A. İhsan Karahasanoğlu Kurtaracaksa; İstanbul'u da süper il yapalım

7.2'lik Düzce depreminden sonra Bakanlar Kurulu Düzce ilçesinin il olmasını kararlaştırmış.

Aynı depremde büyük zarar gören Kaynaşlı ve Derince beldeleri de bu Bakanlar Kurulu toplantısında ilçe oluvermiş.

Bakanlar Kurulu Gölcük'ü de unutmamış. Gölcük'de bazı özel düzenlemeler yapılması kararlaştırılmış.

Böylece Anasol-M'nin deprem konusunda en etkin ve önemli tedbirinin ne olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.

Depreme karşı en etkin ve önemli tedbir; beldeleri ilçe, ilçeleri de il yapmakmış.

Gerçi bir sorun var, aynı mantıkla alınacak tedbir kararlarında illeri ne yapacaklar?

Örneğin Adapazarı bu büyük buluş niteliğindeki tedbirden yararlanamayacak mı?

Veya merkez üssü İstanbul'a daha yakın bir deprem olursa (Allah korusun) İstanbul'u ne yapacağız?

Beldeyi; ilçe yaptık. İlçeyi il yaptık. Peki ili ne yapacağız?

Yakında büyük bir reform tanıtımı ile karşılaşırsak hiç şaşırmayın. "Bakanlar Kurulu olağanüstü toplandı ve Adapazarı, İstanbul ve Erzincan'ı süper il yaptı" haberi ile karşılaştığınızda artık tüm bu yerlerin bir daha deprem felaketi ile karşılaşmayacağını (Allah'ın kudretine saygısızlık olduğundan haşa şerhini düşelim) mı anlayacağız?

Akıl, akıl, akıl diyenlere basınız;

Deprem yani maddi bir olay sanki üstündeki bölgenin belde mi, ilçe mi, il mi olduğuna bakarak oluşuyormuş gibi yerleşim birimlerinin ünvanları yükseltiliyor. Yani rütbe veriliyor. Ve böylece tedbir alınmış oluyor(!).

Beldede de, ilçede de, ilde de deprem olduğuna ve zararlar oluştuğuna göre tedbirleri daha akılcı yöntemlerle düşünmemiz ve almamız gerekmez mi?

Ve en önemlisi depremzedeleri göstermelik kıyaklarla aldatmamak gerektiğini ne zaman toplum olarak kabulleneceğiz?

Düzce il olmakla; depremzedeler bir anda çadırdan kurtulamazlar. Yeni iller, yeni ilçeler kurmayı bir kenara bırakıp, gerçek çözümü; depremzedeyi çadırdan kurtarmayı başarmalıyız.


Abdurrahman Dilipak Eski hal muhal!

E-mail:dilipak@akit.com.tr

Beğenseniz de, beğenmesenizde, bugün yaşadığımız dünya, dünkü dünya değil... Yeni bir durumla karşı karşıyayız... Bu yeni durumu da tek başına hiçbir ülke belirlemiyor.

Tarih yapan aktörler arasında ABD tartışmasız başrolü oynuyor. Temel baz ise Batı uygarlığı.

Batılı ülkeler bu süreçte etkin konumdalar. Bunların hepsi doğru, ama gerçek tek başına bundan ibaret de değil.

ABD'nin ve Batı'nın kendi içinde sorunlar var. Her iki grup da aynı referansı kullanmasına rağmen kendi aralarında rekabet ediyorlar...

Çin, Japonya, Hindistan ve Rusya görmemezlikten gelinemeyecek kadar büyük, sessiz bir dev...

İslam dünyası, bu süreçte temsili anlamda hiç de etkin bir konumda değil, ama gerek felsefi anlamda, gerek ekonomik ve siyasi ve gerekse nüfus potansiyeli, stratejik konumu ise, bu süretçe varlığı en çok hesaba katılan, alınan kararlarda gölgesi hep hissedilen bir topluluk.

Üzerinde en çok hesap yapılan iki olgu: İslam ve Müslümanlar.

Bu süreçte pazarlıkçı bir kanat olarak temsil edilmiyoruz, ama Batılılar, İslam'ın ve Müslümanların geleceğini gördükleri için, yeni stratejilerini belirlerken buna dikkat ediyorlar.

Yani tarih yapan aktörler bu durumdan ciddi bir şekilde etkileniyorlar... Yani bu süreçte bizim ruhumuz ve gölgemiz bir şekilde ortalıkta dolaşıyor.

Düne kadar hep İslam'ın, daha doğrusu Müslümanların tasfiyesi öngörülüyor idi. İslam'a karşı bir cephe açarak bu gelişmeye karşı topyekün bir savaşa girişmek istediler... İslam ülkelerindeki Batıcı işbirlikçiler ise Batılı müttefiklerine bu konuda umut ve cesaret verdiler. Fas'ta, Tunus'ta, Cezayir'de olan buydu. Gerekirse Libya'da, Sudan'da, Irak'ta, İran'da olduğu gibi askeri müdahaleler de olacaktı... Bazı bölgelerde ise iç savaşlar çıkartılacaktı. Ama bu plan geri tepti... Türkiye'deki uygulamalar da başarısız hale geldi... Baskılar ve insan hakları ihlallerine karşı Müslümanlar, halkın desteğini alarak daha büyük bir güç haline geldiler... Soldan boşalan yeri de Müslümanlar doldurdu... Sonunda bu plan başarısız oldu... Müslümanları kendi içinde çatıştırma girişimleri de fayda vermedi... Aynı şekilde Müslümanları toplum önünde küçük düşürme girişimleri, iftira kampanyaları da...

Hedefine ulaşmayan kampanyalar, bu komployu düzenleyenleri zor durumda bırakmaktan başka bir işe yaramadı.

Yeni dünya düzeninin yükselen talepleri, adalet, barış, özgürlük, insan hakları, şeffaflık, açıklık, katılım, çoğulculuk, hepsi Müslümanların işine yaradı. Bu sloganların bayraktarlığını onlar yapmaya başladılar.

Kuşkusuz bu süreçte özüne yabancılaşanlar olmadı değil, ancak bu kavramları kendi uygarlık tezi açısından yorumlayanların, filitre ederek yeniden tanımlayanların sayısı az değildi...

Özgürlük ve ekonomik zenginlikten söz ettiğinizde, bundan en çok faydalanan kesim bizimkiler oldu... Onu için içerideki Batıcılar, ikircikli bir duruma düştüler. Bir dilemmaya mahkum oldular... Nereye giderlerse gitsinler aynı kapıya çıkıyorlardı...

Her şey, ama her şey Müslümanların işine yarıyor... Afganistan, İran, Irak, Kürt sorunu, Kosova, Bosna, Çeçenistan, Karabağ, Kıbrıs, Keşmir, hatta deprem her şey Müslümanları gündemde tuttu... Darbeler, iç savaşlar, ekonomik kriz, her şey ama, her şey... Filistin'de yaşanan olaylar, Balkanlar'da, Kafkasya'da, ön Asya'da, Afrika'da yaşanan olaylar mikrofonun Müslümanların önüne konmasına sebep oldu... AB üyeliği söz konusu olan Türkiye, Müslüman kimliği ile her gün Batı'nın gündeminde yer aldı... Batılılar; Türkiye ile yatıp, Türkiye ile kalktılar...

Batı uygarlığının tek rakibi Rusya idi. Rusya dağılınca geriye tek rakip kaldı: İslam... Ancak komünizm için uygulanan takdiğin İslam'a karşı söz konusu olması mümkün değil.

Tarih, Batı'yı Müslümanlarla masaya oturmaya zorluyor...

Eğer gücümüzün farkına varabilsek, bugün biz her istediğimizi yapamayız ama, bize rağmen de kimsenin bir şey yapması çok kolay değil.

Selam ve dua ile.


Ahmet Tirfil Çevik Bir ve kılavuzları

Deprem afeti, Apo meselesi ve şimdi de cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme oturdu. Gündem değişikliğine toplum olarak alışkınız da, bu konunun asıl önemli olan yanı, Çevik Bir'in bu göreve talip olması ve bu konuyu gündeme taşıyan topluluk.

Kendilerini "toplumun elit sınıfı" olarak ilan eden ve aynı zamanda toplum adına orada görüş bildiren bu kartel temsilcilerinin hali gerçekten ibret verici bir durumdu.

Çevik Bir'i bu kadar pohpohlamaları ve halkın adına kendisine destek vermeleri, bu kişlerin bu olayda halka güvenmelerinden mi kaynaklandığı, yoksa böyle bir ifadeyi yaygınlaştırarak halka bir uyarı mı gönderdikleri tartışılması gereken bir konudur. Yani "Ey halk, biz sizin elit sınıfınız olarak Cumhurbaşkanlığına Çevik Bir'i uygun gördük ve burada bunu ilan ediyoruz. Sakın ola ki, senin tercihin farklı olmasın" diye bir mesaj mı verilmek istendi acaba?

Gerek oturumu yöneten çağdaş-laik-aydın(!) Ali Şen ve gerekse bu hazırlanmış soruları soran kişiler, bugüne kadar hangi konuda halkın yanında oldular ki, halkın böyle bir tercihte bulunacağı yönünde kesin görüş bildirmektedirler? Bu tamamıyla toplumsal psikolojiyi bu yöne kanalize etmek için izlenen bir taktikti.

Daha da önemlisi, Çevik Bir ne kadar halkçı ki, halka bu kadar güveniyor?

28 Şubat kararlarının hazırlayıcısı ve hiç alakasız yerlerde bu kararları gündeme çekerek toplumsal huzuru baltalayan bu değil miydi?

İrtica ile mücadele adı altında ülkeyi kaosa sürükleyerek üniversite kapılarında insanlık dışı uygulamalar ve o gencecik kızların gözyaşları Çevik Bir'e ne hatırlatıyor?

İrtica brifingleriyle hukukun saygınlığının lekelenmesi, siyasal kaos meydana getirilerek ekonominin uçuruma sürüklenmesi Çevik Bir'e neyi hatırlatıyor?

"Gerekirse silah bile kullanırız" diyerek, toplumsal psikolojinin allak-bullak edilmesi ve o zamanın siyasal iktidarına karşı bu korku ile toplumsal bir tepkinin meydana getirilmesi, Çevik Bir'e ne hatırlatıyor?

Daha neler neler...

Çevik Bir, hangi halkçı tutumu veya hangi halkçı düşüncesiyle halka bu kadar güveniyor?

Askeri çevrede dahi büyük tepkiyle karşılanan bu adaylığın, halk nezdinde itibar görmesi mümkün değildir.

Halk nezdinde itibar görmemesinin sebepleri belli de, niye askeri çevrede de itibar görmüyor?

28 Şubat sürecinde yüklendiği misyonun kendisine verdiği cesaretle, özellikle ABD'de Yahudi lobisinden ve bizim kartel medyasından Genelkurmay Başkanlığı'na getirilmesi için büyük çaba sarfettiği iddia edilmektedir. Birilerini(!) ekarte ederek bu göreve gelme planlarının askeri çevrede kutuplaşmayı meydana getirdiği, daha sonra bunun mümkün olamayacağı anlaşılınca suların durgunlaştığı ve Çevik Bir'in bu girişiminin çok ciddi sıkıntılara sebep olduğu iddia edilmektedir. Biz, Çevik Bir'den bu konular hakkında aynı şekilde bir canlı yayında açıklama yapmasını bekliyoruz. Aksi halde kendisinin bu cumhurbaşkanlığı adaylığının arka planı çok tartışılacağa benziyor.

Evet, Çevik Bir, 28 Şubat unutulmadı ve bu toplum o günlerin bir sonucu olan ekonomik bunalımı hala yaşıyor ve bundan dolayı birçok aile dağıldı.

İrticadan dolayı hiç kimse birebir zarar görmedi, ama hukukun siyasallaşmasına ve ekonominin bozulmasına sebep olan 28 Şubat süreci direkt vatandaşın günlük hayatına etki etti. Bundan dolayı Ali Şen'in ve şakşakçıların kılavuzculuğuna güvenme!

Çevik Bir'e, kılavuz ile ilgili uyarı mahiyetindeki meşhur atasözünü hatırlatıyoruz...


Hasan Karakaya Herkes bulmuş 'titan'lama'nın yolunu

E-mail:hkarakaya@akit.com.tr

Zaman zaman yaptığımız gibi, bugün de fıkra ile girelim yazıya.

Çoğunuz bilirsiniz.

Nasreddin Hoca, merhum, kasaptan ciğer alıp, göndermiş eve... Akşam geldiğinde, sofraya oturup da, beklediği "ciğer yahnisi"ni göremeyince sormuş hanımına:

"Hani bizim ciğer?"

"Kedi yedi" demiş hanımı.

Hoca merhum, hiç üşenmemiş, kalkmış sofradan tartmış "kedi"yi.

Sonra da söylenmiş hanımına:

"Ciğeri bu kedi yediyse, kedi nerede?.. Kedi yemediyse ciğer nerede?"

Şimdi, benzeri soruları "depremzede"ler soruyor.

"Prefabrik evler bittiyse, hani evler?.. Madem bitti, biz niye hala yazlık çadırlardayız?"

"KONUT MANKENLERİ"

Bu soru, şunun için soruluyor:

"İşte bitti... Türk mucizesini gerçekleştirdik!"

Bunu diyen kim?..

Bayındırlık Bakanı Koray Aydın!..

Koray Bey, böyle demekte biraz haklı... Zira, "bakan" olduğu için bakmış evlere ve görmüş ki;

Yollara "asfalt" dökülmüş.

Konutların "pencere"lerine perde takılmış.

Eh, pencere önlerine "saksı"da konulduğuna göre, demek ki burada depremzedeler oturuyor!.. Hemen patlatmış demecini:

"İşte bitti... Türk mucizesini gerçekleştirdik!"

Zavallı bakan, nereden bilsin "mandepsi"ye bastırıldığını!.. Nereden bilsin müteahhitlerin oyununa getirildiğini!..

Meğer;

"Skandal kabızlığı" çeken bazı "medyatör"lerin, milleti tuzağa düşürmek için "konu mankeni" kullanması gibi, "prefabrik müteahhitleri" de, bakandan "fırça" yememek için "konut mankeni" kullanmışlar!..

Nasıl mı?..

İnşaatlarda çalışanların yakınlarını doldurmuşlar evlere, astırmışlar perdeleri pencerelere, koydurmuşlar saksıları pencere önlerine, eh bir de "bakan beyin yürüyeceği" 100 metrelik bölüme de dökmüşler asfaltı, al sana Türk mucizesi (!)

Resmen ve alenen aldatmışlar Bakan Bey'i!..

Koray Aydın gitmiş, "denetim" bitmiş!..

"Haydi, herkes çadırına!.."

Çünkü;

"Türk mucizesi"(!) olarak yutturulan evlere, "1 aydan önce" oturmak mümkün değilmiş!..

İşte bu yüzden, "depremzede" haklı olarak soruyor:

"Evler bitti ise biz niye çadırdayız?.."

Eee, ne de olsa Hoca Nasreddin'in torunlarıyız, yutmayız böyle numaraları!..

Depremzede de yutmuyor.

Ama; "müteahhit"lerimiz bal gibi yutturuyor!..

Hem de "konut mankenleri"yle!..

ÜÇKAĞITÇI UZMANLAR!

Medya "konu mankenleri" kullanır da, müteahhitler "konut mankeni" kullanamaz mı?..

Bu da, bir nevi "TİTAN'lama" yöntemi işte.

Baba-oğul Şeranoğlu'lar da böyle söğüşlememişler miydi milleti?..

Onlar da "manken" kullanmamışlar mıydı 2 bin 450 Mark'ları toplarken?!.

Zaten;

Bu ülkede, "köşeyi dönebilmek" için ya "topçu" olacaksın, ya "popçu" ya da "manken!..

Topu kalelere savurttun mu, podyuma çıkıp kıvırttın mı, ekrana çıkıp sırıttın mı, gelsin paralar!..

İşin acı tarafı;

Son günlerde, "Prof" etiketli ve dahi "bilim adamı" kisveli zevat da bu işlere soyundu!..

Çook çok eskilerde;

"Şöhretin yolu, rejisörün yatak odasından geçer" derlerdi.

Şimdilerde ise, "ekran"dan geçiyor olmalı ki, elini sallasan birine değecek sayıdaki "deprem uzmanı" ekranlarda arz-ı endam eder oldu!..

Bin, onları ciddi ciddi dinledik.

Saatlerce ekranlara kilitlenip, ağızlarından çıkan sözlerle kah endişelendik, kah sevindik...

Nereden bilebilirdik onlardan bazılarının birer "şarlatan", bazılarının da "üçkağıtçı" olduğunu!...

İşte, gazetenin birinin attığı başlık:

"Hangi Prof., kaç para?"

Buyrun, devamını da okuyalım:

"Sürekli olarak "İstanbul'da deprem olacak, binalarınızı kontrol ettirin" diyen profesörler, bina kontrol şirketlerinin ya ortağı ya da danışmanı çıktı!.. Profesörler, bu işten milyarlarca lira kazanıyor!.."

Mesela bir Prof;

"Büyük deprem olacak, bina kontrolü şart" diyor, şirketten "yüzde 25" alıyor!..

Bir başkası;

"Çok sallanacak çoooook" diyor, eşinin şirketine çok kazandırıyor!..

Ya öteki;

O da "En az 8 şiddetinde" diyor, metrekarede "5 dolar", 100 metrekarede 500 Dolar götürüyor!..

Eh; 50 dairelik bir "blok"tan götürdüğü "banknot"ları siz düşünün!..

Bazıları, işi tamamen "bul karayı, al parayı" üçkağıtçılığına dökmüş.

"7'nin altında olursa adam değilim!.. Kontrole koşun!.."

Bunun anlamı şu:

"Koş vatandaş koş!.. Yolunmaya koş!.."

FAY!.. FAY!.. FAY!..

Dedik ya, "fay hattı" değil bu, "pay hattı"!..

Herkese bir "pay" var!..

"Fay 25 yıl içinde yırtılır" diyen Prof.'umuzun ev başına aldığı pay, tam 1000 Dolar!..

Yukarıdan beri yazdıklarım "mizah" değil, ayniyle vaki.

İnanmayanlar demeyeyim ama "inanamayanlar" için bir de "ciddi" yazalım.

Tablo şu:

17 Ağustos depreminden sonra, tam 600 tane "yapı kontrol şirketi" kurulmuş.

Bunların sahibi, ortağı, ya da danışmanı olan kişiler, hergün, kendilerini televizyon ekranlarına "davet ettiren" ve de yüreğimizi ağzımıza getiren "Prof." etiketli zevat!..

Çalışma metodları, Barbaros ve Kenan Şeranoğlu'nun "Matematiksel Kazanç Sistemi" adını verdiği "kaz yolma" yönteminden pek farklı değil.

Şunu söylersem; herhalde nasıl bir "kazıkla kazan!" şebekesi ile karşı karşıya bulunduğumuz çıkar ortaya.

Bu adamlar;

17 Ağustos depreminden önce, Ataşehir'deki koskoca bir "site"nin kontrolünü yapmış.

Aldığı para, 50 milyon lira!..

Evet, sadece 50 milyon lira!..

Ya 17 Ağustos'tan sonra?..

Büyükçekmece/Mimaroba'daki "40 daireli bir apartman"ın kontrolü için ise istedikleri para 36 Bin Dolar!..

Yani, 19 Milyar Lira!..

Rakamlara lütfen dikkat;

50 Milyon'dan, 19 Milyar'a!..

Bu rakam; "artıştaki yüzde"yi değil, derimizin nasıl yüzüldüğünü ve "Prof" etiketli bu kişilerin nasıl yüzsüzleştiğini gösterir!..

Alın bir örnek daha:

Şirketler metrekare başına 1.5 dolar ile 10 dolar arasında para talep ediyor. En kıdemli prof, en büyük payı alıyor. Siz telefon edip, "Şu profesörün kontrol etmesini istiyorum" derseniz, "Hayır" denmiyor. Hemen o profesör getiriliyor. Ama ekstra parayla!.. Bir örnek: Profesör (X), çıplak gözle ön inceleme için 1.500 dolar alıyor. Yani sadece uzaktan bakarak, 750 milyonu cebine koyuyor.

Sözün özü;

TİTAN'cılar hala içerde... Epey zaman dışarı çıkmaları da pek mümkün görünmüyor.

Onlar, topladıkları kalabalıklar içindeki "kaz"ları yolmak için "Hey!.. Hey!.. Hey" diye tempo tutuyorlardı.

"Bilim adamı"kisveli Şeranoğlu'lar ise bambaşka metodla TİTAN'lıyor milleti:

"Fay!.. Fay!.. Fay!.."

TUZ DA KOKARSA!

Şu bir gerçek ki;

"TİTAN'lanma"ya hazır birileri varsa, bu ülkede "TİTAN"ların sonu asla gelmez!..

Hele hele;

Bu "üçkağıtçı"lara hesap sorması gereken "yargı"da da benzeri "çürüme" başlamışsa!..

Gazetenin biri başlık atmış:

"Tuz da koktu!.."

Şöyle devam ediyor haber:

"Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından gerçekleştirilen ve İstanbul Barosu tarafından desteklenen İstanbul Barosu Çevresi Adli Yargıda Yolsuzluk Araştırması" verilerine göre avukatların yüzde 94.9'u adli yargıda yolsuzluk yapıldığının, yüzde 97,5', yargıç ve savcıların yolsuzluk yaptığı yüzde 96,1'i de bu yolsuzluk olaylarının yeteri derece ortaya çıkarılmadığı görüşünde. 666 avukat üzerinde yapılan araştırma sonuçlarına göre, yolsuzluklar neticesinde en çok maddi çıkar elde eden adli kurumlar ise şöyle sıralandı: İcra daireleri, karakollar, bilirkişiler, mahkeme ve savcılık kalemleri, yargıç ve savcılar. Adli yargıda en yaygın yolsuzluk türlerinin rüşvet ve kayırma olduğunun vurgulandığı araştırmada, yolsuzluk olaylarında son yıllarda artış gözlendiğine dikkat çekildi.

Söyleyin a dostlar;

Söyleyin; kimi, kime şikayet edelim.

Eskiden bir ümidimiz vardı;

"Et kokarsa tuzlarız!.."

Peki,

"Tuz kokarsa" ne yapacağız?..

Hep derim ya;

"Bu memleketin çivisi çıkmış!.."

Her taraf kokuşmuş, her taraf lime lime dökülüyor.

Öyle bir ülke tablosu ki;

Titan, Titan'a!..

Dün, dündür!

Bakıyorum da; hükümet üyeleri Süleyman Bey'le tam bir "uyum" içinde... "Dün dündür" salgını onlara da bulaşmış.

Mesut Bey ve Devlet Bey'den sonra, Bay Ecevit de çıkardı dilinin altındaki baklayı:

"Deprem olmasaydı bile, kamu gelirlerini arttırmak için ek vergi getirecektik!"

"Bugün" böyle diyen Ecevit, "dün" ne diyordu:

"Ek vergi; deprem yaralarının sarılmasında kullanılacak!.."

Bir sözde 2 doğru olamayacağına göre, birinden biri "yalan" demektir!..

Ne diyorlardı Ecevit için;

"Dürüsttür!"

Bana kalırsa; o, "dün"dü!..


Hüseyin Öztürk Gazetecilik eşittir amigoculuk mu? (II)

Gazeteciliğin pekçok tanımı var, ama Türkiye'deki gazetecileri tanımlamak için en doğru sözcük "amigo". Gazeteciler bildikleri, duydukları şeylerin çoğunu halka aktaramıyorlar.

Türkiye onca yolsuzluğun, hırsızlığın hüküm sürdüğü bir ülke. Bu çürümeden medya da payına düşeni aldı. Artık bir gazetecinin değeri yaptığı haberlerle değil, iktidara yakınlığı ile ölçülüyor. Gazeteciler yalan söylüyorlar. Haber yok, etik değerler yok. Her şey kaba bir çıkar ilişkisine dayanıyor. Bir holdingin sahip olduğu gazetede çalışan ekonomi muhabiri gerçekleri yazabilir mi? Patron "git, vur" diyor, o da vuruyor. Tetikçilik yapıyor.

Bize gazetecilerin tarafsız oldukları, olup biteni dosdoğru yansıttıkları öğretilmişti. İçine girince gerçeğin ne kadar farklı olduğunu gördüm. Bir kere, Türkiye'de devlet gazetecileri var. Polis muhabiri polis gibi, Dışişleri muhabiri bakanlık bürokratı gibi davranıyor. Bir keresinde Dışişleri'nde basın toplantısına gittim. Bakanlık görevlilerinden biri, sözcüye sormam için elime bir soru tutuşturdu. Soruyu sordum. Memnun oldular. Sözcü o soruya cevap hazırlamıştı. İşte; polisin yaz dediğini yazan, Dışişleri bürokratının sor dediğini soran insanlar olduk.

İlk yılımda bir yolsuzluk haberi yazmıştım. Haber bazı politikacıları da içeren bir grubu rahatsız etti. Hakkında yazı yazdıklarımın patronumla da ilişkisi varmış. Gazeteye reklam veriyorlar. Daha bana kimse bir şey demeden anladım ki adamları biraz daha fazla rahatsız edersem, işimden olacağım. Kısacası, mesleğe girer girmez sistem sizi yutuyor. Politikacılar gazetecilerin iş bulması için aracılık yapıyorlar. Bu koşullar içerisinde hem bağımsız kalıp, hem meslekte yükselmek mümkün mü?

Şu gazetelere bir bak... Aynı gazete bir gün iktidar yanlısı, bir başka gün iktidar karşıtı. Birdenbire saf değiştirebiliyor. Neden? Gazetenin patronu başbakanla görüşüyor ve kredi istiyor. Alamadı mı? Geliyor gazeteye ve direktifi veriyor: "Yazın, aleyhinde ne bulursanız yazın." Taa ki o kredi alınana kadar yaylım ateşi sürüyor.


Hüseyin Üzmez Taviz ve diyet

Dönme asıllı olduğu söylenen bir dış politika yazarımız, AGİT zırvasından önce... Bizi uyarmıştı. Bir yazısında aynen şöyle diyordu: "Eğer daha işin başında medyada görüldüğü gibi, "Taviz" veya "Diyet" gibi, sözcükler kullanılır ve görüşmelerin Türkiye'nin çıkarlarına karşı, sonuç vereceği izlenimi yarıtılırsa, yeni oluşan hava bozulabileceği gibi uzlaşma fırsatları da kaçırılabilir." Üç "gibi"li bu harika tek cümlede Sayın Yazar ne demek istediğini aşağıdaki bir tilcikte açıkça belirtiyordu: Tarafların karşılıklı anlaşmaya oturmalarını bir 'Ödün koparma' ya da 'Diyet ödeme' manevrası olarak görmek, yanlış ve altadıcıdır. Denktaş, KKTC'nin egemen ve eşit statüsünü peşinen tescil ettirmek istiyor. "Uluslararası camia bu şartı kabul etmez" diyordu. Yanlış anlamayın, bunu söyleyen bir Yunanlı değil, özbeöz bir Türk vatandaşı, dış politika yazarımız...

Aynı gazeteden eski solcu ve cuntacı bir yazar da şöyle diyordu: "Yunanlıların eli en çok Avrupa Birliği'nde güçlü. Türkiye'ye karşı stratejik bir veto gücüne sahipler. Ege'de uluslararası hukukun da kendilerinden yana olduğunu görüyorlar. Biz ne istiyoruz? AB'ye üyelik. Devlet politikası öyle çizilmiş durumda..." Diğer kartelci medya da aynı havayı basıyordu. Peki bütün bunlardan çıkacak sonuç neydi? Ege Denizi'ni tümüyle Yunan'a bırakmak... Kıbrıs'ta Türk egemenliğinden hiç söz etmemek. Oradaki askerimizi geri çekmek.. Türkleri Rumların insafına terk etmek.. Bütün bunların karşılığında da AB'ye üye olmak... Bunlar değil miydi? Kaldı ki bize: "Bütün bunları yapsanız bile sizi AB'ye alırız" diyen de yoktu.

AGİT oldu bitti. Elimizde gerçekleşecekleri çok şüpheli dandik birtakım anlaşmalardan başka ne kaldı? Güya AB'ye adaylığımız garantiymiş. Göreceksiniz o da olmayacak. Çünkü bizi şimdilik tutar gibi görünen bir ABD var. Hele yakında yapılacak olan 1200 tank ihalesini onlara vermeyelim de, siz o zaman görün. Amerika bizi tutuyor mu, tutmuyor mu? Bugüne kadar olduğu gibi yine ortada kalacağız. "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" diyerek, kahramanlık türküleri çağırmaya başlayacağız.

Allah için söylemeli: Adamların niyetleri bozuk olsa da, sözleri doğru. Karma Parlamento Komisyonu'nun Avrupa Eşbaşkanı Daniel John Bendit, "Türkiye'nin içinde yaşadığı geniş çaplı kurumsal tartışmaya bakılırsa, AB ile ilişkileri tamamen değişecek gibi gözüküyor" diyor. Yani, "Bizim ölçülerimize göre adam olmaya başladılar. Belki onları AB'ye aday olarak kabul edebiliriz" demek istiyor. Yanlış anlarız da havalanırız diye hemen arkasından da ilave ediyor: "Adaylık üyelikle eşanlamlı değildir" diyor. Yani Dinimizden dönmezsek... Kıbrıs'ı vermezsek... Ege'deki haklarımızdan vazgeçmezsek... Tam bağımsızlık şöyle dursun, bugünkü yarımyamalak bağımsızlığımızdan da tümüyle vazgeçmezsek... AB adaylığı bizim için hayal... Adamlar işte bu gerçeği kalın kafalarımıza sokmak istiyor. Kısacası AGİT'te aldığımız sonuç, sıfıra sıfır elde var sıfır... Sekiz milyon dolar masrafımız da cabası...

Görüyor musunuz? Ne harika bir iktidarımız var?...

Elin eşşeğine binen çabuk inermiş. Galiba Gültigin Kaan'ın asırlar önce söylediği bir söz bugün için daha geçerli:

"Ey Türk, titre ve kendine dön!.. "Bu dönüş ancak, tek tek her ferdin, kendi vicdanında Hakk'a teslimiyeti ile gerçekleşecektir. Bizce başka kurtuluş yolu da yoktur.


M. Bilal Kaya Sadece hayranlarım için, bir potpuri...

Göreve geç kalmış olmanın telaşı ile, hemen TV'nin önüne oturuyor, tuşlardan gelişigüzel birine basarak açıyorum cihazı... Tesadüfe bakın, gelişigüzel bastığım tuş; "gelişi" gerçekten güzel, "gidişi" ise artık rezalet sınırlarında bir KANAL'a denk gelmiş...

Yeni Şafak gazetesinin TV Kanalı, Haber saatinde, Mehmet Barlas'ın artık Yeni Şafak'ta olduğunu duyuruyor... Mehmet Barlas da konuk olduğu kanalın gazetesinde yazacak olmaktan mutlu... Bir de, "İslamcı kesimin gazetesi AKİT' lafı, doğal olarak dökülmese Barlas'ın dudaklarından, mutluluklar katmerli olacaktı... Neyse...

Bütün Siyasetçi veya Sanatçı (Halka uymayanlar yani) ların aklı başında olanları MİLLİ TAKIM taraftarıdır... Bu siyasetin birinci kuralıdır... Siyasete niyetlenen, kalkıp da takım muhabbeti yaptı mı, en yakınındakinin tüyünü ayağa kaldırıp, partiyi kaybeder...

"Çevik Bir Adaysa, ben de koyarım!" diye açıkça yazdığı için, koymaya niyetli olmama rağmen, onun lehine vazgeçtiğimiz; desteklemeye karar verdiğim, ve şansını çok yüksek gördüğüm Ahmet Kekeç Bey, nasıl böyle bir hata yapar?.. Ali Şen ve RUYİAD kampanyasını ele alırken; Beşiktaş'lı damarlarına esir olacağını ve ipin ucu ile birlikte, halkın kahir ekseriyetini (ben dahil) küstüreceğini, kaçıracağını hesaplamaz?.. Siyaset, daha başında böyle hatalar kaldırır mı?.. Yazık... Sükut-u hayal'e uğrattı beni...

Star, Deprem bölgesinden, depremzedelerin perişan halini anlatıyor, çadırların sefaletinden bahsediyor, canlı yayında...

Ağlamaklı spikerin arkasında, biribirini çiğneyen, palabıyıklı, kümbet göbekli, pişmiş kelle gibi sırıtan, kameraya el sallayan bir güruh... Yuh olsun topunuza!..

Kanal 7, İSKELE-SANCAK'ta; katılanların tümü, eğer Halk oyu ile seçilirse, Çevik Bir'in Cumhurbaşkanı olma şansı yok, fikrinde birleşti...

Ankara'dan katılan Bülent Akarcalı'nın, "Seçimin Halk Oyu ile yapılmasını, isteseydi Atatürk isterdi..." lafını ne manada söylediğini anlayamadım... Ya siz?..

Bu ülkede, TV izlemeye başladığım günden bu güne, ilk kez, kendilerine mikrofon uzatılan, kamera tutulan EŞŞEK'lerin Kanal 6, Belediye temizlik işlerinde kullanılan ve artık kullanımından vazgeçilen merkeplerden görüş almak üzere, gerçekten bu girişimde bulundu...

Kendini bilen eşşeklermiş, görüş belirtmediler... Bravo...


Metin Hasırcı Bu define boşaltılmış!

Otuzbeş-kırk yıl önce "Millet" isimli tabloid boyda haftalık bir dergi almıştım Kadıköy vapuruna binerken. Daha sonra yanan Karaköy vapur iskelesindeki müvezziden. Yırtınıyordu satıcı bu dergiyi satabilmek için adeta. Demek ki bir amatördü!

Dönem, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonrasıydı. Milletin büyük bölümü kuyruk damgası yemiş, İsmet Paşa ve CHP'ye çatacak her yayın organına alaka göstermekte. Mevkutelerde şahsiyat metodunu güden yazarlar, muzdarib milletin ızdırabını bir nebze olsundu dindirmeye muvaffak olmaktalardı.

Vapurda okumaya başladığım derginin manşeti aklımda kaldığınca: "İsmet; kambur kardeşinin kamburunu düzelt. Yoksa ben senin belini kıracağım" idi. Bu sözleri, Mustafa Kemal Paşa güya söylemiş. O günlerde seksen yaşında olmasına rağmen üçüncü koalisyonu kurmakla meşgul bulunan İsmet İnönü'yü muhalefete hazırlananlara malzeme yetiştiriyordu Cemal Kutay.

Bu zat, orta yaşlılığı ve Allah'ın lütfu olan uzun ömrü, karakter mikyasında değişik varyasyonlar çizerek değerlendiren Cemal Kutay, tam adı Mithat Cemal Kutay'dır. Halbuki karakter çizgisi amudi mi? Ufku mi? Neyse ne, fakat düz olmalı bence. Eğri ve büğrülük yakışmaz gence. Bu zat yüzünden üzüldüğüm bir insan da meşhur Mithad Cemal Kuntay'dır. Çünkü isim benzerliğini ayırda muvaffak olamayanlar, aynı zamanda Mehmed Akif Ersoy merhumun dostu olan Mithad Cemal Kuntay'a teşn-ü taanda bulunmaktalar.

ÖMRÜ TEZADLARLA DOLUDUR

Yakın tarihin nice şahidleriyle görüşme imkanı elde etmiş bulunan Mithat Cemal Kutay, öyle kasidecilikler yapmıştır ki, birbirlerinin nefes aldığı havaya bile tahammül edemeyen kimseleri birbirinden ayrılmaz dost gibi göstererek, Türk entelijansiyasını şaşırtmak adeta hobisi olmuştur.

Mesela; Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucusu Eşref Sencer Kuşçubaşı merhumu, Atatürk ile canciğer kuzu sarması göstermekle birlikte, Eşref Bey'i yüzellilikler listesine dahil edenlere mani olmamayı M.Kemal Paşa'nın malumatı dışında olmuş gibi telakkiye sebep verse de, Atatürk'ün ülke üstünde uçan kuştan haberdar olduğunu göz ardı etmiş olur.

Bediüzzaman Hz.leri hakkında, Nebil Özgentürk'e verdiği radyo röportaj, tezadlarına bir yeninin eklenmesinden başka bir hususa delalet etmez. Ancak 1980 ihtilalinden önce bazı sağcı gazeteciler, cemaatler dışı kimselerden Hz. Bediüzzaman'ın büyüklüğünü tasdik ve tasvipleri makamında görüş alabilmek için nice mason zihniyetli kimselerin kapısını çalma fezahatini işlemişlerdi. Cemal Kutay da bu yanlış kapının getirdiği geçici kasidecilerdendi. Şimdiki beyanlarını; yem borusu kesilmişlerin hot zotundan başka bir şey saymamak gerekir.

Allah'dan Said-i Nursi merhum hakkında mahkeme zabıtları, nice kıymetli kimseler bütün büyüklüğü ve yüceliği ile ortaya koyduklarından, Cemal Kutay'ın hezeyanları, sadece gündeme getirmeye yaramıştır büyük İslam alimini. Bu hususta Ali Himmet Berki merhum Yargıtay Daire Başkanı olarak, üstadın yüceliğini defaatle kamuoyuna duyurmuştur. Ali Hikmet Berki merhumun yanında, Kutay'ın ne hükmü olabilir?

GELELİM CUMHURBAŞKANI ADAYLARINA!

16 Mayıs 1999 Pazar günkü Akit gazetemizde, "Farabi-Devlet-Başkan"serlevhalı yazımızda, Farabi'nin anlayışındaki riyasetteki kişide, bulunması gereken meziyetleri naklettikten sonra, Abdülhak Adnan Adıvar'ın Farabi için "alemin kıdemini kail olmasından" dolayı, İmam Gazali (ra) tarafından tekfir olunduğunu beyan ettiğini yazmıştık.

Bin yıllık bir devlet tecrübesi olan büyük milletimizin içinde yaşadığımız günlerdeki vaziyeti, M. 870 ile M. 950 yılları arasında yaşamış Farabi'nin öngördüğü ideallere ne kadar uzak durumda! Halbuki bu yüce millet, son bin yıl içinde öyle muazzam devlet teşkilatları kurdu ki, böylece dünya yüzünde başını gökteki bulutlara değecek kadar dik tutabilmeyi başardı. Hiç uzaklara gitmeye lüzum yok, dünya jandarmalığına başlamış bulunan ABD'nin başı üstünde tuttuğu sistem, Osmanlı sisteminin Amerikanlaştırılmışıdır, demişiz ve devam ederek: "Cumhuriyet'in tesisi gününden bugüne kadar geçen reisicumhurların hiçbiri, sayın Demirel kadar tarafgir olmamıştır. Tarafsız reisicumhur demek, kanunu görmemezliğe gelip, daha geride gelmesi icabeden teamülü öne çıkarmak demek değildir. Kavga sona ersin diye haklıya, haksızsın demek de değildir. Başı kapalıya Müslüman, açığa Müslüman değildir diyen aklı başında kimsenin olmadığı bu güzelim ülkede, böyle diyen varmış gibi hem de genelleme yapmak yoluna gitmek, devletin başı olmaya yakışmamaktadır. İnançlarına uygun yaşama arzusunu izhar ederek, devletin sunmakta olduğu ve sunacağı hizmetlerden müstefid olmak isteyenleri, bunlardan mahrum etmek isteyenlere arka çeker şekilde beyanlar, bitaraf cumhurreisini değil, tarafgir başkan hüviyetini sergilemeye benziyor" dedikten sonra, Demirel'in dönemi sonuna kadar, TBMM kazaya uğramaz ise, yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde benim adayım Genelkurmay eski Başkanlarından Doğan Güreş Paşa olduğunu yazmıştım. Esbab-ı mucibesi de, 28 Şubat harekatı, asker kökenli bir aday çıkaracağını tahmin etmiş olmamdı. 12 Mart muhtıracıları bilindiği gibi Faruk Gürler Paşa'da süreta ittifak ettilerse de, tatbikatın neticesi malum, Korutürk Amiral reisicumhur olmuştu.

Bu sefer ancak işin esasını, anayasa değişikliği olmaması ile olması belirleyecektir. Bir değişikliğe gidilmediği takdirde de Çevik Bir Paşa ve aday olmayı düşünen diğer parlamento dışındaki eşhas, arzularını ömürlerinin gelecek yıllarına bırakacaklardır. Kuvvetli ihtimal de budur zaten. Çünkü son üç yılda milletin inançlarına açılan savaş, ahaliyi milletin inançlarına riayeti esas alan birine, 14 Mayıs 1950'de olduğu gibi adeta kahir bir ekseriyet ortaya çıkarır. Rejimin katolikleri, cumhurreisliği seçimlerini halka yaptırtmazlar.

Bu nazik dönemden sivilleşmiş bir asker cumhurbaşkanı aracılığıyla daha rahat çıkacağımıza inandığımdan, milli görüşün basına açıkladığı anayasa taslağında yer alan, cumhurbaşkanını halka seçtirme önerisine stratejik olarak değil, ama şartlar bakımından hayır demeyi uygun görüyorum. Doğan Güreş Paşa'yı ise, bir sivilden daha sivil bulduğumu söylüyorum yaptığı konuşmalara bakarak. Üstelik iki dönemdir parlamenter Doğan Paşa, bir de mason değil. Bu çok mühim haa! Fiemanillah.

Not: Sarıgazi Fazilet Partisi belde eski başkanı İbrahim Genç beyefendinin kaimvalideleri Hakk'a yürümüş. Rahmetler dilerim. Aileye sabırlar vermesini Cenab-ı Hak (cc)'den niyaz ederim. M.H.


Mustafa Kaplan Güzel vesileler

Hidiv Kasrı'na iki-üç sene önce bir düğün vesilesi ile gitmiştim, ikincisi yine bir düğün vesilesi ile oldu. Gazetemizin hukuk müşaviri ve yazarımız, aynı zamanda davalarımızın avukatı Ali İhsan Karahasanoğlu kardeşimizin dünyaevine girme velimesi orada veriliyordu.

İstanbul trafiğini göz önüne alarak biraz erken gitmiştim. Kapıda Hasan Hüseyin Maden ile Hüseyin Öztürk duruyordu. Maden kardeşimiz ne kadar halim selim ise, Öztürk de o kadar girişken ve nüktedandır. "Senin yüzünden kadın garsonlar almıyoruz" dedi, beni güldürdü. Hamdolsun, gerçekten de kadınlarla erkeklerin aynı mekanda bir araya getirilmemiş olması çok güzeldi. Müslüman kardeşlerimiz nedense bu emr-i İlahi hususunda lakayd davranıyorlar.

Mescide yatsıyı kılmak için çıktım. Farzı kılarken, tanıdık bir ses duydum. Prof.Dr. Ahmet Akgündüz dostumuz, yıllar önce memleketimde tanıştığım Mustafa Vanlı kardeşimle namaza gelmişlerdi. Duadan sonra birlikte sohbet ettik.

Biz bahçede temiz hava alırken, İsmail Müftüoğlu Beyefendi teşrif ettiler, sohbet halkası biraz genişledi. Sonra da içeride devam etti.

Akit ailesi o gece oradaydı, kardeşlerimizin saadetini paylaşıyorduk. Biraz sonra bizim Hasan Karakaya, saygı ile karşıladığı bir zatı bizim masaya getirdi. Yüzü yabancı gelmiyordu, ama hiç karşılaşmamıştık. Meğer, tarihi kitaplarıyla bizim gençliğimizde bizlere ışık tutan Mustafa Müftüoğlu Beyefendi imiş. Doğrusu daha önceden tanışamadığımız için mahcub olmuştum. Hele yazılarımızı takip ettiğini anlayınca iyice mahcub oldum.

Emrullah Hatipoğlu ve Ali Rıza Demircan hocalar da karşımızdaydılar, İsmail Müftüoğlu ve Akgündüz dostumuzla birlikte muhabbeti kaynattılar, biz de müstefid olduk.

Bu tür güzel vesileler, aynı kampın insanlarını bir araya getirmesi cihetiyle daha güzel oluyor. Başımıza gelen belaların, içimizdeki dağınıklıktan kaynaklandığını bir anlayabilsek, problemin çözümüne giden yolu bulmamız kolaylaşacak. Va esefa ki, ya böyle düğünlerde, ya da cenaze merasimlerinde bir araya gelme şansı buluyoruz. Buna da şükür...

Hidiv Kasrı'na ilk gidişimde de bir sürü güzel insanla bir arada olmuştum. Oranın maddi letafeti, ancak bu tür manevi güzellikle artıyor.

Karahasanoğlu ailesini tebrik ediyor, evli gençlere de iki cihan saadeti diliyorum. İnanan insanların daha çok vesile icad ederek bir araya gelmelerinin faydasını ise, bir kere daha belirtmek istiyorum.


Serdar Arseven En sadık okuyucumuz

E-mail:sarseven@akit.com.tr

Okuyucularımız, 'şu senin Çevik Bir'le ilgili çalışman ne oldu diye soruyorlardı bir süredir.

Konuya ilişkin notumuz, geçtiğimiz gün yayınlanan, yazımızın dibinde 'malzeme fırında.'

En sadık okuyucularımızdan Çevik Bir, postasını kullanarak yazımızın dibiyle ilgili mesaj göndermiş:

'Çıkar bakalım fırından malzemeyi de görelim..'

Sabırsızlanmakta haklılar. Bu işi hayli uzattık. Sahip olduğu toplumsal destek açısından değilse de, kartel gazetesinin manşetlerine 'Topyekün savaş' harekatı olarak yer alan bir süreçte oynadığı rolden dolayı, üzerinde biraz çalışılması gereken bir zat olduğunu düşünmüştük. Oysa, yüksek rakımlı tepe yararına gerçekleştirilen bir etkinlikte izlediğimiz Çevik Bir, böyle bir çalışmanın içine girdiğimize pişman etti bizi. Vaktimizi boşa harcamışız...

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin zirvesinde görev yapan bir şerefli komutana, 'etek giydirecek' kadar küstahlaşabilen bazı akreditelerin karşısında güç durumda kalan bir emekli asker görüntüsü, cidden bizi de, TSK mensuplarını da rahatsız etti.

Orada oluşan görüntünün önemli bir zararı da oldu bana.

Okuyucularım telefon açıp, 'Her yazında göklere çıkarttığın, Somali'deki görevi sırasında namaz sektirmediğini söylediğin komutan bu mu?' diye sitem ediyorlar bana.

Yanlış anlaşıldığım için canım sıkılıyor.

Ben, 'Çevik Bir'in, Somali'deki görevi sırasında namaz aksatmadığına şahit olmadım ki. Somali'de Çevik Bir'le birlikte görev yapan bir emekli, dindar albay var.

Adı Mustafa Ateş.

Kendisiyle görüşürken söz bir ara Somali'ye ve Çevik Bir'e geldi.

'Orada Çevik Bir'le beraber görev yaptık. Bir olumsuzluğuna rastlamadım' dedikten sonra ekledi: 'Bazen kendisiyle görüşmek üzere makamına gittiğimde, emir subayı, Çevik Paşa'nın namazda olduğunu söyler, biraz beklememi isterdi.'

Mustafa Ateş'in 'namazını aksatmayan bir komutanla birlikte görev yapıyor olmanın mutluluğunu' Çevik Bir'e yansıtıp yansıtmadığını bilmiyoruz. Meseleyle fazla ilgilenmediğimiz için Ateş'e bu konuda soru da sormadık.

Farklı konulara uzanan sohbetten bir not daha aktarıp, bu faslı kapatalım:

'Mustafa Ateş, YAŞ kararıyla ordudan atılanlardan.'

İŞÇİ PARTİSİ'NİN TUTUMU

Doğu Perinçek, 28 Şubat'a yön veren iradenin kendi kaynaklarından beslendiğini ve o doğrultuda hareket ettiğini iddia eder hep.

İşin ilginç olan yönü, Perinçek'in dergilerinde, TSK mensuplarına inanılmaz suçlamalarda bulunulur.

Canlı yayınlarda bu gerçek bizzat parti yöneticileri tarafından itiraf edildi. Ceviz Kabuğu'nda ben sormuştum Genel Sekreterleri Hasan Yalçın'a; "Siz partinizin yayın organının, hem de kapağında Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ormanlarımızı yakıp, milli servetimizi yok etmekle suçladınız mı? Askerimize 'orman katili' dediniz mi?"

Ne desin:

'Doğru ama!..'

Sonra da, Doğu Perinçek muhatap oldu aynı soruya.

Sorunun sahibi Nazlı Ilıcak Hanım'dı.

Kaçış yok. Cevap yine aynı!

Bu ne biçim ithamdır. TSK 'orman katili' midir? Güzelim ormanlarımızı, asker mi yakmıştır?

Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, orman katili diye saldıranlardan mı akıl alacaktır, şerefli Türk askeri?

İşte, bunlara üzülüyoruz.

Yıllardır, hem Türk Silahlı Kuvvetleri'ne saldırıyor hem de 'Aslında aklı biz veriyoruz' filan demeye getiriyorlar.

Ve, maalesef bunlara gereken cevap verilmiyor... 'Vatanseverleri' mahzun eden bu.

İP'İN HEDEFİ AKİT

Akit'in önceki günkü manşetini hatırlatalım: Orduya Maocu tahrik

Tahrik Eden: Maocu Perinçek.

Tahrik edilmek istenen: Perinçek'lerin ormanları katletmekle suçladıkları TSK.

Bizim politika muhabirimiz Ali Eyvaz, İP'in toplantısına gitmiş. Askeri, orman yakmakla suçlayan Perinçek, 'Türkiye ancak silahla çözülebilecek sorunların eşiğindedir' dedikten sonra, Erbakan ve onun zihniyetindekilerin ancak silahtan anlayacaklarını filan öne sürüp, saldırınca, Ali'nin haberi de şeklini almış: 'Orduya Maocu tahrik.'

Perinçek cephesi bu işe alınmış. 'Tahrikçi değiliz' diyorlar bize gönderdikleri açıklamada. Orada Perinçek'in kullandığı ifadeler var. İlgili bölümü aynen alalım: "Türkiye'de Batı destekli irtica ile iç savaş tehlikesi vardır. Bu tehlikeyi bizzat 'Kanlı veya kansız mutlaka iktidara geleceğiz' diyebilme cüretini gösteren irtica temsilcileri (Erbakan ve aynı zihniyette olanlar) itiraf etmişlerdir. Bu 'Türkiye'nin sorunlarının ancak silahla çözülebileceği' gerçeğinin ifadesidir. Genelkurmay tarafından açıklanan MASK'ta da 'irticanın gerektiğinde silahla ezileceği' kararlılığı ifade edilmiştir."

Açıklamanın ilgili bölümünü okudunuz.

Erbakan'ın Perinçek'in saptırarak ve eklemelerde bulunarak yansıttığı 'kanlı mı, kansız mı' ifadesinin tahrikle uzaktan yakından alakasının olmadığını... Konuşmanın bir bütün olarak incelemesi halinde, bunların, 'demokrasinin yerleşmesinin önemini vurgulamak için' söylediğini bütün Türkiye biliyor. Ama Perinçek, buradan yola çıkarak, iç savaş için tahrikte bulunuyor. TSK mensuplarına her fırsatta saldıran, onlara 'orman katilleri' suçlamasını yönelten bu ekip, şimdi de askeri, emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Akit de bu eylemi, 'Orduya Maocu tahrik' manteşiyle değerlendiriyor. İşçi Partililerin, bu başlığın nesine itiraz ettiklerini anlayabilmiş değilim. Ancak, bu grubun bizi hedef almalarının sebebini anlayabiliyorum. Bunlar, saflarında yer almadığımız, TSK mensuplarına 'asker katilleri' diye saldırmadığımız, Genelkurmay Başkanlarına 'etek giydirmediğimiz' için kızıyorlar bize.

Ne yaparlarsa yapsınlar, asker düşmanı olmayacağız.

İnsan, hiç devletin memuruna düşman olur mu.

sarseven@bir.net.tr

Faks: 0312 229 70 38


Yakub Kamalı Çeçenistan yanıyor, bizler "şıkıdım"da...

Son zamanlarda gündemi meşgul eden konular o kadar çoğaldı ki, neredeyse irtica bile unutulmak üzere... Deprem, deprem vergisi, memurlara verilen komik maaş zammı, Apo'nun idamı ve Avrupa Birliği'ne adaylık gibi gerçekten önemli olan bu konulara iyiden iyiye dalındığından, Çeçenistan'da oluk oluk akan kan, zulüm, işkence ve gözyaşını görmek mümkün olmuyor. Oysa orada tam bir insanlık dramı yaşanmakta.

Türk medyasının, soykırıma varan bir trajediyi gözlerden uzak tutabilmesini, kendisi açısından başarı olarak değerlendirmek mümkün. Zira çoğuna göre aşırı dinci ve vehhabi (!) olan, ayrıca laikliği de benimsemeyen bu kişilerin insan olarak nitelendirilmesi bile lüks...

Dünyanın iletişim sistemini elinde bulunduran ve kamuoyunu istedikleri biçimde oluşturma gücüne sahip iki-üç büyük ajans bile her gün konuyla ilgili ciddi haberler yayınlarken, Türk medyasının ve sözüm ona Müslüman geçinen bizlerin oyunda-oynaşta olması, özellikle bizlerin kendimizi hesaba çekme zamanının geçmekte olduğunu göstermektedir.

Gerçekten de Çeçenistan'da soykırım yaşanıyor... Çeçenistan'da kan ve gözyaşı akıyor... Çeçenistan ağlıyor... Çeçenistan yanıyor... İşin acı tarafı tüm bunları, Çeçenleri aşırı dinci militanlar olarak kabul edip "düşman" olarak gören Batılı medyadan öğreniyoruz. İşte birkaç örnek;

"Samashki adında küçük bir köydeki yaralı ve ölenlerin akrabaları olan mültecilerin anlattıklarından. Rusların Çeçenistan'da uyguladıkları şiddet ve terörün korkunç yüzünü anlamak mümkün.

Rus gaddarlığının su yüzüne çıktığı 1994-96 yılı savaşında olduğu gibi son birkaç haftadır Samashki yine bombalanmakta, roketlere hedef olmakta ve kent sakinleri evlerinden yurtlarından dört bir yana kaçışmaktalar.

Çeçenistan'dan tek çıkış yolunu sıkı kontrol altında tutan Ruslar, yaralıların bile geçmesine izin vermemekte, onları yorgun, ümitsiz ve yılgın mültecilerle birlikte kuyruklarda bekletmekteler.

Sınır yakınlarındaki Sleptsovskaya hastanesinde doktor olan Khalid Seinaruyev, 'Hastaneye, önceleri yeni kurşun yiyerek yaralanmış hastalar gelirdi. Şimdi ise günler önce şarapnel parçasıyla yaralanmış, bu nedenle de mikrop kaparak kangren olan yaralılar geliyor' diyor.

Eski bir polis olan 41 yaşındaki Wakhid Derbych de 26 mülteciyle birlikte şimdi bir çadırda kalmakta. Ancak o, kaçmayı başarmadan önce bir top mermisiyle sırtından vurularak parçalanan 12 yaşındaki yeğeni Elina'nın parçalarını toplamak zorunda kalmıştı. (...) Wakhid (Vahid) diyor ki; 'Ruslar orada olduğu sürece ben ailemi asla oraya götürmem. Çünkü çocuklarımın parçalarını da yerlerden toplamak istemiyorum.'

Yetkililerin anlattığına göre, 29 Ekim'de Rusların sınırları açmaya söz vermeleri üzerine, mülteciler arabalarla konvoy halinde yola çıktılar. Ancak sınıra geldiklerinde bunun doğru olmadığını, kontrol noktalarının kapalı olduğunu gördüler. Tekrar Çeçenistan'a geri dönerlerken ise Rus uçakları tarafından bombalandılar." (...) (Marcus Warren, The Telegraph, 17.11.1999)

"Telegraph muhabiri, sivil Çeçen erkeklerin tehcir kampları olarak bilinen meşhur sorgulama merkezlerinde askerler ve askeri polis tarafından işkence edildiklerini belirledi.

The Telegraph, İnguşya'ya iltica eden muhacirlerle yaptığı bir dizi röportaj sonucu Rusların ölümcül yeni işkence türlerini ortaya çıkardı. İşkenceleri anlatan bu kişiler hayati tehlikeden dolayı fotoğraflarının yayınlanmasını istemediler.

Elli yaşında bir otobüs şoförü olan Amarbek, yer altındaki bir hücrede sol bileğinden kelepçeyle tavana asılarak geceli gündüzlü dört gün boyunca nasıl işkence edildiğini anlattı. Rus askerleri, ulaşamayacağı mesafeye madeni para döküp, boşta kalan eliyle bunları toplamasını istiyorlardı. İşkenceciler bu işkenceden usanınca var güçleriyle yumruk atıyorlardı. Bunun sonucu olarak Amarbek'in üç dişi ve bir kaburgası kırılmıştı. Bu işkencelerden sonra onu ormanlık bir alana bıraktılar.

Amarbek'e Rus askerleri tarafından uygulanan bu işkenceler, Çeçenya'da yaşanan olaylardan sadece birisi... Bazı insanlar aniden ortalıktan kaybolmakta, bazıları da Rus askerlerinin işkencesi sonucu yaralanmış olarak hastanelerde bulunmakta... (...)

Human Rights Watch örgütünün Moskova temsilcisi olan Alexsander Petrov, düzinelerce insanın kamplarda işkence görerek öldüğünü belirtti.

Bir başka örnek... Bir taksi şoförü olan 69 yaşındaki Musa Mustapayeva ile 37 yaşındaki elektrikçi olan oğlu Movsar İnguşya sınırına yakın olan Goragorsk'daki evlerinde otururlarken 5 Kasım'da Rus askerleri kapıyı kırarak girdiler. Babayı bileklerinden tavana asarak, oğluna da arkadan elleri kelepçeli olarak 24 saat boyunca dizleri üzerinde oturtarak işkence yaptılar. Movsar'ı defalarca dövüp göğsünde savaş bıçağı ile çizikler açarak yaraladılar. Musa'nın karısı Umri eve geldiği zaman her ikisini de yerde hareketsiz yatarlarken buldu. Movsar şimdi nefes almakta güçlük çekmekte, kaburgasının birisi kırık ve böbrekleri de tahrip olmuş durumda. Musa ise (kızı Zülainin belirttiğine göre) hala şokta bulunmaktadır. Her ikisi de şimdi hastanedeler.

Sunzhevsky mahalli idaresinden yüksek dereceli bir yetkili, korkusundan dolayı isim vermeden yaptığı açıklamada Sernovodsk köyünden beş kişinin kaçırıldığını, onların akıbeti konusunda hiç kimsenin bir şey bilmediğini belirterek, onların gideceği tek yerin tehcir kampları olduğunu söyledi." (Alice Lagnado, The Telegraph, 21.11.1999)

"Ruslar, Grozni'nin sekiz kilometre güneybatısındaki Alkhan Yurt'tan Grozni'ye 100 roket attılar. Diğer bölgelerden de benzer şekilde roketler atıldı.

Halkın, soğuğun iliklere işlediği kamplara kaçıştığı Grozni'den, son saldırılarda can kaybı ve yaralı durumunun ne olduğu konusunda bilgi alınamıyor." (Ruslan Musayev-Associated Press- The Independent, 26.11.1999)

"Yandryri'de sarhoş Rus askerleri tankla geldikleri kent sokaklarından birinde genç bir kızı vurarak öldürdüler. Larissa Kitiyeva isimli 22 yaşındaki kız öğrenci, caddede bulunan bir kulübede kardeşiyle birlikte iken tanktan inen Rus askerleri onlardan votka istediler. Votka olmayınca genç kıza üst üste ateş açarak öldürdüler. Şimdi Yandryri halkı bu genç kız için yas tutuyor." (Marcus Warren, The Telegraph, 27.11.1999)

"Mozdok'ta bulunan Rus askeri komuta merkezinden bir yetkili, interfax haber ajansına yaptığı açıklamada, harekatı yöneten komutanların Çeçenlere karşı daha güçlü bombalar kullanmayı kararlaştırdıklarını belirtti. Bombaların isimleri belirtilmemekle birlikte, bunların büyük uçaklar tarafından taşınabilen basınç ve yangın bombaları olduğu belirtildi. Bu bombalar zemin üstünde patlamalarına rağmen oluşturdukları basınç ve ısı ile yer altındaki insanların akciğerlerini tahrip ederek ölümlerine yol açıyor." (Patrick Cockburn, The Independent, 26.11.1999)

Tüm bunlar olurken, yani sarhoş çapulculardan oluşan Moskof ordusu Çeçenistan'ı yakıp yıkarken, bebekleri ve kadınları acımasızca katlederken, siviller üzerine tonlarca bombayı yağdırırken; aynı ordunun mızıka takımı Türk askerini ve Türk halkını eğlendirmek için Türkiye'de bulunuyor. Hemde ne tesadüf ki, Türk ordusunda askerlik yapmamak için yurt dışında bulunan bir kaçağın "şıkıdım"ını hep bir ağızdan söyleterek... Yine Çeçenleri hiç sevmeyen Batılı medya; kamerası, muhabiri ve makineleriyle oradaki zulmü aktarmaya çalışırken bizimkiler de katil Rus ordusuna mensup sanatçı(!)ların ağzından, bizim asker kaçağının "şıkıdım"ını aktarmak için birbiriyle yarış yapmaktalar.

Sadece bu kadar mı? Daha önceki Çeçen kıyımında dualarıyla veya yardımlarıyla az çok Çeçenlerin yanında görünen Müslümanlar da Tarkan'ın "şıkıdım"ıyla oynamakla meşguller. Çünkü mazeretleri var... Hani önceki Bosna ve Çeçenistan yardımlarında, devlet bazı Müslümanları itham altında bırakmıştı ya... Ayrıca Başbakanımız Çeçenlerin "terörist" oldukları konusunda Ruslarla aynı düşünceyi paylaşarak, bunu imzasıyla somutlaştırmıştı ya... İşte bundan dolayı da sorumluluktan kurtulmaktalar... Bunun içindir ki, Çeçenistan can çekişirken, Müslümanlar huzur içinde bulunmaktalar... Çünkü yapabilecekleri bir şey yok. (!) Öyleyse medyamızın evlerimize taşıdığı Tarkan'ın şıkıdımını Rus askerlerinin ağzından rahatlıkla dinleyebilir, hatta oynayabiliriz.

Her şeye rağmen yine de hayır dua olsun...

email:ykamali@hotmail.com


Yaşar Kaplan Yeni Yahudi gerçeği karşısında yeni ve farklı yaklaşımlar gerekiyor

E-mail:ykaplan@akit.com.tr

Siyonist fanatizm sonunda Yahudileri bile isyan ettirir dereceye geldi. O nedenle, her toplum gibi Yahudiler de (en azından bir kısım Yahudiler) kendilerini yenilemeye çalışıyor ve dünya şartlarına göre düşüncelerini, en önemlisi de Siyonist ideallerini revize ederek gereken yerlerini rötuşlamaya kendilerini zorunlu hissediyorlar.

O nedenle, Yahudiler konusunda doğru yorumlarda bulunabilmek için, bizim de Siyonizm konusunda olmasa bile hiç değilse dünya Yahudileri konusunda öteden beri benimsediğimiz düşünceleri gözden geçirmemiz gerekiyor.

Mesela, bütün dünya Yahudilerinin İsrail'de toplanmak ve Büyük İsrail Devleti'ni kurmak gibi bir idealleri olduğunu düşünürüz. Bu düşünce boş değil aslında. Gerçekten de böyle düşünen Yahudiler var. Ama artık Yahudilerin tamamı böyle düşünmüyor. Bazı Yahudiler, özellikle, tabir caiz ise, tuzu kuru Yahudiler kendilerini sadece üç beş milyonluk küçük bir ülkeye habsetmek istemiyorlar. Güçlerinin sınırları belirsiz mübhem bir güç olarak kalmak, onları daha da etkili ve güçlü kılmaktadır.

Yani artık Büyük İsrail ideali, Yahudi seçkinler için doğru bir ideal değil. Olaylar bu görüşü onaylamıyor. Mesela Başbakan İsac Rabin'in yirmi yaşındaki bir genç tarafından öldürülmesini, Rabin'in barış yanlısı olması nedeniyle savaş yanlısı fanatik İsrailliler tarafından öldürüldüğü yorumları yapılmıştı bir zamanlar. Bu yorum kısmen doğru ise de, bugün itibariyle daha net olarak farketmeye başladığımız yeni Yahudi gerçeği ile tam olarak örtüşmüyor.

Dünyanın değişik ülkelerine dağılmış ve buralarda kendi düzenlerini kurmuş, işleri tıkırında Yahudiler, İsrail'de toplanmak gibi bir niyet taşımıyorlar. Bunun için bir neden de yok.

O nedenle, hiç kimse, ABD Yahudilerinin tasını tarağını toplayıp İsrail'e göç etmesini beklememelidir. Türkiye'deki ya da bir başka ülkedeki Yahudilerin de düzenlerini bozup İsrail'e göç etmelerini beklememelidir. Belki yaşadıkları ülkelerde bulaştıkları yolsuzluklar nedeniyle başları sıkışınca, kaçıp sığınılacak bir ülke olarak ancak bir değeri olabilir İsrail'in.

Bir zamanlar idealist ve aynı zamanda terörist Yahudilerin ya da Siyonizm'in öncülüğünü yapanların, bütün Yahudileri İsrail'de toplamak gibi bir düşünceleri vardı. Ama bu düşünceye bugün birçok Yahudi gülüp geçiyor. O nedenle de, kendilerini değişik yöntem ve yollarla bu konuda baskı altında tutmak isteyen lobilerin bu tezlerini boşa çıkarmak için, yükünü tutmuş Yahudiler, İsrail'i barış içinde yaşama imkanı bulunmayan istikrarsız bir ülke olarak göstermek istiyorlar. Barış yanlısı Yahudi liderlerin öldürülmesini, İsrail'de toplanma idealine hayır diyen, dolayısıyle İsrail'de istikrarsızlık isteyen tuzu kuru Yahudilerin eseri olarak anlamak gerektiği iddiası yabana atılmamalı.

İsrail kurulduğunda; İsrail, ABD'nin bölgedeki ileri karakolu ya da jandarması olarak görülüyordu. Sonradan ABD, İsrail'in güdümüne girmiş bir ülke olarak algılanmaya başlandı. Şimdi yeniden ABD Yahudileri, hem ABD yönetimi, hem de İsrail yönetimini denetimleri altında tutmak istiyorlar. İsrail'de iktidara gelenlerin artık ABD resmi yönetimi ile değil, ABD Yahudi varlığının elebaşları ile oturup sorunlarını çözmeleri gerekiyor.

Büyük İsrail ideali yahut dünya Yahudileri konusunda karşılaştığımız bir nevzuhur eğilimleri bundan sonraki yorumlarda gözardı etmemek gerekiyor.


İsmail Müftüoğlu Aman ha, sessuzluk(!)

Ülkemizde her dönemde olduğu gibi, bu günlerde de konuşmak, yazmak çok zorlaştı. Çünkü, hemen hemen her yapılan konuşma, yazılan her yazı sistemin tasvibine, tercihine uygun düşmüyorsa, mutlaka meşkuk bir sebeple konuşan veya yazan hakkında kanuni işleme tevessül edilerek gözdağı verilmektedir.

Hem de, usul ve kanun hükümleri bir tarafa itilerek, şahsi takdirde vazifeler de suiistimal edilerek, bazen de yetkiler de aşılarak bu işlemlere başvurulmaktadır.

Ankara'nın hukuk derebeyleri bir kere fermanımdır dedi mi, vay konuşan veya yazanın haline. Derhal gözetimler, tutuklama senaryoları, bitmez tükenmez sorgulamalar, gözdağı vermeler alabildiğine. Konuşan veya yazanı canından bezdirinceye kadar bu baskılar devam eder, durur.

Baskıların, işkencelerin, her türlü senaryoların netice vermeyeceği anlaşıldığında, konuşanlar veya yazanlar, ancak o zaman serbest bırakılırlar. Ama bu haksızlıklara meydan verenlere asla hesap sorulmaz, çoğu zaman da taltif edilirler. Zira, sözde hukuk devletlerinde uygulamalar böyle olur da ondan.

Bu tehlikelerle başbaşa kalmadan veya yazmak istiyorsanız o zaman sistemi övecek, yermeyeceksiniz. Hele, doğru olsa bile bazı tabulara asla yaklaşmayacaksınız, onları eleştirmeye tabi tutmayacaksınız. Bir başka ifade ile, "fincancı katırlarını" ürkütmeyecek, siyasi teoları gazaba getirecek davranışlardan uzak durmak gerekir. Yani, çarpık düzen çarkı dönmeye devam edecek, kimse sesini çıkartmayacaktır.

Mesela, milletin sosyal bünyesi ile bir türlü bağdaştırılamayan ilkeleri asla tenkit etmeyecek, milletin etik ve estetik değerleri ile bağdaşmadığını söylemeyeceksiniz. Aksi halde, söylemeye veya yazmaya kalkışırsanız, o zaman da başınıza gelecek felaketleri peşinen kabulleneceksiniz.

Mesela, tarihte ve günümüzdeki bazı zevatın icraatlarından duyulan sıkıntıları, tedirginlikleri, tenkit hudutları dairesinde bile eleştiriye tabi tutmayacaksınız. Yapılarını, icraatlarını çıplak bir şekilde tarife kalkışmayacaksınız. Kalkarsanız, bir vesile ile gözetim altına alınmayı bekleyeceksiniz.

Mesela, eski ve yeni cumhurbaşkanlarını, başbakanları, bakanları, bazı hukuk derebeylerini ölçüsü içinde dahi olsa asla tenkit etmeyeceksiniz. Aksi halde giyotine hazır olmalısınız.

Mesela, devletin hantallığından, yeniden yapılanmasından, Ankara'nın beceriksizliğinden bahsetmeyecek, düşüncelerinizi özgürce ifade etmeye kalkışmayacaksınız. Aksi halde, engizisyon mezalimine hazır olmalısınız.

Mesela, meclisi soyanları, onları affa dahil etmeye çalışanları, devleti dolandıranları konuşmayacak veya yazmayacaksınız. Yazmaya kalkarsanız, o zaman manevi şahsiyete hakaret düşüncesiyle cezaevine gönderilebilirsiniz.

Mesela, anayasal kuruluşların başındakilerin açıklamaları milletin tasvibine şayan olmasa bile, onları tenkide kalkışmayacaksınız. Aksi halde, bir bahane ile rahatsız edilmeye razı olacaksınız.

Mesela, bazı kuruluşların israfını, tavrını, üslubunu beğenmemezlik edip tartışmayacaksınız. Aksi halde ya bir trafik kazasına veya faili meçhul bir cinayete kurban gidebilirsiniz.

Mesela, ülkemizde "irtica" yok, siyasi madrabazlık var derseniz, mürteci olarak isimlendirilirsiniz. Türkiye'de mürteci de yok derseniz, bu sefer de kökten dinci, radikal olarak adlandırılırsınız.

Mesela, milletin menfaatlerini haleldar edenleri millete ilan etmeye kalkışmamalısınız. İdeolojik baskılara karşı ses çıkartmamalısınız. Aksi halde Batı Çalışma Grubu tarafından derhal fişlenir, her türlü haklardan mahrum kalırsınız.

Mesela, anayasa suçu işlemeyi itiyad haline getirenlere karşı hukuki tavır bile koyamazsınız. Aksi halde semt-i meçhule gitmeyi göze almalısınız.

Mesela, adaletin siyasallaştığını, Meclis'in üzerinde gizli bir vesayetin bulunduğunu, seçilenlere tayin edilenlerin tahakküm etmeye çalıştığını yazmayacaksınız. Aksi halde önünüz kesilir, ailece rahatsız edilirsiniz.

Mesela, parti liderlerinin kaprislerini, haksızlıklarını, despotluklarını, zulümlerini ifade etmeyeceksiniz. Ederseniz, partiden derhal ihraçla başbaşa kalırsınız. Hele hele siyasi teo haline gelen, parti derebeyi gibi davrananlara karşı tavır koyamazsınız. Parti içi siyasi cuntalara karşı mücadeleye girişemezsiniz. Aksi halde derhal partiden aforoz edilirsiniz, siyasi lince tabi tutulursunuz.

Mesela, kanunlarla korunan devrimleri, devrimci şahsiyetleri, ihtilalci ve darbecileri koruyan düzenlemeleri, siyasi parti liderlerinin sosyal çarpıklıklarını tenkide yönelemezsiniz. Aksi halde, her türlü maddi ve manevi sıkıntılara uğratılırsınız.

Onun için konuşmayacak ve yazmayacaksınız. Temel'in dediği gibi, "sessuz" duracaksınız.

Malum, Temel bir Trabzonspor maçına Trabzonspor'un "amigo"su olarak katılır.

Trabzonspor taraftarları Temel'e sorarlar. Hangi hareketi yaptığında biz nasıl davranacağuz?

Temel cevap verir:

Sağ elumi havaya kaldurduğumda, siz en büyük Trabzon, başka büyük yok.

Sol elumi kaldurduğumda ise, siz haydi bastur diyeceksunuz.

İki elumi havaya kaldurduğumda ise sessuzluk.

Maç başlamış, Temel sağ elini havaya kaldırınca, tüm Trabzonsporlu taraftarlar bir ağızdan "En büyük Trabzon, başka büyük yok."

Maç devam eder, Trabzonspor oyuncuları rakip kaleye doğru hücuma kalkınca, Temel'in sol eli havaya kalkar. Bu sefer de bütün Trabzonspor taraftarları bir ağızdan "Haydi bastur" diye bağırmışlar.

Trabzonspor lehine bir penaltı verilmiş, golcü topu dikmiş ve topa vurmuş, ancak topu kaleye sokamayınca, Temel ayağa kalkmış ve iki elini birden havaya kaldırmış.

Tribünlerdeki tüm Trabzonlu taraftarlar bir ağızdan:

SESSUZLUK... SESSUZLUK... SESSUZLUK...(!) diye bağırarak tempo tutmuşlar.

Mesele anlaşıldı herhalde. Bugün için ülkemizde başınıza gaile açılmasını istemiyorsanız, konuşmayacak ve yazmayacaksınız. Temel'in dediği gibi "sessuz" duracaksınız. Buna rağmen kendilerini çok güçlü görenlerin sessuzluk, sessuzluk, sessuzluk nakaratlarına asla aldırmayacaksınız.

La galibe İllallah.