A. İhsan Karahasanoğlu Yargı baskı aracı olmamalı

Malatya'da; İnönü Üniversitesi'nde uygulanmak istenen kanunsuz başörtü yasağı sonrasında şehirde tatsız olaylar yaşanmıştı. İlin üst düzey yöneticileri devreye girerek gösterileri durdurmuşlar, başörtü yasağının uygulanmayacağı sözü verilmişti.

Adeta birilerini memnun etmek için de yüzlerce insan gözaltına alınmış ve sanki durup dururken bu insanlar olay çıkarmak istiyorlarmışcasına basında da gündem oluşturulmaya çalışılmıştı. 300'ü aşkın insan günlerce gözaltında kalmıştı.

Sonuçta önceki gün mahkeme kararını verdi. Tabii ki kararın temyiz aşaması var. Ancak son verilen karar Türkiye'de yargının medyadan ne derece etkilendiğinin en canlı örneği.

54 kişi hakkında idam cezası verilmesi talebi ile savcının dava açtığı olayda 1.5 yıl ile 5 yıl arasında değişen cezalar verildi. Bu cezalar da kesinlikle ağır. O insanların hiçbirisi haksız bir talepde bulunmuş değiller. Büyük çoğunluğu zaten hayatında karakol bilmeyen insanlar. Bu insanlara idam cezası istenmesi de yanlış, 5 yıl ceza da, 1.5 yıl ceza da yanlış. Ama gördüğünüz gibi 40 bin kişinin katili Apo'nun bile asılmamasının tartışmaya açıldığı Türkiye'de, "Ben üniversiteye başörtülü olarak gitmek istiyorum" diyenlere bu hakkın tanınması gerektiğini söyleyenler idam edilmek istendi.

Silah yok. Öldürme yok. Yaralama yok. Sadece Malatya sokaklarında 20-30 dakikalık gösteri. Talep ise "Üniversitede başörtü yasak olmasın."

Bu kadar masum isteğe verilmek istenen ceza idam. (Şaşırmayın ama Apo'ya istenen sadece idam idi. Apo'ya idam bile şu an erteleniyor gibi.)

Davanın ilk gününden bu yana savunma avukatları, "Ortada suç yok. Olsun olsun gösteri yürüyüşüne aykırılık var" diye haykırıyorlardı. Mahkeme ise tutukluluk hallerinin devamı ile bu talebi zımnen reddediyordu.

Şimdi mahkeme döndü dolaştı, idam cezası talebiyle açılan davanın yanlışlığına karar verdi. Peki o 54 insana 6 aydır çektirdikleriniz ne olacak?


Abdurrahman Dilipak Engelli koşu

E-mail:dilipak@akit.com.tr

AGİT geçti. Şimdi sıra Helsinki'de.

AGİT Helsinki'ye göre, çok daha geniş bir örgüt. Helsinki'de daha ince bir elekten geçmemiz gerekiyor.

AGİT'de genel ilkeler sözkonusu idi, burada özel şartlar sözkonusu.

AGİT'te tartışılan, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği konseptinde, batı demokratik bütünü içinde birlikte hareket etme kararlılığını ifade ediyordu.

Helsinki'de ise ekonomik ve siyasi birlik konusu tartışılıyor. Herkes şunu soruyor:

- Bizi kabul edecekler mi?

Soru yanlış. Sorunun doğrusu şöyle olmalı idi:

- Bizi reddedebilirler mi?

İşin ilginç yanı her iki sorunun da cevabı "hayır"dır.

O zaman Türkiye'nin istediği cevabı alabilmesi, bu konuda yöneltilecek sorunun şekline bağlı.

Batı'da da Türkiye konusunda tek görüş yok. Avrupalılar kendi arasında Alman, İngiliz, Fransız inisiyatif gruplarına ayrılmasının yanında, her ülkede de Türkiye konusunda farklı yaklaşımlar sözkonusu. Tabii bu arada ABD'yi de unutmamak gerekiyor. Türkiye'yi Batı'nın dışında tutarsanız, yüzünü zorunlu olarak Doğu'ya dönecek. Bu da Batı için hiç istenmeyen bir şey.

Batılılar bizi eninde sonunda alacaklar ama, en önemli kaygıları, özgürlüklerin ve ekonomik refah düzeyinin belli bir seviyeye ulaşması halinde, Türk halkının nasıl bir davranış göstereceği ile ilgili. Onun için de özellikle laikçi kesimin eli ile, Müslümanları mümkün olduğu kadar hırpalamak ve "ehlileştirmek" kendi içinde parçalamak istiyorlar.

Bir başka kaygıları da şu: Türkiye İslam kimliği ile Batı'yla bütünleşecek olursa, Avrupa'daki 20-30 milyon Müslümanla birlikte 100 milyonluk bir güç oluşturacak. Genişleme bölgesindeki Müslüman nüfus ve doğurganlık olayı, Batılıları ciddi bir şekilde kaygılandırıyor. Bu özellikleri ile, kime destek verseler onu iktidar yapacak kilit bir rol oynayacaklar.

Türkiye Batı'dan uzaklaşırsa da aynı gücü Doğu'da yakalayacak. Batı'yı yine aynı şekilde etkileyecek.

Şimdi Batı'da yeni bir fikir tartışılıyor. O da İslam'ın özünde barışçı bir din olduğu, Avrupa'nın da İspanya'daki Endülüs-Emevi Devleti yolu ile İslamla tanışmasının çok eskilere dayandığı ve rönesansın doğup gelişmesinde Endülüs mirasının etkilerinin görmezlikten gelinemeyeceği söyleniyor. Müslüman halkların geçmişte köklü medeniyetler kurdukları, bilim, adalet, sanat konularında üstün eserler verdikleri ifade ediliyor.

Artık şunu itiraf ediyorlar. İmparatorluk mirası üzerine ulus temeline dayalı bir devlet kurmak çok kolay olmayacaktı. Dün Batılı olmak, bağımsızlık demekti. Bugün Batılı olmak, karşılıklı bağımlılık anlamına geliyor. Dün Batılı olmak, ulusal birlik demekti, şimdi globalleşmek ve çok kültürlü, çok sesli toplum modelini benimsemek anlamına geliyor.

Batılılar, İslamla ve Müslümanlarla zıtlaşarak bölgede çıkarlarını koruyamayacaklarının farkındalar. Onun için de yeni bir politika izliyorlar.

ABD daha çok stratejik önceliklere, enerji ve güvenlik açısından yaklaşıyor Türkiye'ye, Batı ise daha çok politik ve ekonomik kaygılarla.

Helsinki'de diplomatik bir dille bu konular masaya yatırılacak. Bu arada Amerika'da Kıbrıs'la ilgili olarak toplumlararası görüşmeler başladı. Bu görüşmeler de Helsinki sürecini etkileyecek.

Batılılar şunun farkındalar: Türkiye konusunda pazarlığa oturacakları kişiler gelecekte Türkiye'yi yöneten kişiler olmaycak. Yarının politikacıları, bugün el sıkıştıkları kişilerin politik varisleri olmayacağını bilmek, bunu bile bile masaya oturmak, Batılılar için hayli zor bir iş olsa gerek. Aynı zorluk, bugün Türkiye'yi temsilen masaya oturanlar için de geçerli. Onların durumu son derece trajik. Batı'dan yana olmak, ya da Batı'yı dışlamak, onların gelecekle ilgili talihsizlikleri açısından bir umut olamayacak. Çünkü gidecek hiçbir yerleri yok.

Onlar giderayak, sanayinin durma noktasına geldiği bir zamanda enerji kısıntısı yaparak halkı nükleer santral kurmaya ikna "stratejileri" üzerinde yoğunlaşarak, açılacak ihalelerin komisyonları ile kendi geleceklerini kurtarma hesabı içindeler.

"Aganigi" ayakları ile, ellerindeki 500.000 ton fındığı iç pazarda satıp, üreticiye para verme hesabı içindeler. Aslında bu "aganigi" işi iyi tuttu. Millet fındık yiyor mu bilmiyorum, ama bu söz herkesin dilinde. Keşke akıl edip fındığı depoya yığıp bir yıl kara kara düşünmek yerine, alırken akıllı davransalardı.

Bu geçmişimizi berbat eden hükümetlerden bir gün mutlaka kurtulacağız.

Helsinki'de her şey bir anda çözülecek diye bir şey yok.

Batılılar yine ne içeri alacak ne de yakamızı bırakacaklar. Bizimkiler bekleme salonunda beklemeye devam edecek. Batılılar, insan hakları ve demokrasi ambalajına paketledikleri özel taleplerini sıralamaya devam edecekler.

Ama sanırım en azından Ankara'ya biraz daha kapı aralanacak gibi. Bu biraz da Kıbrıs'ta elde edilecek gelişmelere bağlı. Bir de insan hakları, demokratikleşme paketine.

Bu paketin içinde sadece aydınlar yok, PKK da var, Ermeniler de, Rum Ortodoks Kilisesi de, İsrail de...

Bakalım Ankara, Helsinki'de nereye kadar gerileyecek, Avrupa ne vaad edecek.

Bu engelli koşu burada bitmeyecek.

Bekleyecek ve göreceğiz.

Selam ve dua ile.


Abdurrahman Kurban Ağlamakta dünya şampiyonluğu

Bizim üretken bir toplum olmadığımızı söyleyenler halt etmiş. Hiç de değil! Şu sıralar dünyada en çok gözyaşını biz tüketiyoruz, hem de tek zerresi ithal değil bu yaşların. Eee! Tükettiğimize göre, bir o kadar da üretiyoruz demek ki...

Evet, sebepleri ve etkenleri ithal edilebilse de, gözyaşımız ithal edilemez değerlerimizdendir. Başkası için ağlamayı milletçe kısmen unutmuş bile olsak, başkasının gözyaşıyla ağlamayı yine de becermemiz mümkün değil.

Deprem felaketlerinden sonra Hindistan'ı bile sollayarak ağlama sıralamasında birinci sıraya yerleştik. Elbette bu başarıda en az depremler kadar, Devlet Baba'nın aşırı gayretinin de katkısı büyük.

Eskiden de arabesk bir toplumduk, ama şimdilerde neden bu kadar aşırı ağlıyoruz dersiniz? Bakmayın bir "reform" gibi gösterildiğine... 8 yıl kesintisiz-zorunlu eğitim dayatması da büyük bir depremdi. İmam Hatiplerin alicengiz oyunlarıyla kapatılması da.

Dokuz köyden kovulan başörtülü kızların hıçkırıklarıyla hala milletçe sarsılıyoruz. Namazda gözü, ezanda kulağı olan herkesin resmi dairelerdeki görevlerinden uzaklaştırılması da başka bir deprem senaryosu.

Okul kapısından cami avlusuna kadar her alanda Müslümanların anasını ağlatmak için yarışmadı mı ileri gelen veya geride duran yetkililerimiz?

Ne kadar çok gözyaşı imalathanemiz var. Hangi birini sayayım. Bu millet ağlama şampiyonu olmayacak da, Amerika Mamerika mı olacaktı yani!..

Hiçbir ülke bizim trafik kazalarımızın eline su dökemez mesela. Faili meçhul cinayetlerimizle MOSSAD bile aşık atamaz bizimle.

Terör yüzünden dünyada en fazla anası ağlayan ülke hiç kuşkusuz biziz. Çocuklarını öldürerek analarını ağlatanları bir punduna getirip af ederek, asla dinmeyecek yeni gözyaşı pınarları elde etmekte de üstümüze yok.

Evet. Birileri bir yerlerde dayatma ve baskı ürettikçe, biz de halk olarak çaresizlik ve gözyaşı üretiyoruz.

Son depremler hepimizi hüngür hüngür ağlatmadı mı? Gözyaşları yüreğinde donup bir Hitit Heykeli gibi kaskatı kesilenleri de bu gidişle bilim adamlarımız nasılsa eninde sonunda ağlatacak. Bilimin, teknolojinin elinden hangi gözyaşı kurtulabilmiş ki şimdiye kadar?

Yıllardır Filistin'de, Bosna'da, Çeçenistan'da yaşanan vahşet ve katliamları hepimiz gözyaşlarıyla seyrettik. Dedim ya arabesk bir toplumuz zaten. Acıklı filmler seyredip ağlamaya alıştırılmışız. Ağlıyoruz ve rahatlıyoruz. Ağlarız, rahatlarız, kısa bir müddet sonra her şeyi unuturuz. Bu hasletimizi büyüklerimiz bizlerden iyi tanıyor anlaşılan ki; pek aldırış etmiyor ağlayıp sızlanmalarımıza.

Bu devlet gözyaşına pek itibar etmiyor. Depremden, soğuktan, yangından sapır sapır dökülmemiz de o kadar umurunda değil.

"Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" diyor ya Dadaloğlu... Koskoca Türkiye Cumhuriyeti devleti geri mi kalacak garip Dadaloğlu'ndan!..

Bu kadar acı ve gözyaşı üretiyoruz, ama bir araya gelse sellere dönüşebilecek bu su kaynağımız bir türlü enerjiye dönüşmüyor, ekonomimize tek kuruş fayda sağlamıyor. İnsanın aklına şu koca devlete akıl vermek bile geliyor bazen.

Yani diyorum ki kendi kendime, şu devlet, milletine acı ve ıstırap sebepleri üreterek onların akıtacağı gözyaşlarına bel bağlamayı bıraksa da, halkı için biraz huzur, özgürlük ve güven sürse piyasaya, daha fazla randıman almaz mıydı acaba?

Yoksa anamızı ağlatmadan bu ülkenin yönetilmesi, gerçekleşmesi ihtimal dışı bir ütopya mı? Bir büyük Marmara depremi daha bekler gibi, kapı önlerinde vatandaşlık haklarının hiç değilse cankurtarana bindirilişini beklemeye mahkum olmasak da... Yakınlarımızın cenaze arabalarına binip bizlerden temelli kurtuluşu arkasından "elveda" gözyaşları dökmeyi kanıksamasak da...

Gözyaşlarımızı sadece Allah korkusuna, münacaat ve dualara saklasak daha iyi olurdu gibi geliyor bana.

Biraz da ülkemizde tecelli eden adaletin yahut hamiyete dönüşen şefkat ve merhametin temaşasıyla duygulanarak ağlayalım yahu! Fena mı olur?

Şu altmış beş milyon insanın biraz da huzur ve mutluluk kırpıntıları sebebiyle ağlamaya hakları yok mudur gerçekten? Nedir bu milletin bu illetlerden çektiği!..


Ahmet Kekeç Çevik Bir'in siyasi hayatı bitmiştir

Şimdi de üzülmeye başladım adama.

O ruhsuz, asalak, ciğeri beş para etmez adamların karşısında nasıl da ezik büzüktü; öksürüyor, tıksırıyor, sıkıntıyla yüzünü kaşıyor, ellerini nereye koyacağını bilemiyordu...

Vaktiyle Birinci Ordu karargahının sivil dünyaya bakan çeperlerini "Orduya sadakat şerefimizdir" sloganlarıyla donatmıştı da, bırakın "eleştiri"yi, takdir bile toplamıştı o asalak medya çoğunluğundan.

Ne olmuş?

Çevik Bir Cumhurbaşkanlığı'na aday olduğunu açıklamış.

"İllegal Basın Konseyi Başkanı" Oktay Ekşi, önceki gün zehir-zemberek bir yazı döşendi.

Cevik Bir'in çıkışını "yersiz" bulduğunu yazıyor Ekşi.

Yersiz değil de, "zamansız."

Sonra da Turgut Sunalp'le Faruk Gürler'in akıbetini hatırlatıyor

Çevik Bir, "gazeteciler hakkında dosya tutturma; beğenmediği gazetecilerin askeri tesislere girmesini yasaklama; kızdığı gazetecilerin kovulmaları için bazı işverenlere baskı yapma gibi hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamaların arkasındaki isim"miş...

Yok yahu!

Oktay Ekşi bunu yeni mi öğrendi?

"Hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamalar", öyle mi?

Bugün bunları yazmak kolay.

Bu uygulamalar yapıldığında Oktay Ekşi neredeydi? Neden "Basın Konseyi Başkanı" sıfatıyla bir açıklama lütfedip, meslektaşlarını koruma cihetine gitmedi?

Refikimiz Engin Ardıç, "Babıali puşt tarlasıdır" diyordu, "Bugün alkışlarlar, yarın rüzgar döndüğünde arkanıza geçip nanik yaparlar."

Yaparlar mı?

Yaparlar.

Oktay Bey'i tenzih ediyoruz.

Kendileri gayet kibar, ölçülü, "otoriteye sadakat" hususunda rüştünü ispatlamış bir büyüğümüzdür; "Orduya sadakat şerefimizdir" sloganını kartel medyasında ilk eleştiren de odur.

Gelgelelim, gazeteciliği tartışılmaz Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand'a yönelik Çevik Bir komplosu karşısında susmuş, bu komploya zımnen onay vermek suretiyle mesleğinin itibarını hiç etmiştir.

Geçiyoruz Çevik Bir'e.

Çevik Bir, adaylığının Türkiye'de bir "heyecan kasırgası" estireceğini vehmetti.

"28 Şubat sürecinin sembol ismi" olmak, Cumhurbaşkanlığı için yeter şarttır sandı ve fena halde morardı. Kendi ifadesiyle, "ilk dirseği" de "dost" bellediklerinden yedi.

Birçok saf ve vatansever üniformalı gibi, Çevik Bir de yeşil urbayı çıkardıktan sonra siyasi hayatın başladığını/başlayacağını sanıyordu.

Oysa, Çevik Bir'in siyasi hayatı, üniformadan kurtulur kurtulmaz bitti.

Genelkurmay 2. Başkanlığı görevini deruhte ettiği günlerde daha çok siyasetin içindeydi oysa; astığı astık, kestiği kestikti.

İstediği yasayı Meclis'e dayatabiliyordu.

Canı istediğinde "gazeteci" kovdurabiliyordu.

Vatandaşları "keyfince" fişleyip geleceklerini karartabiliyordu.

Muhalif belledikleri hakkında "suç duyuruları"nda bulunup mahkemelerde sürüm sürüm sürünmelerini sağlayabiliyordu.

Daha da önemlisi, "demokratik normal"e müdahale ettikten sonra çıkıp "demokrasiye balans ayarı yaptık" diyebiliyordu.

Kimbilir kimin, hangi çevrelerin dolduruşuyla "siyasi geleceğini" kararttı.

Dolduruşa getirdikleri bile bugün arkasında değil; uzaktan uzağa nanik yapıp duruyorlar.

Çevik Bir'in siyasi hayatı, görücüye çıktığı malum basın toplantısında değil, 30 Ağustos 1999 yılında bitti.

Geçmiş ola.


Atilla Özdür İyi limon sulu limon...

Bizim gazetenin avukatlarından A.İhsan Karahasanoğlu geçen akşam evlendi. Mozayiğin bu yakasında düğün dernekler, selamlaşmalara vesile oluyor. Uzun zaman geçmiş, birbirlerini görmemiş, yekdiğerleriyle görüşememiş dostlar, bu vesileyle bir araya gelince, başlıyorlar karşılıklı dereden tepeden sohbete. Hemen hepsinin de ağzından, evlenenlere bir ömür boyu beraberlik temennisi.

Ne yapalım, bizim yakanın usulü gereği biz de temennide bulunalım. Yol ve yordamı üzre hayırlısı tarafından bir yastıkta kocayalar...

Mozayiğin öte tarafı bir alem. Çok renkli ve çok boyutlu. Geçenlerde bir yeni boyut daha eklenmişti ya da ekleme işlerine başlanmıştı. İnsanlar eskazara tescil memurunun önüne giderek evlililiklerinin resmi kaydını yaptırdıktan sonraki dönemlerde, karı ve koca olarak karşı tarafa bir ihanette bulunduğunda, aldatılanı bundan haberdar etmeli mi etmemeli mi? Kadın kocasını boynuzlattığında, keyfiyetten kocayı kim haberdar etmeli?

Çalışmalar ve araştırmalar şu yöne doğru kaydırılıyor. Boynuzlanan, boynuzlatan tarafından bizzat haberdar kılınmalı... Böylesi ahlaka daha da uygun düşermiş.

Ne dersiniz, yaka farkı işte.

Tabii bu arada kayıt kuyudatı ve tescil memurunun işe bulaşmasını kökden reddedenler de mevcut... Buna da nüfus kütüklerinde vukuatsız evlilik falan diyorlar.

Bu yakanın evlilikleri ölesiye kuruluyor. Öte yakada ise moda olan ve geçerliden sayılıp el üstünde tutulan, bıkasıya!..

Tarım Bakanı'nın değiştirileceğine yönelik laflar ediliyor. Bu arada para işleriyle yetkili kılınmış bakanlardan olan Recep Önal'ın da adı geçiyor, hükümete yeni ivme getirme söylentilerinin arasında. Tarım Bakanı, doğru yönde birkaç adım atmıştı. Dışarıdan meyve-sebze getirilmesine yavaştan da olsa kafa tutmaya başlamıştı. Muz ile başlayan ve başlatılan delik, daha sonra kavun-karpuzla genişletilmiş ve elma-armut ile limon-portakal ithalatçılarına da gün doğmuştu.

Tarım Bakanı bir anlamda tarımın desteklenmesi gibi bir etki yapması beklenilen ve umulan bu girişiminden ötürü, tabiatıyla birilerinden zılgıtı yiyecekti...

Birileri kim?

Kim olacak, global köyün muhtarları. Muhtarlar, topu temeli sayıları üç-beş kadar. Bütün ihtiyar heyetlerini Dünya Ticaret Örgütü'nün toplantısına çağırdılar. Direktifler hazırlandı, gerekçeler düzenlendi ve dediler ki, demek istediler ki, demeye niyetlendiler ki:

"Kapılarınızı açın. Köylüyü kendi başına bırakın. Et lazımsa en lezzetlisi bizde var. Süt mü dediniz? Bizim depolarımızdaki sizlere de yeter bizlere de. Patates, soğan, biber, elma, armut, arpa, buğday, boşverin siz uğraşmaya, köylünüzle boğuşmaya."

Bizim Tarım Bakanı, "ıı" der gibi yaptı ve kapıları kapattı... Yeni bakanımız gelince, milletin gözü aydın olacak Allah ne vermiş ise, dünyanın öbür ucundan toplanıp devşirilip Türkiye'ye taşınacak...

Hani demişlerdi ya büyüklerimiz, biz Türkiye'nin küçümen küçümen adamlarına:

"Ulan ne istiyorsunuz be... Komünistlikse onu biz getiririz. Faşizm istiyorsanız, ustası biziz. Şeriat mı, sizin için Diyanet'i kurmadık mı?"

Şimdi de mozayiğin karşı tarafında yer alanlar aynı şeyi söylüyorlar. Elma mı yetiştireceksiniz!.. Biz hallettik o işi, siz yorulmayın.

Yarın öbür gün diyecekler ki bizimkilere:

"Yahu kardeşim bu ne telaş. Sandık mandık diyorsunuz ortalık allak bullak oluyor. Kavga dövüş, kan irin. Ne işiniz var şu kısacık dünyada hır gürlü yaşamak için.

Fiili durumu resmileştirelim, sizleri biz idare edelim."


Av. Hacı Ali Özhan Özgürlükçü hukukçular

Bozulmaması gereken mutlak kurum "yargı"dır. Bir ülkede yargı kurumlarının saygınlığı, güvenirliği bozulmuşsa artık tuz da kokmuş demektir. Böyle bir ülkede yaşamak, sorumlu vatandaş veya bir hukukçu olarak yaşamak gerçekten çok zor olacaktır.

Yargı kararlarında amaç, gerçeğin açığa çıkması ve adaletin tecelli etmesidir. Ayrıca adaletin tecelli ettiğine milletin de inanması gereklidir. Ne yazık ki ülkemizde son yıllarda yargıya, mahkemelere güven zedelenmiş, çok yaygın derecede yıpranmış durumdadır. Ben genel olarak bu görüşlere katılmıyorum. Çünkü yakından bildiğim örnekler var ki, mahkemenin kararını beğenmediğimizde, istediğimiz kararlar verilmediğinde hemen işin kolayına kaçıp hakimleri, mahkemeleri siyasallaşmakla suçlamaktayız. Kamuoyundaki yargının siyasallaştığı eğiliminin büyük kısmının bu nedenle oluştuğunu düşünüyorum. Burada amacım, hakimleri korumaktan ziyade gördüğüm gerçeği ifade etmektir. Ancak böyle düşünmeme karşılık önemli olan vatandaş gözünde yargının nasıl gözüktüğüdür.

Hakimlerin değerleri, siyasal görüşleri, kişisel bilgi ve görüşleri, verdikleri kararları etkilemesi hiçbir zaman tümden yok edilemez. Doğal olarak baskıcı hukuktan yana olan hakimler olabileceği gibi, özgürlükçü hukuktan yana olan hakimlerin de olması normaldir. Ancak az sayıda olduğunu düşündüğüm özgürlükçü yorum taraftarı hakimlerin verdikleri kararlar gerçekten çok kıymetli değere sahiptir.

Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Başkanı M.Hulus Koçak, üye Abdurrahman Serel, üye Hasan Yalçıntaş'ın, 199 yılı içinde verdikleri kararlar gerçekten ciddi bir demokrasi dersi verecek değerdedir.

Hasan Celal Güzel, Akın Birdal ve Lütfi Şehsuvaroğlu hakkında askeri kuvvetlere hakaret etmek suçlamasıyla verilen iki adet davada aşağıdaki mükemmel gerekçe ile beraat kararı verilmiştir. İşte mahkemenin gerekçesi:

"Düşünme ve düşüncenin açıklanması özgürlüğü çoğulcu demokrasinin kurucu ve olmazsa olmaz ögesi bulunduğuna göre, düşüncenin açıklanması ortamı yok edilerek yurttaşlara "içinden düşün" denilemez. Bu tutum "düşünme" demek anlamına gelir ki, çoğulcu demokrasi ile bağdaşmaz. Çünkü, dış dünyaya yansıma olanağı verilmediği takdirde düşünce özgürlüğü işlevini yapamaz ve varlık nedenini yitirir. Kişiler ve toplum özgür beynin ürünlerinden yararlanamaz. Düşünceleri "tartışarak ve tartarak doğruyu yanlıştan ayırma" imkanından yoksun kalır. Düşünceni çokluğu ve eşitliği bu ülkenin zenginliği ve ilerlemesinin itici gücüdür. Onun içindir ki, çoğulcu demokrasiyi benimseyen ülkeler gelişmekte, ötekiler geri kalmaktadır.

Düşünme özgürlüğü çoğunluk gibi düşünememe, kurulu düzeni sorgulama ve hatta eleştirme hakkını da içermelidir. Eğer bir toplumda düşünme özgürlüğü yerleşik düzeni eleştirme ve kınama hakkını kapsamıyor ve yalnızca onu övmeyi öngörüyor ise, orada bağnazlık kaçınılmaz hale gelir. Zira "bir toplumda herkes aynı şeyi düşünüyorsa kimse bir şey düşünmüyor" demektir. Böyle bir toplum duraganlaşır, gelişme gücünü yitirir. Çünkü "mutlak hakikat", ya da "gerçeğin gerçeği" diye bir şey olamaz. "Bir düşünce o an için doğru bile olsa, yarın için yetersiz" kalmaya mahkumdur. Tarihsel süreç, 19. yüzyılın doğrularının 20. yüzyılda yanlış çıktığını, Karadeniz'in kuzeyinde doğru sayılanların güneyinde yanlış sayıldığını söylemektedir. Her an ve her yerde, "değişmez" değişmekte ve bugünün doğruları yarının yanlışları olabilmektedir. Yeryüzünün son gerçeğini henüz kimse bulamadı ve bilinen tek "gerçek" budur. Düşünme özgürlüğü, çoğulculuk ve çok seslilik işte bunun için yaşamsal önemde bir temel hak ve hürriyet sayılmıştır.

Gerçeğin anlaşılmasına engel olan şey alışkanlıktır. Dokunulmaz bilinen düşüncelere karşı çıkanlar, çoğu kez düşman ilan edilmiş, kimi zaman da öldürülmüşlerdir. Başkalarından ayrı düşünenlere hain gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü, insanlık büyük ilerlemelerin çoğunu farklı düşünenlere borçludur. Bunlar düşünce özgürlüğünün bekçileri olup, cesaretle yerleşik düşünceleri eleştirmek yürekliliğini göstererek onları geliştirip değiştirebilmişlerdir. Rabelais, Calvin, Voltaire, Come ve Atatürk böyledirler.

Ünlü bir hukukçunun dediği gibi, eğer çoğulcu demokrasiyi yerleştirmek istiyorsak, -Voltaire bilincini- mutlaka benimsememiz gerekmektedir. O Voltaire ki, Rousseau'nun yapıtlarını ve görüşlerini hiç beğenmediği halde, kitabı yakılıp kaçmak zorunda kaldığında onu yanına çağırmış ve çağrı mektubunda şöyle demişti: "Düşüncelerinizin hiçbirine katılmıyorum, ama onları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunacağım." İşte ulusun çoğunluğu böyle bir bilince eriştiği zaman çoğulcu demokrasi kalıcı bir şekilde köklü olarak kurulmuş olur.

Geri kalmış ülkelerdeki en büyük eksiklik, eleştiriden kaçmak, hatta korkmaktır. İnsanın değeri gerçekle yüz yüze gelebilme yeteneği ile ölçülür. Bu yargı toplumlar için de geçerlidir. Düşünce farklılıkları, çatışmaları bizi incitip alt üst etmemeli, yalnızca uyandırıp harekete geçirmelidir. Eleştirdiğimiz zaman öfkelenmek yerine dikkatimiz uyanmalı ve eleştiriye kulak vermeliyiz. Çünkü hiç kimse bize düşündüğümüz veya yaptığımız şeyin neresinin yanlış olduğunu göstermekten daha çok iyilik edemez. Yanlıştan arınmanın biricik yolu budur. Eleştirileriyle sürekli yanlış yapmaktan bizi koruyan kişi, adeta, çarpık kravatımızı düzelterek bizi gülünç durumdan kurtaran bir centilmen gibi kabul edilmelidir.

Başka bir açıdan bakılır ise, çoğulcu demokrasi, sivil toplum, hukukun üstünlüğü "insan evriminin bugün ulaştığı son kavşağı" ifade etmektedir. Çok sesliliğin korunabildiği oranda toplum gelişme yeteneği kazanmakta olup, ilerlemenin esrarı burada yatmaktadır. Bu yüzdendir ki, demokratik hukuk devleti, bireysel özgürleşmeyi, farklı düşünmeyi özendirmekle kalmamalı, her türlü inanç ve görüşe eşit uzaklıkta dudarak, tarafsızlığını korumalı, bunların barış içinde yanyana yaşamalarını sağlayacak ve birinin diğerini yok etmesini önleyecek bir çerçeve çizmekle yetinmeli, düşünceleri susturmaya kalkışmamalıdır..."

Siyasal düşünceleri farklı kişiler hakkında verilen bu güzel gerekçelere katılmamak mümkün müdür? Böyle düşünmeyen hakimlerimizin bulunması da normal görülmelidir, ancak tarih özgürlükten yana akmakta ve akmaya da devam etmektedir. Yargıtay Başkanı Sami Selçuk gibi ve yukarıdaki gerekçeyi yazan hakimler gibi hakimlerin var olduğunu bilelim. Yargının bağımsızlığı için, demokrasinin işlemesi için böyla hakimlerin varlığı küçük ama çok güzel bir umut değil mi?


Esra Ergül (*) Aile içi iletişim

Çocuğun kişiliğinin oluşumu, kendisine saygısının gelişmesi büyük ölçüde ana-babasının kişilik yapısına bağlıdır. Ana-babasının davranışlarını kendine model alan çocuk istenen ve istenmeyen davranışların çoğunu onlardan öğrenecektir. Bu bilimsel gerçekten yola çıkarak sizler için bir doküman hazırladık. Bu dokümanda çocuğunuzla kuracağınız iyi iletişimin altın kurallarını bulacaksınız. Bu küçük kaynağın ana-babalarımıza faydalı olması dileğiyle.

"Çocuklara özenle bakım verilmeli, davranışların aşırılığa kaçmaması için özen gösterilmelidir. Saldırgan öfke patlamaları, korku ve bunaltı yatıştırılmalıdır. Bu da çocuğun doğal istek ve eğitimlerini tanımak; hoşlanmadığı durumları göz önünde tutmakla olur. Çocuğun doğal yetenekleri desteklenmeli, tedirginlik kaynakları giderilmelidir. Böyle bir çocuk yetiştirme, hem beden, ruh için iyidir. Erken eğitimle alışkanlıklar ve tutumlar kişiliğe yerleşir."

İBNİ SİNA

1. Çocuğunuzu utandırmayın, utandırılan çocuk kendine güvensiz toplum içinde de tepkisiz bir kişi olur.

2. Çocuğunuz sizden övgü ve onay bekler. Çocuğunuzun bu ihtiyacını giderin.

3. Çocuğunuza size ve arkadaşlarına yardım etme fırsatı verin. Kendisine ihtiyaç duyulduğunu bilmek onu mutlu edecektir.

4. Çocuğunuzun sorduğu sorulara doğru bilgi verin. Ona gerçekdışı bilgi vermeyin. Yanlış bilgi en kısa zamanda çocuk tarafından sezilir ve çocuğunuzla aranızdaki güveni zedeler.

5. Çocuklarınızı dinleyin ki o da dinlemeyi öğrensin.

6. Çocuklarınızın kişiliğine saygı duygun ki o da size saygı duysun.

7. Doğal davranın. Unutmayın çocuğunuz tüm hal ve hareketlerinizi taklit eder.

8. Çocuğunuzun kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmesine yardımcı olun.

9. Olumlu düşünmeye çalışın ki bu haliniz çocuğunuza da yansısın.

10. Hata yaptığınızda çocuğunuzdan özür dileyin ki o da özür dilemeyi öğrensin.

11. Çocuğunuzu tenkit etmeyin. Tenkit edilen çocuk huzursuz veya yalancı olur.

12. Çocuğunuza neyin niçin yapmaması gerektiğini sebeplerini göstererek açıklayın. Bu davranışınız çocuğunuzun aklını kullanan bir insan olmasını sağlar.

13. Bir başkasına kızdığınızda hırsınızı çocuktan almayın. Çocuğunuzla olan iletişiminiz bozulur. Çocuğunuzun size güveni sarsılır. Sinirli huzursuz bir çocuk olur.

14. Çocuğunuza karşı olan davranış ve sözlerinizde tutarlı olun. Bunu yaparsanız çocuğunuzun kişilik gelişimine çok yardım etmiş olursunuz.

(*) Psikolog


Hasan Karakaya Neyin yasak olacağını büyüklerimiz bilir!

E-mail:hkarakaya@akit.com.tr

Hikaye, her ülkeye uyarlansa da, net olarak hangi ülkede geçtiği belli değil... Tabii, ülkeden ülkeye değişik anlatıldığı da bir gerçek.

Ben, Bulgaristan'la ilgili olanını biliyorum.

Devir, Jivkov'un "terör" estirdiği, "astığım astık, kestiğim kestik" dediği yıllar.

Despotizm... Dayatma... Zulüm.

Adamcağızın biri, bir tartışma esnasında "eşek" diye bağırmış.

Tutmuşlar, atmışlar içeri... Demişler ki;

"Sen Jivkov'a eşek dedin!"

Adam, yemin billah edip "Vallahi ona demedim!" dediyse de, "Sorgu"yu yapanlar baskın çıkmış.

Adama, "Kes sesini!" diye bağırıp, eklemişler:

"Biz, bu ülkede kime eşek denileceğini gayet iyi biliriz."

...........

Eski MİT'çilerden Yılmaz Tekin bir kitap yazmış:

"Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları"

Baştan sona "ti" geçiyor... Çalıştığı kuruluşu "mizahi" bir dille hicvediyor.

Bunlardan biri şöyle:

"TATBİKAT gereği bizim amiri gizlice takip edecektik. Bazen bizi atlatıyordu, ama sonunda hep izini buluyorduk. Bir ara anacaddelerden birine fırladı ve oradan da şehrin ortasından geçen anayola çıktı. Biz de peşinden... Sonunda arabası ile etrafı yüksek duvarlarla çevrili büyük bir bahçenin otoparkına girdi. Müdürüm şehrin genelevine girmişti. Biz de içeri girdik. Etrafa dağılıp, patronu aramaya başladık.

Bir süre sonra genelevde kimse kalmadı. Patronu da bulamadık, mecburen çıktık. Meğerse o hiç içeri girmemiş, bizi atlatmıştı. Ertesi gün bizi çağırdı:

'Bravo size, sizleri takip kursu için çağırıyoruz, sizler neler yapıyorsunuz. Üstüne üstlük yerel basına da manşet olmuşsunuz, rezalet' diyerek, gazeteleri önümüze ittirdi.

Sağ görüşlü bir gazete, 'MİT'çiler dün gece şehrin günah yuvasında alem yaptı' derken, sol görüşlü bir diğer gazetenin manşeti.

'MİT, şimdi de genelevdeki emekçiler üzerinde baskısını artırıyor' şeklinde olmuştu."

İşte bunun gibi hikayeler.

Ve, benzeri hikayelerin yer aldığı bu kitap toplatılmış.

Niye?.. Gerekçe şu:

"Devlet sırrını ifşa etmek"

Yılmaz Tekin, şimdi bas bas bağırıyor:

"Kitabımda, devlet sırrı diye bir tek kelime açıklanıyorsa, diyecek hiçbir şeyim yok!"

İstediği kadar bağırsın, sanki "büyük"lerimizden iyi mi bilecek!?!

Büyüklerimiz, neyin "devlet sırrı" olduğunu, herhalde Yılmaz Tekin'den daha iyi bilir!..

Zira;

"Yüksek dağlara karlar yağar üşünür, büyüklerimiz bizden iyi düşünür!.."

Büyüklerimiz hem iyi düşünür, hem de "yerinde karar" verir!..

Alın işte;

Özgür-Der tarafından çıkarılan ve 28 Şubat sürecindeki "başörtülü direniş"i konu alan "Şahitlik" adlı albüm de toplatılmış!..

Ne var albümde?..

Başörtüsü yasağına karşı Türkiye genelinde verilen mücadelenin fotoğraflı belgeseli ve yasağın boyutları.

Yürüyüşler... Sloganlar... Pankartlar.

"Sindirilmiş umutlar açılır meydanlara; bu aşkta, bu kavgada varım diyenlere merhaba" dizeleriyle başlayan albümde göze çarpan birkaç pankart cümlesi de şöyle:

"Başörtüsü onurumuz, koruyacağız"

"Eşit ve özgür eğitim"

"Eğitim hakkımız engellenemez"

"Zulme hayır"

"Direniş, Adalet, Özgürlük"

"Başörtüsüne uzanan eller kırılsın*

"Çapa Nazi Kampı'na hoşgeldiniz"

"Rektör, kışlana dön!"

"İnanca saygı, düşünceye özgürlük"

Ve bunun gibi sloganlar.

Peki sonuç?..

Sonuç;

"Toplatın!"

Evet; tıpkı "MİT'çinin kitabı" gibi, "direnişçinin albümü" de toplatılıyor!..

Tabii, gerekçe belli değil...

Herhalde; büyüklerimiz, toplanıp karar vermişlerdir:

"Devlet sırrını açığa vurdukları için boyunları vurula!.."

Durum bu...

Varın, yorumunu da siz yapın.

Tabii, ayrıca yoruma gerek varsa!..

"Yorum" dedim de aklıma geldi;

Grup Yorum'un, DHKP-C militanları için yaptığı övgüler "devlete sövgü" kabul edilmiyor ve üstelik Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından "çağdaş görüntümüzü bozmayalım" şeklinde yorumlanıyor da, okumak isteyenlerin direnişini anlatan albüm toplatılıyor!..

Taa en başında dedik ya;

Bu ülkede, kime "çağdaş", kime "terörist" denileceğini büyüklerimiz gayet iyi bilir!..

Üstelik;

Bu bilgileri, "gerçek"lerle uyuşmasa da!..

........

Ve son söz:

Siz, yine de Özgür-Der'in 0212-635 43 75 (3 hat) nolu telefonlarını arayıp, zulme "Şahitlik" etmeyi sürdürebilirsiniz!..

Büyüklerimize rağmen...

Yargı... Siyasallaştı mı, cinselleşti mi?

Malum, Şevki Yılmaz Bey, "kurban" kesip "tekbirler" getirterek "genelev" açılışı yapan Gaziantep Belediye Başkanı Celal Doğan'a "P......." dediği için tazminat ödemek zorunda kalmıştı.

Aynı ifadeyi, hatta ondan da ağırlarını kullanan Cumhuriyet Genel Yayın Koordinatörü Hikmet Çetinkaya'nın sayın Şevki Yılmaz için sarfettiği sözler ise, "eleştiri" kabul edilmiş.

Yani;

"P...... sensin, soytarı, kan içici, yobaz... Dürzü!" gibi hitaplar, Şevki Yılmaz tarafından Celal Doğan'a yapılınca "hakaret" oluyor, ama Hikmet Çetinkaya, Şevki Yılmaz için söyleyince "eleştiri" oluyor!..

Her zamanki mantık:

"Ev sahibi kırınca kaza, hizmetçi kırınca ceza!.."

Hikmet Çetinkaya'nın "ev sahibi" görüldüğü bir ülkenin geleceği ne olur, orasını da siz düşünün!..

Ama ben, olayın bu yönüyle değil, bu karara gösterilen tepkilere değinmek istiyorum.

Avukat Hüsnü Tuna, Zeyit Aslan ve Şevki Bey'in avukatı Osman Kıdık diyor ki:

"Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun verdiği bu karar, yargının siyasallaştığına bir örnektir!.."

Doğrudur...

Ama, şahsen ben yargının "siyasallaştığı" değil de, giderek "cinselleştiği" kanaatindeyim.

Nereden mi vardım bu kanaate?..

O kadar merak ediyorsanız, buyrun okuyalım gazetelerdeki haberi:

"TİSK'in kuruluş yıldönümü kutlamasında tüm gözler Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın yanındaki güzel kızı Alev Savaş'ın üzerindeydi. Davetlerde şimdiye kadar hiç görünmeyen ve güzelliği ile dikkat çeken Alev Savaş konukların ilgi odağı oldu."

Ne demektir bu?..

Demek ki; "siyasallaşan" yargı, artık prim yapmıyor!..

Demek ki;

"Mini etek"ler ve "tafralı yürüyüş"ler çekiyor dikkati.

Şu hale bakın;

Koskoca Vural Savaş bile "kızının gölgesinde" kalıyorsa, demek ki "yargı"mız, giderek cinselleşiyor!..

Tabii, siz şöyle de düşünebilirsiniz:

"Vural Savaş; gündeme gelebilmek için siyasallaşmanın yetmediğini görünce kızının cinselliğinden medet umuyor olamaz mı?.."

Elbette olabilir.

Ama; Vural Savaş'ın "zoom"lanmış bacağı bile, kızının bacağının gölgesinde kalmışsa, söylenebilecek bir tek şey var:

"Siyasallaşma"ya son, "cinselleşme"ye devam!..

Mutluluk dileği

Derler ki; "Bekarlık sultanlıktır." Cevap verirler: "Sultanlar hiç çamaşır ve bulaşık yıkar mı?" Böyle devam eder tartışmalar...

Ama, "evlilik" güzel şey... Paylaşma ve dayanışmanın en güzel yaşandığı kurumdur evlilik.

Bu kararı veren ve önceki gün hayatlarını birleştiren Hukuk Danışmanımız Ali İhsan Karahasanoğlu kardeşim ile Sevil hanımefendiyi tebrik ediyor ve ömür boyu saadetler diliyorum.

Bu arada; bir hayli gecikmiş de olsa, aynı dileklerimi Şerife bacım ve Ömer kardeşim için de sunmak istiyorum.

Her ne kadar "Bekarlık sultanlık" denilse de, "evlilik" gibisi yok.

Hele, çiftler arasında "huzur, güven ve sevgi" varsa...

Allah, bütün "yuva"lara huzur versin... Sevgileri ve güvenleri eksik etmesin....


Hüseyin Akın Bir şairin günlüğü: Üzgünlük

İbrahim Tenekeci, coşan hayat ırmağının üçüncü köpüğünü de yürek yordamıyla kavrayarak, yürüyüşüne devam ediyor. On yıl boyunca tutup "Üzgünlük" adını verdiği günlüğü Şule yayınlarından kısa bir süre önce çıktı. Kendi ifadesiyle "şiirlerimin sahne arkasıdır" dediği "Üzgünlük", iki ayrı bölümden oluşuyor. 1. bölüm 1990 ile 10 Kasım 1999'a kadarki yaşam kesitini içerisine alıyor. Ki, bu sürece askerlik, işsiz geçen günler, edebiyat, yazma serüveni ve hastane günleri dahil. Kitabın "Defterler" adı verilen 2. bölümünde ise, şairin eski günlere dair geçmiş zaman ve geçmiş mekan portrelerinin yer aldığı değinileri bulunuyor.

Üzgünlüğün en dikkat çekici yanı, basit ve sıradan olayların yazarın akıcı üslubu ve yaklaşım tarzıyla ilgi çekici bir nitelik kazanmasıdır. Kuşkusuz ki bunda İbrahim Tenekeci'nin şairliğinin payı inkar edilemez. Ayrıca, Üzgünlük'de günler birbirine adeta montajlanmışcasına, bir serüveni dillendiren periyodik bir sıralama gösteriyor. On yılın geçtiği mekan ve şahıslara bakarsak, şair İbrahim Tekeneci'nin doksanlı yıllar şiirindeki yerini daha net anlayabiliriz. Gerçekten de Tenekeci'nin şiirlerini dikkatle okuyan birisi, "Üzgünlük"de dile getirilen aşkların, hüsranların, parasızlık ve vefasızlıkların bir aksisedası olduğunu görecektir. Örneğin, "Üç Köpük" kitabının son şiiri "Kar", 22 Aralık 1990 günü önce şairin yüreğine, sonra da kalemine ve günlüğüne düşüyor. Yine "Kırkı Çıkmamış Sevdamıza Şiir" başlıklı şiir hem "Üç Köpük"de şairin yirmi yedi yaşını tamamlayan mısralar sırasına girerken, aynı zamanda 8 Şubat 1995 günkü günlüğün müstesna bir sahifesi oluyordu.

Ayrıca, şairin verem tedavisi gördüğü Yedikule Hastanesi günleri de hem ikinci şiir kitabı "Peltek Vaiz"in son şiiri olarak yerini alıyor, hem de 18 Ağustos 1998 gününe atıfta bulunan Üzgünlük'ün sayfalarını paylaşıyor.

18 Ağustos 1998-Yedikule:

"Kırmızı bir sakız var ağzımda. Geceyi hatırlamak istemiyorum. Taksinin içinden dışarıyı seyrederken düşündüğüm tek şey şu: Bari Peltek Vaiz'i görseydim. Şadiye Hatun'daki doktor filme bakar bakmaz, "Doğru Yedikule'ye" diyor. Yine taksideyim. Aklıma Cemal Süreyya'nın "Ölüyorum Tanrım, bu da oldu işte" dizesi geldi. Ama şu haliyle: Uçuyorum Tanrım, bu da oldu işte.

Yedikule'ye geldiğimde gördüklerim

Bütün hastalar zayıf, esmer ve asabi

Neredeyse bütün doktorlar tombul ve neşeli."

Türk Edebiyatı için günlük henüz yeni bir yazın türü. İlk örneği 1898'e dayanır. Direktör Ali Bey'in Hindistan'a yaptığı yolculuğu anlatan günlüğü bu konuda ilk sayılır. Tabii, bu ilk örnekler "hatıra"ya daha yakındırlar.

Şair Nigar Hanım'ın "Hayatımın Hikayesi", Ömer Seyfettin'in subay olarak Balkanlar'da bulunduğu dönemi anlattığı hatıraları bu ilk örnekleri takip eder.

Fethi Naci'nin 1986'da yayınladığı "Eleştiri Günlüğü", Salah Birsel'in 1981'de kitaplaşan "Hacivat Günlüğü", İlhan Berk'in 1983'de "El Yazılarına Vuruyor Güneş", Tomris Uyar'ın "Gündökümü" adlı kitapları günümüzde günlüğe dair önemli örneklerdir.

1980 yılında Akabe yayınlarınca neşredilen merhum Cahit Zarifoğlu'nun "Yaşamak" adlı günlüğü ile yine İletişim yayınları tarafından 1987 yılında basılan Oğuz Atay'ın "Günlük"lerini ayrı bir zaviyeden değerlendirmek gerekir.

Bütün bu örneklerden sonra İbrahim Tenekeci'nin günlüğünü günümüz itibariyle özgün kılan birçok nitelik var. İlk başta, yazım kaygısı gütmeyen bir yaşantıdan neş'et ediyor Tenekeci'nin günlüğü. Günün içerisine sığmayan bir insanın günlüğü de diyebiliriz.

Şair, mümkün mertebe sözcüklerden arınan yönüyle, yer yer şiirin imkanlarını da kullanarak yaşanan an'ı ölümsüzleştirmiş. Bu haliyle Üzgünlük, şiirle nesir arasında bir yerde duruyor.

Yazar, günü müşterek tonda yaşayan her insanın kendini içerisinde bulduğu bir üsluba sahip.

Andre Gide'nin, günlük tanımına hiç uymuyor İbrahim'in Üzgünlüğü. Ne diyordu Andre Gide:

"Bencilliğin yazınsal uygulamasıdır Günlük."

Oysa İbrahim Tenekeci, sadece kendisini yazmamış günlüğünde, onun yazdıklarında herkesten bir şeyler var. Şiirlerini hayat, hayatını da günlüğü şerhediyor sanki. Şairimize, günlerinin de günlükleri gibi iyi geçmesini temenni ediyoruz.


Hüseyin Öztürk Gazetecilik eşittir amigoculuk mu? (I)

Türkiye'de gazeteci olmak en zor işlerden biri. "Dürüst", "namuslu", "şerefli" gazeteciler her zaman tehdit altında. Öyle bir arenada gazetecilik yapıyoruz ki "yoldan çıkmamak" için adeta savaş veriyoruz.

Kötülerin üzerine gidip onları yaptıkları yanlış işlerden vazgeçirecekken, onlar bizim üstümüze gelip tehdit ediyorlar. Çeteler oluşturup kullanılmaya müsait tipleri üzerimize salıyorlar. Hani bizde çok korkuyoruz ya. Her neyse sözü burada gazetecilik üzerine yazılmış bir kitaba bırakıyorum.

"Gazeteciyim Ama Utanıyorum" diyen L. Doğan Tılıç kitabında şöyle diyor.

"Bana göre, gazeteci işini ciddiye alan, savaşan insandır. İşine bir sanatçı gibi tutkuyla sarılan insandır. Gazeteci elini taşın altına sokan ve taşın altındaki solucanları temizleyen insandır. Gazetecinin gücü bağımsızlığından gelir. Bağımsızlıktan başka bir güce gereksinimi yoktur. Ben hep bağımsız oldum, bağımsızım ve bağımsız kalacağım. Bu yüzden eski kafalı olduğumu düşünenler çok. Kimin umurunda! Bir gazeteci için diz çökmektense ölmek daha iyidir. Böyle düşünüp böyle davrandığım için belki kafamı koparacaklar. Doğrusu bana ait olmaktan çıkmış bir kafayı omuzlarımın üzerinde taşımayı ben de istemem..."

"Diz çökmektense ölmeyi yeğlerim", "bana ait olmaktan çıkmış bir kafayı omuzlarım üzerinde taşımayı ben de istemem"... Sanırım böyle düşünen gazeteciler olduğu sürece, bütün utanılası koşullara karşın, "ama gazeteciyim" diyenler bir mum kadar da olsa umut ışığı vermeyi sürdürecekler.

Dünyanın pekçok yerinde gazetecilerin yalancı olarak algılanmaya başladığını ve medyanın insanları bilgilendirmek dışında işlevler gördüğünü yadsımak artık olanaksız. Bu yargıyı güçlendiren gazeteciler azımsanamayacak kadar çok. Ancak, gazeteciliğin bugün yapılan biçiminden rahatsız olanlar, "şizofren yaratıklar olduk" diyenler, yaptığı işi "fahişelik" olarak niteleyenler de yok değil.


Hüseyin Üzmez Altımızın çürük olması meğer neymiş

Sayın Demirel: "Altımız çürük" demişti. Bunu önce: "Altımız tutmuyor" şeklinde anladık. Olabilirdi. Basurdan birkaç ameliyat geçirenlerin altı tutmaz. Biz üstüste aynı yerden 4 ameliyat geçirmiştik: 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 operasyonları... Bu kadar darbelere maruz kalan bir alt taraf çürümez de n'olurdu?

Üstümüze bakıyorduk. Orası daha beterdi. 9 şiddetinde deprem yemiş, Veli Göçer inşaatı gibi, bir o yana, bir bu yana sallanıp duruyordu. Çoban Sülü geliyor, Karaoğlan gidiyor; Karaoğlan geliyor, Çoban Sülü gidiyordu. Ondan önceki 20 küsur senemiz de Bayar'la İnönü arasında böyle geçmişti. Zavallı milletin tahtiravalli seyretmekten başka bir fonksiyonu yoktu. Oy vermekle bu oyundan kurtulamıyordu. Başını bir sağa, bir sola döndürmekten Aziz Nesin'in dediğine dönmüştü. Yani aptallaşmıştı. Bu oyunun tek dayanağı vardı: İRTİCA... O, "Terörden daha önce bir tehlike"ydi. Böyyüklerimiz öööle diyoladı. "İrtica geliyor" dendi mi, hemen birileri harekete geçiyor ve milleti bu tehlikeden kurtarıyordu. Millet de şartlanmıştı: "İrtica gelmesinde kim gelirse gelsin" diyordu. Bu yüzden, her türlü despotizmi, şovenizmi ve militarizmi dertli sinesine çekiyordu. Bu kadar ameliyat geçiren, böylesine üstüste darbeler yiyen bir hastadan hayır kalır mıydı?

Sayın Demirel'in: "Altımız çürük" sözünü pek anlayamamıştık. Ne Büyükada'da çekilen "Aile fotoğrafları" ne burnundan kıl aldırmayan nice genel müdürlerin yıllarca hapis cezasına mahkum edilmeleri, ne de vurguncu, soyguncu, hırsız ve rüşvetçilerin herkesten önce Af Kapsamı'na alınmaları... Bütün bunlar gözümüzü açmadı. Sayın Ecevit "Bu affı içime sindiremiyorum" dedi. Hamamın namusunu kurtarmak için öyle söylediğini anlayamadık. Sayın Demirel affın tekrar çıkacağını bile bile yasayı Meclis'e iade etti. Yine anlayamadık. Zekamız Aziz Nesin'in dediği düzeyde ya... Bir türlü ayıkamıyoruz. Ne zamanki af süresiz olarak ertelendi. Lisanı hal ile: "Siz bizim için aziz ve muteber olanların affına karşı çıkar mısınız? Nah alırsınız!" dendi. O zaman biraz uyanır gibi olduk. Acaba hangi gözaçık yaran, treni kaçırmıştı ki, af böyle rölantiye alındı diye düşünmeye başladık. Çok geçmeden Köşk'ten de pis kokular gelmeye başladı. Gölçcük'teki trilyonluk devlet arazisi bir holdinge peşkeş çekildiğinde, bazı homurdanmalar olmuştu da... Sayın Demirel: "O holdinge ben Köşk'ün içinde bile yer veririm" demişti. Onun böyle alışkanlıkları vardı. Mesela "İLKSAN OLAYI"nda da: "Verdimse ben verdim" demişti. (Aslında zavallı İLKSAN'cılara astronomik cezalardan başka verilen bir şey yoktu.) Sayın Demirel o sözleriyle milleti, üslubuna ve kudretine inandırmaya çalışıyordu. İtirazlara rağmen Gölcük'teki münbit arazi sahibini buldu. Buldu ama bu sefer de deprem vurdu. En önemli yerler sulara gömüldü. Sanki kader onlara: "Nah alırsınız" demişti.

Köşk'ün bahçesinde durmadan binalar yükseliyordu. Neyin nesi olduğunu kimse bilmiyordu. Meğer bunlar Gülizar Baysal hanfendi için avanta kapısıymış. Diyorlar ki bu daire başkanı oradan trilyonlar vurmuş. Buna sayın Demirel ne yapsın? Meclis ne yapsın?.. Ancak bize öyle geliyor ki, bu hanfendinin suç ortakları bazı çevreleri etkilediler. Yargıya intikal etmiş olsa bile, böylesine önemli bir olay bir-iki günde unutulmazdı. MEDYA bir şamata kopardı. "İrtica geliyor!" diye ortalığı karıştırdı. "Cambaza bak, cambaza!.." diyerek üçkağıtçılar malı götürdü. Bu kadar avanta tek başına yenir mi?.. "Eski Meclis Başkanı trilyonları götürdü!" dediler. Unutuldu. "Köşk'ten pis kokular yükseliyor!" diye kendileri söylediler. Onu da 2 günde unutturdular. Şimdi de depremzedeler için timsah gözyaşları döküyorlar. Kim bilir bunun altında da ne dümenler çeviriyorlar. Yavaş yavaş anlaşılıyor ki, yalnız altımız değil, üstümüz de çürükmüş... Bu kadar çürümüşlüğe esaslı ve köklü bir ameliyat gerekmez mi?.. Bu tamam da... Ya bir de bu yara dikiş tutmazsa o zaman halimiz ne olacak?..


M. Bilal Kaya Turfanda siviller ve de yıllanmış olanlar...

Güven Erkaya'yı, haftalık TV programında, muntazaman görme ve fikir gidişatı hakkında kanaat sahibi olma imkanınız var. "Oğlum, şurdan bir "büyük" kap da gel" özdeyişinden bu yana; hocaların hocası üstad Coşkun Kırca'dan alınan "feyz"in, kendileri üzerindeki etkisi, Kurtul Altuğ ile yaptığı bu programdan rahatça gözlemlenebilir... (Enine ve de boyuna...)

Eh, Çevik Bir derseniz, onu da, ABD'de Türkiye'yi anlatıp, ayakta alkışlanmalarından, Ali Şen'in köşe yazılarından, "Bir de takım elbise ile kurtarayım..." diyerek Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklama nutku'ndan, takip ettiniz; bir kanaat sahibisiniz, şöyle veya böyle...

Bu arada, 28 Şubat esnasında takım elbiseli olan, ve bugüne dek, birkaç takım elbise eskitmiş, "Eh, sivillik ise, sivillik", "siyasetçilik ise, siyasetçilik" dedirten Doğan Güreş'in, pek farkında değilsiniz gibi geliyor bana...

Irki bir asabiyetten bile kaynaklansa; Türkiye'nin Kafkas politikasını, Rusların Çeçenlere yaptıklarına rıza gösterilmesini, ekranda, öyle mükemmel benzetti ki; "tak ve şak!" özdeyişinden sonra, ikinci kez dikkatimi üzerine çekti...

Bu dikkatle de, ekranda, kendisinden, Çevik Bir'in adaylığı hakkında görüş alındığını görür görmez, kilitlendim kendilerine...

"Bu prosedüre göre, olmaz" diyordu...

"Ayrıca, 550 parlamenter var, niçin Meclis dışından aransın ki?.." diyordu...

"Ayrıca, halk oyu için Anayasa değişikliği gerek..." diyordu...

Demokrasi'nin, sivil kafa ve sivil siyasetin erdemini tüttüren sözler söylüyor; bir dönem, sivil siyaset adamı olarak, başarılı bir imtehan geçirdiğine dikkat çekiyordu...

Şaka maka; "Eh, sivil ise, çoğundan daha sivil; siyaset ise, çoğunluk gibi ipi pazara düşmemiş; prosedür ise, mevcut prosedüre uygun; olur mu olur..." diye aklımdan geçiriyordum ki; en SİVİL, en DEMOKRATİK, en KARİZMATİK cümlesini sarfetti:

"Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesinin de sakıncası var... Halk beni seçti diye, her şeye karışmaya kalkar..."

Haaaayda bree!!.

Öfff ülen efelerrr!!.

Öyle ya; demokrasilerde, halk, seçtiği kişiyi hiçbir şeye karışmasın diye seçmeli...

O işi atanmışlar yapar...

Üstelik, demokrasilerde, halkın, "Şu adam, işlere, benim istediğim şekilde karışsın" diye adam seçtiği, nerede görülmüş?..

Kaldı ki, aklı hiçbir şeye ermeyen halkın, aklı nereden erecek de, her şeye aklı eren birini kendine "baş" seçecek...

"Ben, Demokrasi'ye hayranım..."

"Ben, demokrat insanlara meftunum..."

"Ben sivil takım elbiseleri çok severim..." diye söylene söylene, uçup gitmişim...

O arada, kumanda aletinin düğmeleri ile de oynamışım farkında olmadan...

Kendime geldiğimde, İsmail Türüt, ekranda, Bayburt'lu imam ile Of'lu müftü hikayesi anlatıyordu...

Oooff!.. Of!!!.


M. Canan Ceylan Önemine binaen

Yazılarımı, evden modemle veya faksla gönderdiğim için, çok acil ve önemli bir işim çıkmadıkça gazeteye gitmeme gerek kalmıyor. Gazetemizin baskına uğraması, sayın Mustafa Karahasanoğlu ve avukatımız Ali İhsan Karahasanoğlu'nun, ardından da eski yazı işleri müdürümüz Hasan Karakaya'nın evlere şenlik bir iftirayla içeriye alınması, o kalabalık okuyucu kitlesiyle beraber bizim de geçmiş olsuna gitmemize vesile oldu. Adıma gelen mektuplar, davetler ve eserleri de o gün alabildim. Gelen davetler arasında çok önemli bulduğum ve mutlaka gitmem gerekenler vardı. Örneğin: Yeni Ufuklar Koleji'nin uluslararası kariyere sahip 171 konuşmacının katıldığı kongreye, mutlaka katılmak isterdim. Temmuz ayında gönderilen davet elime yeni ulaştığı için böylesine önemli kültür etkinliğini kaçırmış oldum. Önemli bulduğum bir etkinlik de, Ehl-i Beyt Vakfı'nın düzenlemiş olduğu, "Hacı Bektaş-ı Veli'yi Anma Toplantısı." Seçkin konuşmacıların bulunduğu bu daveti de, kartı elime geç ulaştığı için kaçırdım. Ülkemizde zaten nadir yapılan böylesi etkinliklere davetiyeleri, daha önceden gönderseler de elimize vaktinde ulaşsa diyorum. Ya da e-mail adresime gönderirlerse daha kolay olur. Zira, bilgisayarı açıp da Internet'i tıklayıp şifreye girmek, gazeteye gitmek kadar zor gelmiyor insana.

Bu çok konuşulan ve Mehmet Kutlular'ın hapse atılmasına sebep olan "Deprem ve İlahi İkaz" isimli kitap elime henüz ulaştı. Kitapta yasak olacak bir şey yok. Orada yazılanlar Kur'an'da da var. Bu "İnandık" denilen Kur'an'ın yargılanması olmuyor mu? Yine, "Deprem ve Hikmetleri" isimli İttihad İlmi Araştırma Heyeti tarafından hazırlanan bir başka kitapta da benzer ayetler ve Bediüzzaman Said Nursi'nin açıklamaları var. Emek verilmiş çalışmalar. İnsanlar bu gerekli bilgileri okuyup üzerinde düşünseler diyorum. Çoktandır bahsetmek istediğim önemli bir çalışma da, Ahmet Musaoğlu'nun yazdığı "Tarihsel Bir Gerçek Nuh Tufanı" isimli eser. Tarihi bir belge niteliği taşıyan bu kitap "Vural Yayıncılık" tarafından çıkarılmış.

Gelelim şiire: Bir zamanlar şiirle meşgul oldum. Bir şeyler karaladım. Baktım şiir yazmak pek kolay iş değil; bayağı bir emek istiyor, vazgeçtim. Fazla anlamam ama güzel olandan herkes anlar misali, Filiz Başkut hanımın "Kınalı Yaprak" isimli şiir kitabı beni mest etti. İbrahim Sadri'nin de bir giriş yazısının bulunduğu bu şirin eserinde Filiz Hanım, güzel bir performans sergilemiş. Baykut, ilkokul yıllarını resmettiği şiirin bir mısrasında, "Fazilet ablam Erol Evgin'i/Büyük ablam İlhan İrem'i/Ben seni tuttum Barış ağabeyim/Benim sanatçım sendin/Küçüklüğümden beri" diyerek Barış Manço'nun ruhunu yadetmeyi de unutmamış. Bir üstad, "şiir aruzla olmak zorunda değil, ama aruz ruhu ve yankısından sesler getirmeli" diyor. Beyan Yayınları'ndan çıkan İsmail Aykanat'ın "Tali Bir Akşam" isimli şiir kitabı da bu sözü doğruluyor. Modern şiir yazmış İsmail Aykanat. Ancak bir edebiyatçı olduğu için de eskiyle bağı tamamen koparmamış. Şairlerimiz ve yazarlarımızın yeni eserler üretmelerini temenni ederek önemli bir konuya daha yer vermek istiyorum.

Sayın Dücane Cündioğlu'nun, Mehmed Akif Ersoy'un "Kur'an Meali"yle ilgili yaptığı araştırmalarını ve özeverili çalışmalarını hepimiz yakından takip etmekteyiz. Sonucunu merakla ve de faydalanma amacıyla beklediğimiz bu çalışmanın önemli bir bölümü "Tarih Ve Düşünce" dergisinin ikinci sayısında yayımlandı. İleride bizler için önemli ölçüde belge niteliği taşıyan bu çalışmayı elde etmek isteyenler "Tarih Ve Düşünce" dergisinin Kasım sayısını hemen almalılar. Derginin bu sayısı piyasadan kalkmadan ulaşmak isteyenler için: Kasım 1999, yıl: 1, sayı: 2. Adresi: Ticarethane Sk. Güle Güle Apt. No: 14/2, Cağaloğlu-İstanbul. Tel: 0212-511 75 00. Faks: 0212-528 59 63

e-mail:cananceylan@hotmail.com


M. Emin Kazcı Türkiyesiz bir Avrupa düşünülemezmiş! Niye ki?

E-mail:mkazci@akit.com.tr

Helsinki zirvesine bir hafta kala Avrupa Birliği'nin yasama organı olan Avrupa Parlamentosu'nun, önceki gün Brüksel'de yapılan Genel Kurul toplantısında kabul ettiği tasarı, devlet büyüklerimizi ziyadesiyle mutlu etmişe benziyor.

Parlamento, kararın genişleme bölümünde yer verdiği Türkiye'nin, AB'ye tam üyelik için adaylık hakkı bulunduğunu teyit etti, ancak bir hususun altını da önemle çizdi.

"Türkiye, Kopenhag kriterlerine uymuyor ve bu uyum sağlanmadıkça da tam üyelik görüşmelerinin başlatılması mümkün değil!"

Şimdi bazılarımız, "İyi de, Avrupa Parlamentosu'nun bu yaklaşımında spesifik bir sevince kapılmamızı sağlayacak ne var? Her zaman söylediği şeyler değil mi?" diyecektir.

Değilmiş!

Çünkü kararda Apo'nun idamıyla Türkiye'nin tam üyeliği arasında herhangi bir ilişki kurmaktan özenle kaçınılmışmış!

Bu da az şey değilmiş hani!

Nitekim Başbakanımız Ecevit, "Türkiye'siz bir Avrupa birliği olamaz. Bunu anlayanların sayısı arttı" demek suretiyle karardan hoşnutluğunu dile getirdi.

"Türkiye'siz bir Avrupa düşünülemez."

Yönetici elitlerimizin çok sık kullandığı bu cümlenin anlamını derinlemesine tahlil etmek lazım.

Türkiye'nin Avrupa'ya benzeyen nesi var ki, Avrupa bizsiz düşünülemesin?

Bakalım:

Türkiye, Kopenhag kriterlerine uyma noktasında kararlı bir isteksizlik gösteriyor.

Parlamentosu askeri vesayetle malul.

Militarist demokrasi tanımı dış mahfillerin Türkiye'yi her anışta dillerine pelesenk ettikleri bir realitemiz!

Cumhurbaşkanımız bizde işkence bulunduğunu inkar etmek doğru olmaz gibisinden bir itirafı yüksek bir medeni cesaretle dillendiriyor.

Avrupa'nın çoktan unuttuğu enflasyon adeta yaşam biçimimiz olmuş.

Ekonomide tam rekabet koşulları yerine kartelci yapılanma had safhada.

Yarım milyon liramız bir tek dolar bile etmiyor!

Farklı kültür ve inançları bir arada yaşatma noktasında tektipçi devlet telakkimiz nedeniyle epey sıkıntılar yaşıyoruz.

Kızılordu'nun askerleri bile "oynama şıkıdım şıkıdım" diye göbek atarken bizim sivillerimiz 10. Yıl Marşı'nı söylemeden yemeğe başlamıyorlar neredeyse.

Polisin bir hırsızı kovalamasını bile kaldırımlarda İstiklal Marşı söyleyerek izleme gibi enteresan yaklaşımlarımız var.

Gerek mikro gerek makro düzeyde Avrupalılakla uzaktan yakından ilgisi olmayan yığınla maluliyetimiz ortadayken ve büyüklerimiz çağdaş bir hukuk devleti olma yolunda kıllarını bile kıpırdatmazlarken, bu, "Bizsiz Avrupa düşünülemez" avazeleri neyin nesi oluyor acaba?

Bana öyle geliyor ki, bu güvenin ardında Türkiye'nin jeo-politik ve jeo-stratejik bir konumda bulunması geliyor.

Yani biz ABD ve Avrupa'nın, Ortadoğu ve Asya üzerindeki ezeli iştahlarını gerçekleştirecek bir köprü ülke olmamıza güveniyoruz.

Sözgelimi ABD bir yerleri bombalayacaksa, ülkemizdeki üslere ihtiyacı vardır.

Ayrıca İsrail'le kurduğumuz iyi ilişkilerin anlamını kavrayacak kadar da zekidir kuşkusuz.

Bu nedenle Kopenhag kriterlerine uymasak da bizim üyeliğimizi destekler.

Avrupa'nın da, başta Ortadoğu ve Asya doğal kaynakları olmak üzere bölgedeki çıkarları, bizim gibi köprü bir ülkeyi küstürmemesine bağladır.

Eee?

E'si şu:

Şayet akıllarını peynir ekmekle yememişlerse, Türkiyesiz bir Avrupa da düşünülemez demektir! Biz içerde bildiğimizi okumaya devam edelim, onlar da bir gün eşek gibi alacaklar bizi aralarına. Elleri mahkum!"

Bir ülkenin hem AB'ye girmek için can atıp hem de gereğini yapmamak konusunda bu kadar direnç göstermesi başka türlü nasıl izah edilebilir ki?

Tabii ki, bu yaklaşım utanç verici bir yaklaşımdır.

Çünkü bir ülkenin stratejik konumunu çıkara tahvil etmesi, ancak içerde ve dışarda başı dik olmasıyla mümkündür.

Çağdışı bir yönetim anlayışını ısrarla uygulayarak başta Kıbrıs olmak üzere birçok enternasyonal konuda etkili hamleleri yapmak mümkün mü?

Hem, ülkemizin jeopolitik konumunu, biz vatandaşlara beşinci sınıf bir demokrasi yaşatmanın istismar dolu bir vesilesi kılmak, kimin hakkıdır ki?

Maalesef mantık bu; öncelikle siyaseti sivileştirmeyi öngören Kopenhag kriterlerine hayır, ama bizsiz Avrupa da düşünülemez!

Niye?

Çünkü köprüyüz, bizi kolay gözden çıkaramazlar!

Çünkü yabancılara avantaj sağlayan İncirlik misali üslerimiz var!

Valla sizi bilmem, ama benim başıma ağrılar, mideme kramplar giriyor.

Biz bu tür yönetimleri haketmiyoruz her şeye rağmen.

Gel gör ki, hala, hak değirmende olur diyen pişkinler elinde bizarız; neylersin!


Mustafa Kaplan İngiltere mektubu

Yurtdışından gelen bir ikaz, belki yurtiçinde de tesirli olabilir ümidiyle dikkatimi çekti. Umran dergisinin Kasım 1999 sayısında "İngiltere mektubu" başlığıyla son ayın hadiselerini kaleme alan Kani Torun, yazısının sonunu şu mesele ile bitirmiş:

"Son olarak Türkiye'de gündemde olan bir konudan bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Başörtüsü zulmü yüzünden birçok insanın kızını İngiltere'ye göndermek için uğraştığını ve Türkiye'deki bazı ticari amaçlı kuruluşların ve bazı vakıfların İngiltere'ye öğrenci getirdiğini öğreniyoruz.

"Öncelikle İslami hassasiyetten dolayı kızını gönderenlere söyleyeceğim şu: Bu ülkeye bırakın tek kızı, grup olarak dahi göndermenin caiz olmadığı kanaatindeyim. Bu ülkedeki üniversitelerde, yurtlarda kız-erkek karışıktır. Herkesin müstakil odası olsa da 5'li ya da 8'li gruplar ortak mutfağı kullanır ve bu gruplar genellikle karışıktır. Ayrıca bu ülkede Türkiye'yle kıyaslanmayacak kadar fazla oranda tecavüz vak'aları vardır. (Her türlü cinsel serbestiye rağmen.) Bu ülkede ev hırsızlığı kıt'a Avrupa'sından 10 kat fazladır. Daha dünkü gazetede profesyonel hırsızların hedefinin özellikle yabancı ve yeni gelmiş öğrenciler olduğunu yazıyor. 18-20 yaşındaki kızın aile ve cemaat kontrolü olmadan bu rezil toplumda yaşamasının sonuçlarına, gönderenler katlanabilirler mi acaba, hem de İslam adına. Doğrusu bu konuda insanların bir haramdan kaçınırken daha büyüğünü işlemelerinden endişem var." (agd, s.45)

Şu samimi feryada ekleyecek bir kelimem yok. Yüzüne "İslam" veya "öğrenme" kılıfı geçirilmiş bir hareket, kadınların erkeklerle bir arada bulunmalarına ve şer'i tesettüre riayetsizliklerine asla ve kat'a cevaz olamaz. Eğer yapılan işe "haram" denmezse, yapan kişi ve kişilerin öbür alemde de rezil olmaları neticesi vardır.

İktibas ettiğim yazı, İngiltere'deki hali ortaya koymuş. Benim naçizane inancım ise, bizim ülkemiz gibi bütünüyle Batılılaşmış yerlerde de aynı durum geçerlidir. Bir haramdan kaçmaya çalıştığını sanan insanlar, "daha büyüğünü" işlemekle karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Lakin, o hassasiyetin kitlelerde büyük ölçüde kırıldığını görmekle muzdaribim. Kimse Kitab ve Sünnete bakmamaktadır.

Sükutun altın olduğunu bal gibi biliyorum, lakin ağzıma hakim olamıyorum. İnsanların göz göre göre yanlışa balıklama dalmalarına razı olmayı beceremiyorum. Va esefa ki, hiç kimseye tesir gücümüz yok.

Rabbim milletçe sonumuzu hayr eylesin, amin...

Not: 14. genel kurulunu bugün yapan TÜRSAB'ın nazik davetiyesi için teşekkür ediyor, çok seyahat eden birisi olarak başarılar diliyorum.


Serdar Arseven Silah arkadaşlarının Çevik Bir'e soruları var

E-mail:sarseven@akit.com.tr

Yazıya ufak bir anonsla başlayalım. Bir süredir, Apo'cuları sevindiren yaklaşımlarıyla dikkat çeken bazı kartel yazarlarının, PKK tarafından desteklendiklerine ilişkin bir şeyler çiziktiriyorduk ya.

Pazartesi günü, kısmetse, desteği belgeleyen acaip bir malzeme yayınlanacak bu köşede.

İlgilenenlere ilanen tebliğ olunur.

Gelelim bugünkü mevzuya.

Bizim Genelkurmay'ın akredite gazetecileri arasında yer almadığımızı belirtmeye gerek yok.

Ancak... Resmen akredite değilsek de, haber malzemesini tedarik anlamında akreditelerden daha fazla faydalanabiliyoruz askeri kaynaklardan.

Türk Silahlı Kuvvetleri yönetimini hata yaptığı zaman eleştirip, faydalı işlere imza attığında göklere çıkartan bir gazetecinin, muvazzaf ve emekli askerler tarafından takdir edilmesinden daha tabii ne olabilir ki.

Sağolsunlar... Aralarında anlaşıp, birtakım sorular hazırlamışlar. Soruların muhatabı, Cumhurbaşkanlığı'na aday olmak istediği ilan eden Çevik Bir.

SİLAH ARKADAŞLARINDAN ÇEVİK BİR'E SORULAR

Uzatmadan aktaralım:

Sayın Bir...

Adaylığınızı açıklamanızdan dolayı, silah arkadaşlarınız olarak memnuniyet duyduk.

Ancak, cumhurbaşkanı olabildiğiniz takdirde, bazı konularda nasıl tavır takınacağınızı da bilmek isteriz.

Onun için, size bazı sorularımız olacak.

Arzu ettiğiniz bir yoldan cevap verirseniz, silah arkadaşlarınızı aydınlatmış olursunuz...

CUMHURBAŞKANI OLURSANIZ

Soru 1- Hükümete gözdağı niteliğinde bir tank operasyonu gerçekleştirilir ve bir orgeneraliniz, bu faaliyete "demokrasiye balans ayarı yaptık" şeklinde bir açıklama getirmeye kalkarsa, o orgeneralle ilgili tavrınız ne olur?

Soru 2- Genelkurmay 2. Başkanınız bazı spor kulübü başkanlarıyla maçların hangi kanallarda yayınlanması gerektiğini bile görüşebilecek kadar ileri giderse, seyirci kalır mısınız?

Soru 3- Bazı generalleriniz, bir bayan bakan için, "Saçından sürükleyeceğim. Yağlı kazığa oturtacağım" gibi ifadeler kullanırsa, o karizmatik gülümsemenizi sürdürür müsünüz?

Soru 4- Siyasi parti liderleriyle polemiğe giren veya sizin atadığınız başbakana küfür eden bir kamu görevlisini anlayışla karşılar mısınız?

Soru 5- Baskı ile hükümet düşüren bir Genelkurmay başkanına demokrasiye katkısından dolayı "Devlet Nişanı" verir misiniz?

Soru 6- Halkın hür oylarıyla oluşan Meclic'ten çıkan meşru hükümeti düşürmek için Silahlı Kuvvetlerin o dönemdeki yönetiminin, ülkede gerilim meydana getirmesine izin verir misiniz?

KİŞİSEL SORULAR

Soru 7- Generalken veya daha önce, Güneydoğu'da, terörle mücadele alanında hiç görev aldınız mı?

Soru 8- İsrail'in ve ABD'nin size olan sempatisinin yakışıklılığınızla ilgisi var mı?

Soru 9- 1988 yılında Etimesgut'ta Yedek Subay Temel Binasının kazan dairesi patlamış ve bir yüzbaşımız rahmetli olmuştu. Orada kurban kestirirken, dua eden hocadan, "Oğlum söyle de atışlarda da kaza olmasın" şeklinde Allah'a sipariş talebiniz oldu mu?

Soru 10- Atatürkçülük ve Cumhuriyeti kollama adına parlamentoya baskı yapan bazı generallerin, emekli olduklarında, malum holding patronlarının emrinde, üstelik, dolandırıcılıktan yargılanmaları hakkında bir değerlendirmeniz olacak mı?

Soru 11- 17 Ağustos'taki veda kokteylinizi ertelemiştiniz. Görevdeyken hiç 1. Ordu Tabii Afet Yardım Planı nedir diye merak ettiniz mi?

ASKERİ SORULAR

Soru 12- 1948 yılında kurulmuş bir ülkeyle teknoloji transferi adı altında Askeri Eğitim İşbirliği yaparak, onların bizim semalarımızda uçmasını sağladınız. Bizim Hava Kuvvetleri uçaklarımız da, İsrail semalarında (aynı oranda) uçtular mı?

Soru 13- SHP (Stratejik Hedef Planı)'nın amacı nedir? Türkiye'nin 3000 tank ve 150 helikoptere aniden ihtiyaç duymasının, SHP açısından ne gibi dayanakları bulunmaktadır?

Soru 14- M48A2C serisi tankların kule atış kontrol sistemleri, 1986 yılında tank başına 250 bin dolara yenilenmişti. Bilindiği kadarıyla tanklarımız teknoloji olarak yeni sayılır. (Lazer, mesafe ölçme, yürürken ateş edebilme, gece görüş yeteneği açısından oldukça etkilidir). Bütün dünya ülkeleri, savunma harcamalarını kısarken kıt kaynakları silah sanayii ülkelerine aktarmak, gerçekten güvenlik ihtiyacı mıdır?

Soru 15- TSK'daki personel sayısı ile ABD'deki personel sayısını karşılaştırır mısınız?

Soru 16- Sizce Sovyetlerin çökmesiyle Kızılordu'nun harcamaları arasında bağlantı var mı?

Soru 17- Mal varlığınızı açıklayabilir misiniz?

İşte bize, Çevik Bir'in silah arkadaşları tarafından yazılı olarak gönderilen sorular bunlar.

Arkasında halk desteğini görmek isteyen bir aday adayının şansı, inandırıcı olabildiği oranda artacaktır.

Sayın Bir'e, çıktığı yolculukta başarılar dileriz.

TSK İLE İLGİLİ GÖRÜŞÜMÜZ

Soruların TSK'yı da ilgilendirenlerine gelince...

Öyle inanıyoruz ki, ordumuz mensuplarının kahir ekseriyeti dürüst ve namusludur.

Olumsuzluk varsa, ferdidir.

Her camiada olduğu gibi o camiada da, bazı olumsuz unsurlar bulunabilir. Onlar da, kahir ekseriyeti dürüst olan TSK'nın yönetimi tarafından ayıklanır.

Aslında, akredite uygulamaları gibi, şeffaf bulunmayan uygulamalar olmasa, bu olumsuz unsurların ortaya çıkartılması daha kolay olacak.

Akredite kartelcilerin zaman zaman "etek giydirmeye" kadar varan saldırılarına maruz kalan şerefli Türkiye askeri, objektifliği ilke edinmiş, "vatansever" gazeteciler tarafından, "haberleştirilme" imkanına kavuşturulmuş olacak.

Askerin, yatına İngiliz Bayrağı çekmekten imtina eden medya patronlarına ve o patronların müessesesinde faaliyet gösteren basın emekçilerine ihtiyacı var.

sarseven@bir.net.tr