E-mail: ykerimoglu@akit.com.tr

Nefsin Şehvetleriyle Mücadele ve Oruç İbadeti (1)

Yusuf Kerimoğlu

AMASYA'dan Hüseyin ÖNDER/ Mektubunuzda; "Son yıllarda yayınlanan bazı eserlerde; oruç ibadetinin, sıhhate olan faydası üzerinde durulmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de orucun sebebi takva, sünnette ise nefsin şehvetleriyle mücadele şeklinde ifade edilmiştir. (...) Nefisle mücadelenin cihad olup-olmadığını tartışan bazı kardeşlerimiz, hevaya tabi olma veya ihtirasların ilahlaşması meselesinde ihtilaf etmektedirler. (...) Nefisle mücadele ile hevanın arzuları arasında bir ilgi var mıdır? Oruç ibadetini, nefsin şehvetlerine ve hevanın sınırsız arzularına karşı bir kalkan olarak nitelendiren hadis-i şerif sahih midir? Sahih ise; bu hadisin keyfiyetini, ulema nasıl izah etmiştir?" diyorsunuz

CEVAP: Mektubunuzu özetlemeye gayret ettim. Bir Müslümanın muttaki olabilmesi için, oruç ibadetini ihlasla ve ihsan haline riayet ederek eda etmesi zaruridir. Oruç ibadeti, daha önce yaşayan ümmetlere de farz kılınmıştır. Bu hakikat, "Ey iman edenler, sizden evvelkilere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı. Umulur ki korunursunuz" (El Bakara Suresi: 183) ayetiyle sabittir. Hevanın şehvetlerini dizginleyen ve bedeni bir ibadet olan orucun, Müslümanlara hicretin ikinci senesinde farz kılındığı bilinmektedir.(1) Bu ibadetin fıkh-ı batınla ilgisini, lügat ve ıstılahi manasından anlamak mümkündür. Arapça olan "Savm" (oruç) kelimesinin lügat manası; imsak, her türlü münkerden uzak durmak, yeyip-içmekten kendini tutmak ve hareketsiz kalmaktır.(2) İslami ıstılahta, "İkinci fecrden (fecr-i sadık) itibaren güneşin gurubuna kadar; yemekten, içmekten, cinsi münasebetten ve orucu bozan diğer şeylerden, Allahu Teala (cc)'ya ibadet niyetiyle nefsi men etmeye savm denilir"(3) şeklinde tarif edilmiştir. Nefsin şehvetleriyle mücadele meselesine gelince: Kelime olarak bir şeyin zatı ve kendisi manasına gelen nefs; dünyevi ihtiras, şehvet ve gazap duygularını ifade eden bir kavramdır. Ahlak ve edeb konusunda eser veren alimler; insanın manevi kuvvetlerinı akıl , gazap ve şehvet olmak üzere, üçlü tasnife tabi tutmuşlar ve nefs-i emmarenin meşru sınırlarını zorlayan arzularını, "heva" kavramıyla izah etmişlerdir. İmam-ı Kurtubi, "İnsanoğlunun hakkı inkar etmesi ve batıla inanması, hevasına tabi olduğunun delilidir. Hevalarını ilah edinen kimselerin; şirk, zulüm, fesad ve bağy gibi cürümleri işledikleri nassla sabittir" diyerek, hevanın itikadi ve ameli boyutuna işaret etmiştir. Lügat ulemasından Ragıp El Isfahani'nin heva kavramıyla ilgili tesbiti, özet olarak şöyledir: "Heva; nefsin şehvete meyletmesidir. Sahibini, dünyada her türlü fesada ve belaya sokan, ahirette ise cehenneme sürükleyen şeye heva denilir. Aynı kökten gelen, "Haviye'nin" manası ise, cehennemdir. Yukarıdan aşağıya düşmeye, "El Haviyyu" denilir. Şeytanın, insana hevasına uyması için telkinde bulunması "İstihva" kelimesiyle ifade edilmiştir."(4) Kur'an-ı Kerim'de, Resul-i Ekrem'e (sav) hitaben, "... De ki; doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Eğer sen, sana indirilen bu ilimden (hüdadan) sonra, onların hevalarına uyarsan, andolsun ki, Allah'dan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır" (El Bakara Suresi: 120) hükmü beyan buyurulmuş ve heva, çoğul sigasıyla zikredilmiştir. Çünkü onların her birisinin, kendisine mahsus olan ve dünya görüşlerinden kaynaklanan hevaları vardır. Hüda'ya veya heva'ya tabi olmak, öncelikle kalbe mahsus olan bir ameldir. İnsanoğlunun kalbi; aklının, inancının ve dünya görüşünün merkezidir. Şüphelerin ve vesveselerin mahalli olan kalbin, dünyevi ihtiraslara kapılması mümkündür. Zaman içinde ve sürekli olarak değişebilme özelliğini haizdir.(5) Dolayısıyle insanın kalbine sahip çıkması ve onu hevasının tuzağından koruması zaruridir. İnsanoğlunun arzularını İslam'a tabi kılması, kalbinde bulunan imanla ilgili bir hadisedir. Resul-i Ekrem (sav), bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: "Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, (nefsinin) arzularını İslam'a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz."(6) İslam ulemasının, insanın kalbinde bulunan niyetlerle ilgili ilimlere "fıkh-ı batın" adını verdiği malumdur. İmtihanı kazandığı sabit olmayan her mükellefin, ümit ile korku arasında yaşaması ve hevasının kuracağı tuzaklara karşı dikkatli olması zaruridir. Müslümanlara öğretmek niyetiyle; Resul-i Ekrem'in (sav) yaptığı dua, bunun en güzel delilidir: "Allah'ım! Rahmetini umuyorum. Gözümü açıp kapayıncaya kadar bile olsa, beni nefsimin hevasıyla başbaşa bırakma. Her halimi ıslah eyle. Senden başka ilah yoktur." (7) İslam alimleri; tahsil edilmesi farz olan ilimleri tasnif ederken, kalbe ait tercihleri ve niyetleri dikkate almışlardır. Konumuza yarın devam edelim.

(1) Mecmuatu't Tefasir- İst: 1979, C: 1, Sh: 257.

(2) İbn-i Abidin- a.g.e., C: 4, Sh: 228; ayrıca Molla Hüsrev- a.g.e., C: 1, Sh: 196.

(3) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 194.

(4) Ragıp El İsfahani- El Müfredat Fi Garibil Kur'an- İst: 1986, Sh: 796 vd.

(5) İmam-ı Suyuti- Cami'üs Sağir- Beyrut: 1393, C: I, Sh: 89, İnnema mad.

(6) İbn-i Kesir- Tefsiru'l Kur'an'il Aziym- Beyrut: 1969, C: 3, Sh: 490; ayrıca İmam-ı Nevevi- Nübüvvet Pınarından Kırk Hadis- İst: 1992, Marifet Yay., Sh: 397.

(7) İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel- El Müsned- İst: 1401, C: 5, Sh: 46