlardı. Dile getirdikleri ortak talep ise, "Ordu yönetimi, hemen bu beyanları yalanlamalı" şeklindeydi.

Bu hassasiyeti değerlendirerek, NTV'deki programda söylenenlere birinci sayfadan tepki veren Akit gazetesi, o haberiyle bir grubu çok üzmüş. Kimi üzmüş biliyor musunuz Akit?.. "PKK"lıları!

LAİKÇİ TERMİNOLOJİDEN: HEDEF GÖSTERDİNİZ

Tepkisini yazılı olarak ortaya koyan PKK'lılardan biri, PKK'nın sözde enstitüsünün başkanı Hasan Kaya. Yazılı, "tepki" mesajını okuduğunuzda, Akit'i suçlamak için laikçi çevreler tarafından sıkça kullanılan kavramlardan birine rastlıyorsunuz: "Hedef göstermek!"

PKK'nın gazetelerinden, Azadiye Welat da Akit'i kınayanlardan.

Orada da, sanki Akit, iki yanlıştan birine yönelmek mecburiyetindeymişcesine ortaya konulan bir tuhaf mantık var: "Akit, rejimin şimşeklerini üzerine çeken bir gazetedir. O halde, bizimle birlikte hareket etmelidir."

Evet efendim. Emin Çölaşan'a ve programın diğer yapımcılarına destek veren PKK'nın yayın organlarından Özgür Politika'da yer alan haberin ilk bölümünü hep beraber okuyalım:

NTV'de yayınlanan "Kapalı Kapılar Ardında" adlı programda, Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan, Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay ile Sabah gazetesi yazarı Yavuz Donat'ın, idam cezalarının kaldırılması yönündeki tartışmalarını, "Öcalan'ın sözcüsü gibi" başlığı ile haber yapan Akit gazetesine (yasadışı) Kürt Enstitüsü ve Azadiya Welat gazetesinden tepki geldi.

Görüyorsunuz değil mi?

PKK'lılar Akit'e bu kişilerin aleyhinde haber yaptığı için kızmışlar.

Hele devamını da okuyalım:

"Akit'in önceki sayısında bazı yazarları hedef göstererek, çağdışı bir mantık sergilediğini ifade eden Kaya, Akit, "Apo idam edilsin" şeklindeki manşetiyle bu rantsever kişiliğini iyice ele vermiştir. Bu çağdışı mantığı esefle karşılıyoruz."

Nasıl, beğendiniz mi?

Akit'i hedef göstermekle suçlayan bazı laikçilerin kullandıkları terminoloji ile PKK'lıların kullandıkları terminoloji arasındaki bu benzerlik neler düşündürtmekte size?

PKK'lılara ve onları gizliden ya da açıktan destekleyenlere göre, Akit çağdışı. Çünkü, askere iftira atılmasına karşı.

Akit rantsever, çünkü Apo meselesinin, "yoksa bizi Avrupa'ya almazlar" gibi basit bir mantığa indirgenmesine karşı.

İşin en ilginç boyutu, bugüne kadar PKK'lılara fevkalade karşı olduğunu söyleyenlerin, PKK'lılar tarafından Türkiye'deki bazı önde gelen laikçilerinin terminolojisiyle savunuluyor olması.

Tabii, onların kimleri savundukları, kimleri savunmadıkları bizi ilgilendirmiyor.

Lakin, cevabını almak istediğimiz bir soru var: "PKK'lılar niçin, himaye etmek istemektedirler bu kişileri?"

YÖK BAŞKANLIĞI

Gelelim YÖK Başkanlığı meselesine. Demirel'in, görev süresi bugün dolacak olan Kemal Gürüz'ü yeniden YÖK Başkanlığı'na getirmemesi, bence büyük bir sürpriz olacak. Kemal Gürüz'ü hepimiz biliyorsak da, onu en iyi tanıyanlar Trabzonlular. Kemal Bey, eski Karadeniz Teknik Üniversitesi rektörlerinden.

BİR TRABZONLU KEMAL GÜRÜZ'Ü ANLATIYOR

Trabzon'da önde gelen medya mensuplarından biri bakın nasıl anlatıyor onu: "Kendisi, şehre geldiğinde ilk önce şehrin manevi dinamiklerine gitti. Şehrin sevilen din adamlarına bağlılığını bildirdi. Yine sevilen simalardan Trabzonspor eski Başkanı Faruk Özak'a yakın ilgi gösteriyordu. Hepimiz, 'Halkın manevi yapısına uygun ve çalışkan bir rektörümüz var' diye seviniyorduk ki, birden Trabzon'un asla kaldıramayacağı bir karar çıkartıp, mescidimizi ibadete kapattırmaz mı? Ardından düzenlediği basın toplantısıyla amaçları belli Yahudilere destek verdi. Sonra onun, bu Yahudi organizasyonunun bir parçası olduğunu öğrendik. Bu da yetmezmiş gibi, bazı müsbet öğretim üyelerine uyarı yazıları gönderdi. Şehirde huzur kalmamıştı. Hemen, 'rektörün görevden alınması' için bir imza kampanyası düzenledik. Kısa sürede onbinlerce imza toplandı. Rektör, bunca tepkiye rağmen, direniyordu. Bir gün Avni Aker Stadyumu'nda bir ödül töreni vardı. Bütün erkan ordaydı. Kürsüye Kemal Gürüz çıktığında, otuz bin kişi hep bir ağızdan yuhaladı kendisini. Protokol, tepkinin büyüklüğü karşısında şaşırmıştı. Şehirde bizim hiç arzu etmediğimiz birtakım olaylar çıkmasından korkuyorduk ki, rektörlükten beklenen açıklama yapıldı. Gürüz, görevini bırakıp gitmek zorunda kalmıştı."

Trabzonlu arkadaşımızın anlattıkları bunlar.

O dönemle ilgili yazılanları çizilenleri tekrar karıştırdım.

Bir ifade çarptı gözüme: "Mistır Pürüz"

Kemal Gürüz'ü, bize benzememesinden ve bulunduğu yerlerde sürekli olarak problem meydana getirmesinden dolayı "Mistır Pürüz" olarak ananlar bile olmuş demek.

Fazla uzattık. Yazıyı başa dönerek bağlayalım: "Evet evet, Cumhurbaşkanımızın, Kemal Gürüz'ü yeniden başkanlığa atamaması sürpriz olacak."

........

e-mail: sarseven@bir.net.tr

Faks: 0312-229 70 38

Apo'ya özgürlükler... Başörtülü doktor, öğretmen ve hemşirelere prangalar