A. İhsan Karahasanoğlu Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun

Bugün Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun 65 yaşına girdi.

Bir ömür.

Kanun metnindeki kelimelerden bugünkü nesil hiçbir şey anlamasa da bazı kisveler hala yasak.

Kanun metnindeki "Müsaade-i mahsusa", "nizamname", "meri", "muvakkat müsaade" gibi kavramlarla neyin kastedildiğini herhalde sınırlı sayıdaki insanlar anlıyordur.

Türkçe ibadet meraklıları, bu ve bunun gibi kanunlardaki günümüz Türkçesi'nde kullanmadığımız kelimeleri anlaşılır dile çevirmeleri gerekmez miydi? İlahi olduğu kabul edilen kutsal metni insan aklı ile çevirip, zengin manaları 1-2 kelimeye hapsetmek isteyenlerin, önce şu kanunlardaki dili Türkçeleştirmeleri gerekmez miydi?

Amaç okunan ayetin, duanın manasını bilmek değil, ibadetleri tahrif etmek olunca, işe hiçbir sakıncası olmayan Türkçeleştirme konularından değil, hiçbir zaman asli hüviyetini bozmaması gereken ilahi metinlerden başlıyorlar.

Üstelik okunan ayet ve duaların Türkçe manalarının öğrenilmesine ve böylece okunan duanın manasını bilmeye de kimse engel olmuyor. Herkes sure ve duaların hem asli şeklini, hem de manasını öğrenebilir, öğrenmelidir de.

Kanunlardaki kelimelerin Türkçeleştirilmesi bir yana "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun" bilinçli olarak kadınların kıyafetini belirleyen bir düzenleme gibi takdim edilmeye çalışılıyor.

Halbuki kanun metninde kadınlarla ilgili tek bir kıyafet kuralı, tek bir kısıtlayıcı kural veya bunu yönelik ima yok.

Kanun sadece Diyanet İşleri Başkanı'nın resmi kıyafet olarak bugün giydiği kıyafetin her isteyen tarafından kullanılmamasını öngörüyor.

Bu kuralın da insan özgürlüğüne sınırlama getirdiğine dair itirazlar bir yana, bir de kanunda bile olmayan yasaklar kanunda varmış gibi gösterilince insan artık "pes" diyor.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Abdurrahman Dilipak Çevik Bir'e siyaset dersleri

E-mail:dilipak@akit.com.tr

Sanırım Çevik Bir, abilerinin sözünü dinlememekte ısrar ediyor.

Onu bir dolduruşa getiren var. Mayınlı bir tarlaya sürüyorlar. Sonra mum yakıp seyrine bakacaklar.

Siyaset, mayınlı tarla gibidir. Türkiye'de siyaset yapmak ise, mayınlı tarlada top oynamak gibi bir şeydir.

Bir Paşa, herhalde siyaset yapmayı, tankla demokrasiye balans ayarı yapmaya, Sincan sokaklarında tankla resmi geçit yapma sanıyor.

Siyasette emir komuta sökmez paşam!

Gazetecilerin sorularından bile işkillenerek bir yere varamazsınız.

Herkes Ali Şen değil bu bir, ikincisi Ali Şen'in sandığı gibi Türkiye Rumeli işadamlarından ibaret değil.

Topu topu 100 kişi. Hepsi de özel çağrılı. Göze batan gazetecilerin tümü "aile"den. Bir kısmı zaten ev sahibi derneğin yöneticisi. Bir kısmı bu tür toplantıların müdavimi olan ve herkesi alkışlamaya amade, esasen hiçbir görüşü olmayan ve her dinledikleri "büyük adam"da keramet vehmederek, "Muhteşemdiniz efendim", "Tarihi bir konuşma idi", "Allah sizi devletimizin başından eksik etmesin", "Sizin sayenizde huzur içinde uyuyoruz, siz olmasanız biz ne yapardık?" "Sizinle bir arada bulunmak ne büyük şeref efendim. Şükür bu günleri de gördük" gibi laflar eden, aslında ne konuşulduğunun bile farkında olmayan şeker ya da prostat hastası tiplerdir. Siz konuşurken onlar masadakilere kendi hastalıklarını anlatırlar. Hem şeker hem de prostat hastası iseler, sık sık dışarı çıktıkları için de zaten sizi tam olarak dinlememişlerdir. Sorarsanız, "Ah efendim, ne büyük talihsizlik, kaçırmışım" derler.

Bunlar her nefes alışınızda sizi alkışlarlar.

Bir de hanım izleyicileriniz vardı ki! Doğrusu harika!

Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, birtakım size minnet borcu olan emekli subay ve eşleri ile Lions, Lioneslerle bir kısım roteryenleri de eklerseniz, işte toplam dinleyici kitleniz bu! Araya birkaç da TÜSİAD'çı eklerseniz, manzara tamam oluyor.

Bu aile toplantısında bile yeteri kadar destek alamadınız.

Bir kısmı zaten alkışlamak için gelmişti, bir kısmı nezaketen alkışladı, bir kısmı ise zaten oraya kim çıksa alkışlamaya hazır tiplerden oluşuyordu. Onun için bu alkışlara pek iltifat etmeyin.

Bana kalırsa Turgut Sunalp kadar bile desteğiniz yok!

Birisi sizi dolduruşa getirmeye çalışıyor. Ya da sizi piyasaya sürüp ortamı test etmek istiyor olabilir.

Yoksa ailenin başka adayı olmazdı. Aileden bir kanat Coşkun Kırca üzerinde dururken, bir başka kanat İsmail Cem diyor. Daha aile bile bu konuda kesin bir karar vermiş değil.

Askerlerin ise adaylarını böyle toplumun önüne atarak hırpalatacaklarını hiç sanmıyorum.

Çevik Bir'in menajeri kimse, onun PİAR'ını kim yapıyorsa, beş para etmez bir strateji izliyor. Bir strateji uzmanı gibi takdim edilmeye çalışılan Bir'in kendisi için uyguladığı temel strateji buysa, gerisini varın siz hesap edin.

Bana kalırsa ürün yanlış ve hedef kitle yanlış seçilmiş, söylem yanlış. Bir kere inandırıcı değil. "Strteji, 2000, gençlik, demokrasi, Avrupa STK, Think Tank" kelimeleri bu stratejinin kilit kelimeleri seçilmiş galiba. Bunun üzerine biraz popülizm, biraz milliyetçilik. Buyurun size Bir'in çizdiği Türkiye ve dünya çerçevesi.

Biraz jakoben ve aristokrat bir hava. Öyle ya, "Türk toplumu batının geçirdiği evreleri geçirmediği için batı demokrasisi bize bol gelebilir." Buradan yola çıkarak Türkiye'yi 1940'lara geri götürmenin kapısını aralık bırakan bir taktik! Çevik Bir'in misyonu da burada gizli. Batıyı bir ideal ve ütopya olarak takdim edip, mevcut durumu korumaya yönelik muhafazakar bir girişim.

Çevik Bir, elaleme akıl vermeden önce, bir "siyasetname" okusa çok iyi eder. Yabancı stratejistlerin raporlarını okuyarak Türk toplumunu anlamak ve bunun üzerine siyaset bina etmek mümkün değildir.

Birilerinin Çevik Bir'e gerçeği söylemesi gerek.

Derler ki, siyaset gözü kör eder!

Kibriti gözünüze çok yaklaştırırsanız, arkanızda bir ormanı kaybedersiniz!

Gerçeği konkav ve kaonveks camlarla donatılmış evlerin pencerelerinden görmezsiniz.

Ama keyif sizin.

28 Şubat ve BÇG gerçeği ortada. Fişlenen insanlarla ilgili gerçekler de! Elinizin altında yüzlerce rapor olmalı. Ama informasyon bombardımanına tabi olanların informatif cahilliklerinin nelere malolduğunu da hesaba katmak gerekir.

Çevik Paşa cesur adam. Çok iyi bildiği o asker yürüyüşü ile emin adımlarla ilerlemesini sürdürüyor.

Çevik Paşa'ya bir fıkra:

Yahudi, çocuğunu kucakladığı gibi tezgahın üzerine bastırmış. Sonra da:

-Hadi atla kucağıma yavruciğim.

Çocuk korkmuş.

-Ama baba düşerim.

-Atla yavruciğim. Bak ben babanim. Tutacağim.

Çocuk atlamış, baba bir adım geri çekilmiş. Ve tabii yere yüzü koyun kapaklanmış.

Babadan bir ders:

-Baban da olsa kimseye güvenmeyeceksin, tamam mi yavruciğim.

Birileri şimdiden "ya seçilirse?" diye size yatırım yapıyor olabilir, hatta umut görüyorsa bu yardım daha da coşkulu olabilir. Bir kısmı da, sizin kendisine zararınız dokunmaması için yakın durmak isteyebilir. Size hep duymak istediğiniz şeyler söylenecektir. Kimileri sizi kullanarak, bu şekilde sizi devre dışı bırakmak, ya da sizin kanalınızla ortamı test etmek isteyebilir. Gerçekten sizi bu işte destekleyen kişilerin sayısı bir elin parmakları kadar bile olmayacaktır. Hatta eşiniz bile size destek vermeyebilir. Ne de olsa o sizi becerileriniz ve komplekslerinizle, kaprislerinizle, zaaflarınızla daha yakından tanıyordur.

Selam ve dua ile.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Ahmet Kekeç "Ne mutlu Türk'üm ve Fenerbahçeliyim diyene.."

Canımız ciğerimiz, büyüğümüz, ezeli ve ebedi başkanımız Ali Şen, bir Ankara deplasmanında Fenerbahçe futbol takımını toplayıp Anıtkabir'i ziyaret etmiş, Ata'ya ayrılan şeref defterini şu veciz cümlelerle şereflendirmişti:

"Fenerbahçe kulübü laikliğin teminatıdır... Atam sen rahat uyu..."

Ali Şen...

Fenerbahçe'yi zilletten kurtarıp Avrupa'da söz sahibi yapan, Türk spor kamuoyunu "Fenerbahçe fenomeni"yle tanıştıran ve tek başına gündem oluşturan bir adam.

Atatürkçü...

Aynı zamanda, Atatürk'ü ve tek parti ideolojisini arkalayan çavrelerin hedef haline getirdiği Hüseyin Kocadağ'ı açıktan sahiplenecek bir "vefa"nın sahibi...

Tabii, Fenerbahçe değil, "Fenerbahze" diye telaffuz ediyor...

Rahmetli Kemal Tahir'in benzetmesiyle, "yetiştiğine dalar da, yetişemediğine pabucunu fırlatır" bir tavır içinde.

Cedelci...

Her an patlamaya, her an işleri tersyüz edip içinden çıkılmaz hale getirmeye meyyal.

Üstelik parterini eziyor.

Söz hakkı tanımıyor.

Her işin doğrusunu o biliyor.

Ve büyük bir alicenaplık örneği göstererek, insanda Fenerbahçeli olmamak dışında "kusur" aramıyor.

Fenerbahçe'den sapmak, nasıl derler, "tolore edilebilir" bir kusurdur aslında; herkes sonunda doğru yolu bulacaktır nasılsa...

Yüce gönüllü her Fenerbahçeli gibi, Ali Şen başkanımız da, günün birinde yeryüzünün sarı-lacivert renklere garkolacağını ummakta/dilemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Paşa da Fenerbahçeliydi, darbeci-ressam Kenan Evren de Fenerbahçeli.

Tesadüfe bakın ki, Hüseyin Kocadağ ve Şevket Kazan gibi, varlıkları bile tartışılan iki zıt kutup da Fenerbahçeli...

Tıpkı "anayasal vatandaşlık" gibi, "Fenerbahçelilik" de bir üst-kimlik olabilir; bir "müşterek" oluşturabilirdi.

Bu kimlik, elbette meşruiyetini "kemalizm"den alacaktı.

Son zamanlarda tribünleri teslim alan fetiş koro da, bu kimliği tahkim etme çabasından başka birşey değildi.

"Atam izindeyiz..."

"Türkiye laiktir, laik kalacak..."

Gerçi, kamuoyunu bölen mahut "laik-antilaik" tersleşmesi yakın vadede bir "iç-savaş"a işaret ediyor ama, Ali Şen başkanımızın tasavvurundaki Fenerbahçelilik, bu iç-savaşı nötralize edecek argümanlara ziyadesiyle sahipti...

"Ali Şen başkan, Fenerbahçe şampiyon" yalnızca bir slogan değil, aynı zamanda bir büyük felsefik önerme, bir "paradigma"ydı.

Ve elbette, meşruiyetini büyük ölçüde ulusal kurtuluş savaşımızdan, laik Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan derin felsefeden almaktaydı...

"Ne mutlu Türk'üm ve Fenerbahçeliyim diyene.."

Tabii, paradigma, felsefe, kemalizm derken asıl "haber"i unuttuk.

Yakın çevresinden istihbar ettiğimize göre, sektörel Atatürkçülüğün dolaşıma girmesiyle birlikte totalitesi yükselen Prof. Toktamış Ateş de kronik bir Fenerbahçeliymiş ve "Ali Şen başkan, Fenerbahçe şampiyon" adlı bir manifestoya hazırlanıyormuş.

Allah müstahakını versin... «

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Atilla Özdür Mantığım Bir'e, hislerim ise Genç'e meyyal...

Çankaya için tercihim Kamer Genç. Bir kere adamın içi dışı bir. İçinden gelenleri "pat, pat" dışarıya koyveriyor. Çift yüzlü ve çift dikişli bir siyasetçi olsaydı, "İçtiği zaman kendini Allah'a daha yakın hissettiği" biçiminde lafları edebilir miydi?

"İşte ben buyum" diyen Kamer Genç patavatsızın biri olarak Çankaya'ya adaylığını koyuyor. "İşinize gelirse..."

Her şeyi peşinen ortaya koyan bir Kamer Genç, bu haliyle benim işime geliyor. Bana öyle geliyor ki, Kamer Genç Çankaya'lık olduğunda ilk yapacağı iş, çadıra çıkmak olacak. Maiyetini aldığı gibi yanına, düşecek İznik-Gemlik yollarına. Göl kıyısında uygun bir yer bulduğunda da kuracak çadırını iş bitimine kadar...

Ben şahsen Recarnasyon'a inanmıyorum. İnananlar var ise onlara tavsiye ederim. Kamer Genç'in şahsından Sakarya'nın, Dokuz Eylül'lerin, erken 20'li yılların ulusal bağımsızlıkçı Atatürk'ün süzülüp geleceğinin beklentisine girsinler...

Amerikalılar köle emeğiyle semirdiler. Kölecilik ırk ayırımı ABD'nin güney eyaletlerinde hala canlı olarak varlığını koruyor. Köle kanıyla bereketlendirilmiş Güney'in vasi plantasyonlarında üretilen mısırı getirip işlenmek üzere bizim zeytinliklerimizin üzerinde bir fabrika kurdular.

Bursa'nın eski Baro Başkanı olup şimdinin DSP'den mebus seçilen Ali Arabacı başta, bütün Bursalılar, mebuslarıyla vali ve kaymakamlarıyla, köylüsü ve şehirlisiyle bu işin yargı kararlarına kontra gidilerek kotarıldığı inancında. İznik Gölü kıyılarında Türkiye'nin bağımsızlığının içine ettiler.

Ben kalıbımı basarım Kamer Bey Çankaya'lık olsun, çadırını zümrüt yeşilliğe kurduğunda bütün mesaisini yakın markajdan söz konusu bu dış tehdite programlandıracak. Ankara, uzakta kalıyor İznik'e...

Bu arada, Kamer Genç adaylıkta tek değil. Şartlar müsait olup da, kendisine imkan ve fırsatı verildiğinde Çevik Bir de yolculuğa niyetli. Acaba o da çadıra meyleder mi dersiniz?

Pek sanmıyorum. Zira, kendisinin Amerika'da saygın ve prestij sahibi bir kişi olduğu biliniyor. Eğer "iç tehdit"lerden başını alır da, dışarıya yönelirse, bu mısır tehlikesini suyu başından kesercesine Amerika'daki prestijini kullalanarak problemi kökten halledecektir. İnancım bu yönde...

Çevik Bir, Orhangazi'deki zeytinlik katliamını kökten incelemeye aldığında, benim şahsen şüphem yok, ABD'deki yakın çevresi ile birlikte Türk lobisinin müşterek çalışmaları sonucu bu kanun tanımazlık da sulh yoluyla ortadan kaldırılmış olacaktır.

Anlaşılan o ki, Çankaya için oyuna, reyine müracaat edilebilir bir adam yerine konulmam durumunda, kafa itibarıyle epeyi ter dökeceğim. Rindmeşrep bir kişi olduğumdan, gönlüm Kamer Genç'ten yana eğilse de, mısır krizi dahil ABD ile aramızda doğmuş ve doğacak olan tüm anlaşmazlıkların sahip olduğu prestij gücünden de istifadeyle daha pragmatist yollardan kolaylıkla çözebileceğine kanaat getirdiğim Çevik Bir'i de dışlayamıyorum.

Süleyman Bey'in varlığına pek önem verdiğim falan yok. Öyle gibime geliyor, adaylık kervanına bir ikinci dönem için, şartlar uygun düştüğünde o da katılacak. Lakin onu hiç hesaba katmıyorum. Bir kere sütten ağzım yanmış. Buzdolabında yıllandırdığını bilsem dahi, yoğurduna elimi sürmem. En azından TGRT'nin meşhur "Gümbür gümbür Gülbence"si gibi iki yıldır yer yerinden gümbürdeyerek oynuyor da, Çankaya "Hayrola birader!.. Bu Mısır işi de ne iştir?" biçiminde merakını kaldırmıyor.

O durmaksızın bıkmaksızın veriyor. Patates tarlalarını veriyor. Kavaklıkları veriyor. Boğaziçinin uzak kuzey uçlarındaki çamlıkları veriyor, sazlıkları veriyor. "Verdimse ben verdim" diyerek durmaksızın bıkmaksızın veriyor...

Hatta Çankaya'dan bile birkaç parsel verebileceğini açık etmemiş miydi?

Benim tercihim başta zikreylediğimiz ikili. Halktan biri gibi gördüğüm, kendime benzettiğim için hislerim Kamer Genç diyor. Ama hukuku dışlayan Türkiye'nin başıboş arabesk düzenine de bir dirlik düzenlik ve disiplin getireceğini kendinden beklediğim Çevik Bir'i ise, mantığım öne çıkarıyor.

Haydi hayırlısı...

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Ayşegül Akgül Umutla beklenen vize ve 3 aylıklar meselesi

Allah nasip ederse önümüzdeki hafta Mekke'de olacağım inşaallah. Elçi Tur'un davetlisi olarak orada bir arkadaşımla birlikte görev yapacağız ve hanımlara dini hususlarda hizmet vermeye çalışacağız. (Bu arada yazılarımı yine devam edecek. Oradan gönderme imkanı bulursam göndereceğim, olmazsa burada hazırladığım yazılar yayınlanacak.)

Bu sene (Kasım'ın başından beri) Ramazan umresi için vize engeli çıkarılması; gitmek isteyenleri, bilhassa da şirket sahiplerini çok sıkıntıya soktu. Açıldı açılacak diye umutla beklenirken vize işi bir türlü açılmadı. Vize engelinden, Ramazan'a bir ay kala haberleri olan şirket yetkilileri bir hayli zor durumda kaldılar. Doğru olan, yetkililerin durumu daha önceden haber vermeleri idi. Bu yapılmadığına göre bu sene insaf edilmesi, kimsenin sıkıntıya sokulmaması ve mağdur edilmemesi gerekirdi. Ama maalesef ülkemizde çoğu zaman doğru olan değil, eğri olan uygulanır.

Vize probleminin öncelikle Suudi Arabistan konsolosluğundan kaynaklandığı söyleniyor. (Hükümetten veya Diyanet'ten kaynaklandığı rivayetleri de var. En doğrusunu Allah bilir.) Herhalde 3 aylık seferleri engellemekti maksatları. Ama bunun başka yolları da var. Bu şekilde engel çıkarılması yerine, şirket sahiplerine bir yazı gönderilerek "Vizesi dolduğu halde dönmeyen yolcuların bağlı olduğu şirketin yetkilileri rehin alınacak, yolcu başına 1000 dolar tazminat ödenmediği takdirde serbest bırakılmayacaklar. Ayrıca bir daha hac ve umreye yolcu gönderemeyecekler" denseydi, bu iş biterdi. Suudiler de Ramazan'dan sonra sıkı bir vize kontrolü yaparak vizesi dolanları anında postalayabilirlerdi. Şu anki uygulama ise büyük bir haksızlık oldu. (Bana ulaşan son haberlere göre şu sıralar vize meselesinin açılması konusunda güzel gelişmeler var.)

Geçenlerde 3 aylık yolcu göndermek istediğini ifade eden bir şirket yetkilisini de şöyle tenkit etmiştim: "Sizin yüzünüzden vize problemi çıktı. Sırf Ramazan umresine gitmek veya götürmek isteyenler de sıkıntıya girdi." "Niye bizim yüzümüzdenmiş" dedi. "Tabii" dedim "Suudiler izin vermediği halde niye 3 aylık götürüyorsunuz?" "Orası Allah'ın mukaddes beldesi. Onlar ne karışıyorlar?" deyince "Haklılar" dedim. "Düşünsenize, her millet gidip orada istediği kadar kalsa, o kadar kalabalığa nasıl iyi bir hizmet verebilsinler? Sonra hareme ve Mescid-i Nebevi'ye sığamayan milyonlarca insan büyük problem olmaz mı? Hem 3 ay boyunca devam eden izdihamda insanlar nasıl huzurla ibadet etsinler? Aşırı izdihamda bir facia çıktığında da yine Suudiler suçlanıyor. Ayrıca orada 3 ay izinsiz kalan insanların ilk defa umreye veya hacca gidenlere sıkıntı vermeye ne hakları var? Bencillik etmesinler, ya umreye gitsinler, ya da hacca... Geçen sene Ramazan'dan sonra bile öyle kalabalıktı ki Harem-i Şerif, tavaf edenler çoğu zaman merdivenlere kadar taşıyorlardı. Bir de hac mevsiminin kalabalığını düşünün..."

Ben böyle söyleyince, "Haklısınız" diyebildi ancak. Doğrusu ben, izin verilmediği halde gidip orada 3 ay kalanların, kul hakkına girdiklerini düşünüyorum. Çünkü aşırı kalabalık ve izdihamda ne Rasulullah'ın kabri huzurla ziyaret edilebiliyor, ne de tavaftan bir haz alınabiliyor. Dolayısıyla orada daha uzun süre kalayım da daha çok ibadet edeyim ve sevap kazanayım veya 3 ay kalmak isteyenleri götüreyim de kar edeyim diye bencilce düşünmek, diğer ibadetler gibi esas maksadı nefis terbiyesi olan hac ibadetinin ruhuna da aykırı...

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Duran Kömürcü Ne asana ne de asılana tarafız

Apo, hücresinde ölümünü beklerken; bizler de, hangi haneden şikayet geleceğini, namazı için, sakalı için tarassuta alınacağını, hangi okula başörtüsü baskısı yapılacağını, milyonlarca talebenin nerede ve nasıl yanlışa yönlendirileceğini, Kur'an'dan temasının kesileceğini düşünüyoruz. Birileri bugün mahkum, bizler alternatif mahkum. Hiç kimse çözüm peşinde değil. İdeolojilerinin ve de var olmalarının gayretindeler...

Apo, mantar gibi bitmedi. Sosyal ortamın yapısından, zenginlerin tahakkümünden, bürokrasinin kışkırtmasından meydana çıkmıştır. Suçlu ve suçsuz demeden katliama girdi ve asi oldu, katil oldu. İpi de boynunda gördü.

Apo, isyanıyla suç işlemiştir. Ama onu isyana sürükleyen sebepler hala ortada. Yeraltı dünyası, devlet hazinesinin pay edilmesi, para kaynaklarının ulufe olarak dağıtılması ortadadır. Kimin kan emici vampirleri besledikleri meydandadır.

Bugün 30 bin insanın katili Apo'yu bulurken; milyonlarca insanın manevi ölümünün karşılığına kimi bulacağız? Bu kumpas nereye kadar devam edecek? Hep ağlayanlar bu milletin kendisi mi olacak?

Bir tarafta vatanı ve milleti için ölenler ve gaziler, diğer taraftan maşalara maşa, kendi öz varlığına kurşun sıkan Apo...

Bir taraftan dağda, bayırda, zindanda evlat arayan cumartesi anaları, diğer taraftan kahpe kurşunla eşini kaybeden genç hanım yüreği yaralı ana, bahtı karalı babaların ahı, yavruların gözyaşı... Bu millete bu tiyatroyu kim oynatıyor? Oynanan oyun kimin yararına?

Devletin içinde pay kırıcılar var; ölenlerden, öldürülenlerden, ağlayanlardan ve inleyenlerden istifade edenler... "Sen az aldın, bana daha az verdin" diyenler var. Bunlar ölümlere ölüm beğendiren, ölümler üzerinden hayat sürenlerdir.

2000 yılının dünyasında doğanlar, hürriyet şarkısı ile büyürken; benim yavrum, kurtuluş türküleri ile ağlamaktadır.

Apo'yu bu gözle incelediğimizde umut ışığı gibi görünmektedir. Apo'nun çıkışını istismar eden kim? Sünnetlisi, sünnetsizi ile bizleri parçalamaya gönderen kim? Eline silahı veren kim? Avrupa ve içimizdeki Avrupalı! Şimdi de kellesini ipten almaya uğraşan, demokrasi ve insan hakları şampiyonluğunu yapanlar kim? Yine bu Avrupalılar. Belki de bizdeki Avrupalıların bizlere kurdukları kumpas, din ve vicdan hürriyetinin verilmesine vesile olacaktır.

Kendi kendime, "Vatan-millet duygusallığından kurtul" diyorum. Vatan senin, millet seninle, ama inancın hür değil, ibadetin kelepçeli. İnananlar birer birer kovuşturulur, paranın bile rengi aranırken, senin geçmişinle övünmen nene? 30 bin şehidin ızdırabı içini yakar, fakat 30 milyonların çekeceğini niçin düşünmüyorsun? Apo'nun idamı bana ne getirir? Götürdüğü çok şeyler olabilir. Eğer, Cumhuriyet hukukunun dizginlenmesi, hukukun üstünlüğü ilkesi Avrupalı olmaktan geçiyor da din ve vicdan hürriyetimiz insan hakları çerçevesinde olacaksa, biz neden taraf olalım?

İnancın kabusu Türkiye'de, hürriyeti Avrupa'da ise; inancın mahkumiyeti Türkiye'de, yaşanması ve algılanılması Avrupa'da ise; neden onların fikrini desteklemeyelim?

Hürriyetimi almamıza sebep olanların yanında ise; neden onlarla olmayalım?

Ne asana ne de asılana taraftarız. Din ve vicdan hürriyetini arayan Müslümanız.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Hasan Karakaya Çevik Bir... Bir yılan mı, kuş mu?

E-mail:hkarakaya@akit.com.tr

Malum; dağların zirvelerinde "yılan"a da rastlanır, "kuş"a da.

Kuş, uçarak gelmiştir oraya.

Yılan ise, sürünerek!..

"Cumhurbaşkanlığı'na aday olabilirim" diyen Çevik Bir, bunlardan hangisi olacak?.. Yılan gibi "sürünerek" mi çıkacak oraya, yoksa kuş gibi "uçarak" mı?..

Bana kalırsa;

"Teğmen"likten "orgenerallik" rütbesine uçarak değil, sürünerek giden Çevik Bir, "Köşk Zirvesi"ne tırmanmak için de "tepeden zembille" indirilmeyi reddetmeli ve "sürünerek tırmanma"yı tercih etmelidir.

Aksi halde;

Hemen herkesin kafasında, "Yüksek dağlara karlar yağar üşünür, büyüklerimiz bizden iyi düşünür" gibi bir düşünce oluşur ki, bu tehlikelidir.

O zaman "ağzı olan" herkes konuşmaya ve sormaya başlar.

"Çevik Bir'i Amerika mı pazarlıyor?.. Bu adaylık meselesenin altında; bir ay önceki ABD ziyareti ve bu ziyaret sırasında Yahudi örgütü JINSA tarafından verilen ödülün bir rolü var mıdır?.. Oynayacağı rol ABD ve Yahudi lobisi tarafından mı tesbit edilmiştir?.. Çevik Bir; Orta Asya ve Kafkasya'daki Amerikan çıkarlarını gözetmek için mi ortaya sürülmüştür?.."

Tabii, sorular sadece bununla da sınırlı kalmaz ve ağzı olan herkesin konuştuğu Türkiye'de, birileri konuşmaya devam eder:

"Amaç; halkın değil de, Süleyman Demirel'in önünü açmak mıdır?..

Yani; ölümü gösterip de vebaya razı edilmek mi isteniyor halk?..

Evde temizlik işi yapmamak isteyen herkes, kalkıp da Cumhurbaşkanlığı makamına göz dikerse, ne olur halimiz?.."

Evet, bir süre sonra tüm bunlar konuşulmaya ve sorulmaya başlanır.

Bence; Çevik Bir'in yapması gereken ilk iş; kafalardaki tüm bu "şüphe"leri giderecek bir adım atmak olmalıdır.

Yani;

"ABD'nin adamı" ya da "Demirel'le danışıklı dövüş" kuşkularını gidermek için, "sıfır"dan başlamalıdır işe.

Hayır; bugüne kadar bindiği Mercedes'ten inip de, "kartelin dolmuşu"na binmemelidir.

Onların;

"Se-ni a-nan bi-zim için do-ğur-muş pa-şam!.." temposuna kanıp da, lök diye oturmamalıdır şoför mahalline!..

Peki ne yapmalıdır?..

Ebru Yaşar'ın "Seni a-nan bizim için doğurdu" şarkısı eşliğinde tempo tutar gibi, alkış yağdıran; papyonlu ve önleri iliklenmiş vaziyette ve dahi "soru sorabilme izni"ni kullanabilen medya yöneticilerimizin pohpohlamasına aldırmadan, derhal Stratejik Araştırmalar Vakfı'nı kurmalı ve oradan başlamalıdır işe.

Daha sonraki aşamada ise;

Stratejik Araştırmalar Vakfı, ağır ağır rota değiştirmeli ve "parti" haline gelmelidir.

Ne olur o zaman;

Stratejik Araştırmalar Partisi.

Yani, kısaltılmış haliyle SAP.

Biliyorum, hemen soracaksınız:

"Böyle bir oluşum, Çevik Bir'e ne fayda getirir?"

Getirmese de;

Bu SAP, ileride belki bir "balta"ya yarayabilir!..

"Şehitler ölmez" ha!..

Gazeteler ve televizyonlar; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Öcalan'la ilgili olarak verdiği "İnfazı erteleyin" şeklindeki kararına tepkileri aktarırken, "MHP'de yumuşama" ifadesini kullandılar.

Öyle bir havada verdiler ki; MHP, sanki "idamın karşısındaymış" gibi göründü.

Böyledir bu işler!..

RP iktidarında; Fatih'te "Sakallı-cübbeli, sarıklı" avı yapmışlardı... Böylece RP'nin ipi çekildi.

Şimdi de; MHP'li iktidara "Apo dayatması" yapılıyor!..

Yapılıyor ki;

Her cenazede, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" diye haykıran "ülkücüler" hayal kırıklığı yaşasın!..

Olay, bu kadar basit.

Bunu MHP niye göremiyor, anlaşılır gibi değil!..

Gürüz yıpranmıştır, gitmelidir!

Bugünlerde, mes'elenin "öz"ü değil, "kabuk" kısmı tartışılıyor:

"YÖK'ün başına kim oturtulsun?"

Oysa, asıl sorulması gereken şu:

"12 Eylül darbesiyle ülkenin bağrına lök gibi oturtulan YÖK kaldırılsın mı, kaldırılmasın mı?"

Bunu kimse tartışmıyor.

Tartışılan şu:

"Kemal Gürüz gitsin mi, kalsın mı?"

Birkaç "yalaka" hariç, hemen herkes Gürüz'ün gitmesinden yana.

Buyrun, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği bile Gürüz'ün gitmesini istiyor:

"YÖK Başkanı Gürüz'ün ismi yıpranmıştır... Biz, Sayın Gürüz'ün yanında değiliz. Çünkü, çok yanlış uygulamaları oldu."

Bırakın diğer uygulamalarını; sadece "kan rezaleti" bile insanın kanını dondurmaya yeter!..

Hani; İlahiyat'lı öğrenciler "çalınan soru torbası" yüzünden günlerce kan vermek zorunda kalmışlar, ama yine de sınav iptal edilmişti ya, işte o mesele.

Sonra "yolsuzluk"lar, "kayırma"lar ve "belgeli soygun"ların örtbas edilmesi...

Hangi birini sayacaksın?..

"Zulüm" desen, öğrencilerin ahı arşa yükselmiş... Artık "türban tünelleri" bile oluşmuş!.. Üniversiteye girerken "aç" başını, çıkarken "tak" türbanını!..

Tüm bunlara rağmen, bazı "yağdanlık" ve "yalaka"lar savunuyor Gürüz'ü.

Neymiş;

"YÖK, olumlu işler yapmıyorsa, bu 72 üniversite nasıl açıldı?"

Şu "kafa"daki "dunkof"luğa bakar mısınız lütfen?!..

Dile getirdikleri gerekçeye bakın...

Be adamlar;

10 yıl önce gördüğünüz bir "çocuk", 10 yıl sonra elbette "delikanlı" olarak çıkar karşınıza!..

Ona diyebilir misiniz;

"Aaa, sen nasıl oldu da böyle büyüdün?"

Büyüyecek elbet.

Çocukluktan delikanlılığa geçiş, "büyümenin tabii seyri"dir!..

Yani, bunda övünülecek ne var?

Tabii, şu da var:

"Küçük başarı"larıyla övünenler ve bununla teselli bulanlar, sadece ve sadece "gelişmemiş ülkeler" ve "embesil kafa"lardır!..

"Zulüm" ve "dayatma"larıyla övünenler ise, ancak ve ancak "despot"lardır!..

Gelişmiş ülkeler ve gelişmiş beyinler "özeleştiri" yaparlar, eksiklik ve aksaklıklarını ortaya koyup, sorgulama yolunu tercih ederler.

Gayet açık ve net ki;

"Kemal Gürüz hem kendini, hem de üniversiteleri yıpratmıştır."

Gelişmiş ülkelerde "yıpranan" gider!..

Gitmezse;

Bilin ki, hala Patagonya olmaya talibiz demektir!..

Başka izahı yok bunun...

Politikacı,

hep yalan mı söyler?

Önce, liderlerimizin dediklerini aktaralım... Önceki gün şöyle dedi Sayın Yılmaz:

"Ek gelir düzenlemesi hakkında, depremden önce çalışma yapılıyordu... Yapılan düzenleme; hem bütçe açığını kapatmaya, hem de deprem yaralarını sarmaya matuftur."

Ondan da önceki gün, Sayın Bahçeli, aynı mealde konuştu:

"Türk ekonomisi; iki yakası bir araya gelmeyen bir mali yapıya sahip... Hem vergi-borç kısır döngüsünü aşmak, hem de depremin ekonomik kayıplarını gidermek için, ek vergi yasasını çıkarmak zorunda kaldık."

Söylemeye gerek yok... Adı üstünde, bal gibi "itiraf"tır bu.

Yani; "deprem" işin kılıfı!..

Hatırlarsınız;

"Bedelli Askerlik" için de aynı "kılıf" kullanılmıştı... Ne diyorlardı:

"Bedelli askerlikten elde edilecek gelir, depremzedeler için kullanılacak!.."

Yine hatırlayacaksınız;

Sonradan; sözkonusu "tasarı"nın 17 Ağustos depreminden "1 ay önce" hazırlandığı ortaya çıkmıştı.

Halbuki;

Mertçe ortaya çıkıp, "Arkadaş, durum böyleyken böyle" deyip de, "gerçeği" baştan söyleseler, sonraki günlerde ıkınmaya-sıkınmaya hiç gerek kalmayacak!..

Ama hayır;

İlla "politika" yapacaklar ya, illa bir gün önce "zam yok" deyip, ertesi gün zammı bindirecekler ya, bu yüzden söylemiyorlar gerçeği!..

Sanki; "politika"nın şiarı, "yalan" söylemek!..

"Yalan" söylemeyince "politikacı" olunmadığını mı düşünüyorlar acaba?..

Tabii, bunların ne düşündüğü önemli değil, ama "siyaset" kirleniyor, "politikacı"ya güven kalmıyor!..

Allah aşkına;

Gerçekleri dobra dobra söyleyecek bir adam gelmeyecek mi şu ülkeye?..

"Politikacı" denilince biz hep "yalancı"ları mı hatırlayacağız?..

İşte, yine şüpheye düştüm;

Sayın Yılmaz gerçekten "Mesut" mu?..

Ve Sayın Bahçeli;

Milletin bir ferdi mi, yoksa "Devlet" mi?..

Düşünebiliyor musunuz; o kadar şüphedeyim ki, "isim"lerinin doğruluğundan bile emin değilim!..

Ne hale geldik, görün işte!..

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Hüseyin Öztürk Adamı rahat bırakın yahu

Çevik Bir'in Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla uğraşan meslektaşlarıma sesleniyorum: "Adamı rahat bırakın Cumhurbaşkanı olsun. Bak valla kızdırırsanız bu sefer gerçekten Cumhurbaşkanı olur. Nasıl mı olur diyorsunuz. Söyleyeyim."

Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştı diyelim, aylar öncesinden de "laiklik" ve "olmayan demokrasi" tehlikeye girdi, "sapık ideoloji irtica da" gümbür gümbür kartelin gazete ve televizyonlarında boy gösterdi. Bu arada "defineci" mantığıyla çalışan sermaye çevreleri de hazinenin temelinde kazı yaptılar.

Eee ne olacak, "takır takır yollarına, kuru kuru kurban olayım" devri başlamış olmayacak mı? Ne yapmak lazım bu şartlarda? Ülke elden gidiyor. Hükümetin de, "ha varlığı, ha yokluğu." Hazır Süleyman Demirel de Cumhurbaşkanlığı seçilme sevdasına düşmüşken, memleketin ne hale gelebileceğini düşünebiliyor musunuz?

Biz düşünmesek bile, birileri düşünüp ince ayarlar yapabilirler. İyi bir ayarcı olarak da herhalde sokaktaki simitçi Şehmuz'a, "Gel Çankaya'ya çık" demeyecek. Elbet ayar işlerinden anlayan birini getirecek. Doğru oturalım eğri konuşalım. Çevik Bir'den iyi ayarcı mı bulunacak?

Bence adamın üstüne fazla gitmeyelim. Bırakalım sokağa çıksın, halkın içine girsin, halk denilen biz sessiz çoğunlukla bir tanışsın, in miyiz cin miyiz bir görsün, bakarsınız tanıyınca bu sevdadan vazgeçer. O şimdi her şeyi toz pembe görüyor. Toplantıda izlemediniz mi, gazetecileri nasıl azarlıyordu? Üstelik kıyak sorulara rağmen.

Büyüsünü bozmayın adamcağızın. Her dağın bir görünen, bir de görünmeyen yüzü vardır. Şimdilik şakşakçıların zaviyesinden bakıyor, bir de halkın zaviyesinden baksın. O zevkten mahrum etmeyin.

M.Ali Birand'ın programında "23 Nisan çocukları" gibi nasıl da seviniyordu. "Mehmet Ali Bey bu program ne zaman yayınlanır?" diye. Hevesi kursağında kalmasın garibimin.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Hüseyin Üzmez Sayın Çevik Bir aday

Sayın Çevik Bir rakibinin kim olduğunun farkında değil galiba... Sayın Demirel bir siyaset dahisi... 6 defa gitti. 7 defa geldi. Ne kadar saldırılara hedef olduysa, o kadar güçlendi. Çocuklarımızla birlikte çoğumuzun gençliği Demirel dönemlerinde geçti. Şimdi sıra torunlarımıza geldi. 40 yıla yakın bir zamandır, aklımızda, dilimizde, başımızda Demirel var. Bu gidişle daha uzun süre de var olacağa benziyor. Çünkü bir şekilde bütün rakiplerini yere serdi. Şimdilik meydan onun... Ancak bu son zamanlarda Ispartalı hemşehrileri biraz keyfini kaçırdılar. "Şerefinle bin yaşa!.." diyerek ona dua edeceklerine... Tutup kendisine, bir Anıt Mezar yaptılar. Öyle de görkemli bir mezar ki, insanın gidip diri diri içine yatası geliyor. Halbuki Sayın Demirel'e: "Bırak artık şu resmi Köşk ve Sarayları! Gel biraz da bizim bağrımızda yaşa!" deselerdi daha şık olurdu. "Hem Millete de büyük iyilik yapmış olurlardı. Halbuki şimdi: "Ayağını sıkı bas! Artık geleceğin yer burası!.." demek istiyor gibiler. Böyle olur mu birader? İnsan bir kurbanı bile gözlerini bağlayarak keser. Şüphesiz her nefis ölümü tadacaktır. Ama olmaz ki... Böyle de yapılmaz ki... Bunun neresi Demirel'i sevmek?.. Ölüp de cenazesi yerde kalan var mı? Nasıl olsa bir çukur bulunur. Üzerine de bir-kaç kürek toprak atılır. Şu İspartalılar'ın yaptıkları iş mi yani? Dua mı, beddua mı hiç anlayamadık.

Sayın Çevik Bir Cumhurbaşkanlığına aday olacakmış. Hakkıdır, elbette olur. Anayasa değiştirilmezse, belki Cumhurbaşkanı da seçilir. Topu topu 550 milletvekilimiz yok mu? Onları İkna etmek çok mu zor? Bir açık oylama yapılır. İş biter. Nasıl olsa iktidar, torbada keklik... Ya da arı, kuş ve kurt... Ne değişir? Hepsi varlıklarını 28 Şubat sürecine borçlu değil mi? Sayın Çevik Bir de o sürecin mimarlarından... Hem de "Balans Ayar"cısı... Ona oy vermeyecekler de, kime verecekler? Öbür partilerden de destek gerekiyorsa... O da kolay, Çekilir hafiften bir diskur... Ortalık süt-liman olur. İş daha ilk turda biter. Bugünkü mevzuata göre, Sayın Çevik Bir'in seçilmesi "banko" gibi bir şey... Şimdiye kadar 28 Şubatçılar, ne dediler de olmadı? Ancak bu sefer durum başka galiba... Onlardan Sayın Bir'e açıkça bir destek yok gibi görünüyor. Bizim hayret ettiğimiz, Sayın Bir'in Sayın Demirel'le aynı frekanstan konuşması. O da: "Cumhurbaşkanını halk seçsin" diyor. A Generalim... A iki gözüm... Durup dururken şansını niye sıfırlıyorsun? 30 milyon seçmeni şıppadak ikna etmek kolay mı? Bugün sizi tutar görünenlere bakmayın. Daha üzerinizde üniformanın kokusu var. Ayrıca da askeriyede büyük çevreniz ve saygınlığınız var. Hele bunlar olmasın. Onlar sizi bir saniye tutarlar mı? Demokratik yoldan kim size oy verecek? Arkanızda partiler mi var? "Balans Ayarı" dışında, unutulmaz hizmetleriniz mi var? İmam-Hatipleri mi kapattırmadınız? Başörtülüleri mi ağlatmadınız? Daha adınızı duymayan köyler vardır bu ülkede... "Paşa" dendi mi, onlar, Kemal, İsmet, Fevzi ve Kazım Karabekir Paşaları anlarlar. Sizi nerden tanıyacaklar? Aslında bu da sizin için bir avantajdır. Hiç olmazsa içlerinden bazıları: "Artık Demirel'den bıktık! Hiç olmazsa bu sefer de şu paşamıza oy verelim" diyebilirlerdi. Ama bu şans da kaçırıldı. Şimdi durum çok farklı... Sizin adaylığınız, Sayın Demirel'e yarar. Hatta onun Cumhurbaşkanlığını garantiler. Sizin bilinen kişiliğiniz ve geçmişteki hizmetleriniz: "Demirel olmasın da, kim olursa olsun" demeye de elverişli değil... Bu halk size oy vermez Sayın Generalim! Her ne kadar, Kur'an'ın Ahkam ayetlerini İRTİCA saysa da... Demirel yine de halktan birisi... Bildikleri ayranı, bilmedikleri yoğurda değişmezler. Sayın Demirel trilyonlar sarfetseydi, yine de böyle bir şans yakalayamazdı. Etraftaki goygoyculara asla kanmayın Sayın General! Üstelik de bugün sizi bu yola itenler, yarın sizin seçim kaybetmenizi kamuoyuna, 28 Şubat'ın iflası gibi yansıtacaklar.

Şahsen sizi sevdiğimi söyleyemem ama... Yine de İnandığımız doğruları yazmayı bir görev biliyoruz. Vazgeçin bu sevdadan!..

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

M. Bilal Kaya Meraklısı için, bir adet, TRT muhabbeti

Türkiye'nin, en yaygın yansıtıcı ağı ve güçlü vericileri ile, her köşeye ulaşabilen tek TV kurumu TRT (1-2-3-4, INT-GAP); devlet kurumu olmanın tüm özelliklerini de taşıyor.

28 Şubat'la birlikte, özelleştirme akımına inat, en bi devletleştirilen devlet kuruluşu oldu TRT.. (TGRT'nin de hakkını yememek lazım.. Bir o çekişiyor TRT ile.. Zaman zaman öne bile geçiyor..)

Allah'ın bildiğini sizlerden saklayacak değilim, bırakın izlemeyi, bakmak bile gelmiyor içimden..

Kızını, Amerikalı olduğunu söylediği Yunanlı general çocuğuna gelin eden "TOPLUM BAŞ MİMARI"nın projeleri üzerine çalışan TOPLUM MİMAR ve MÜHENDİSCİKLERİ "çelik-çomak" nasıl oynuyor diye sinirlerimi bozamam.. Gerek de yok..

Evimin hemen yanındaki ilköğretim okulu bebeleri, her sabah, önce 10. YIL MARŞI, daha sonda and'ımız ile, o günkü TRT ihtiyacımı karşılıyor rahat rahat.. Yalan yok, son seneye kadar, TRT 4'te, KLASİK TÜRK MUSIKİSİ programlarını izler ve dinlerdim.

Artık, o ruh hali de olmadığına göre, kim izler TRT'yi..

Neden hiç TRT'den bahsetmiyorsun diyene rastlamadım, ama ne olur ne olmaz belki aklından geçirenimiz vardır. Bahsetmiş olayım diye bahsediyorum..

İki adet taze haberi de, geldiği gibi aktarayım sizlere.. Böylece, bu TRT muhabbeti uzun süre idare eder bizi..

Türkiye 2. Futbol Ligi'nde 1999-2000 sezonunda oynanacak maçların TRT'den naklen yayını konusunda Futbol Federasyonu ile TRT arasında 22.9.1999 tarihinde bir sözleşme imzalanmıştı.

Maçların yayını için Petrol Ofisi 1 trilyon TL, Türkiye Vakıflar Bankası 500 milyar TL karşılığında sponsor olmayı uygun görmüşlerdi.

TRT Genel Müdürlüğü'nde, Petrol Ofisi Genel Müdürü Mehmet Gültekin, Türkiye Vakıflar Bankası Genel Müdürü Altan Koçer, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy'un da katıldığı bir törenle maçların yayını için gerekli kaynak aktarımına ilişkin çekler TRT Genel Müdürü Yücel Yener'e teslim edildi.

TRT ve Film Yönetmenleri Derneği işbirliğiyle gerçekleştirilecek olan 40 bölümlük "Türk Romanları" adlı dizinin çekimlerine başlanıyor.

Aralarında Kemal Tahir, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, R.Nuri Güntekin, Yusuf Atılgan, Kerime Nadir ve M.Tahsin Berkant gibi yazın yaşamımızın önemli yazarlarının eserleri, Film Yönetmenleri Derneği üyesi yönetmenler tarafından TV'ye uyarlanacak (N.F.K.'nın AYNADAKİ YALAN romanı da uyarlanır bir gün..)

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nun, edebiyatımızın seçkin eserlerini izleyiciyle buluşturacağı dizi, 2000 yılının Ocak ayından itibaren TRT kanallarında yayınlanacak.

"Türk Romanları" adlı dizinin çekimlerine başlanması nedeniyle 7 Aralık Pazartesi günü saat 19.00-21.00 saatleri arasında Çırağan Palace Hotel'de siyaset, iş, sinema ve basın dünyasının seçkin konuklarının katılımıyla bir de kokteyl verilecek.

..Yaaa, işte böyle dostlar..

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

M. Emin Kazcı Para yok!

E-mail:mkazci@akit.com.tr

Ecevit, kendilerine sahil bölgelerindeki turistik mekanlarda yer ayrılan depremzedelerin, bölgeyi terketmekte zorlanmalarını anlayamadığını söylüyor. Anlayamaz tabii.

Sırf manzarası güzel, denizi var diye, insanların alıştıkları, bildikleri, çalıştıkları, akrabalarının bulunduğu, iş ortamını bildikleri yerlerden ayrılıp da birkaç günlük cüzi bir devlet yardımından sonra uzun vadede unutulacaklarını bildikleri uzak yerlere gitmeleri kolay mı?

Depremzedenin tek sıkıntısı başını sokacağı bir yer bulmak değil ki!

Nitekim, şehir merkezlerine 30-40 km uzaklıktaki bazı prefabrik evler de depremzedelerin içine sinmiyor.

İş bulursa çalışıp kazanacağı paranın neredeyse 70-80 milyonunu sadece ulaşıma ödeyecek depremzede nasıl mutlu olsun?

Çoluklu çocuklu insanları sadece başını sokacak bir evle yetinmesi gereken güruh olarak görmeye teşne iktidar mensupları, depremzedelerin sızlanmalarını da "Ya, bu millete de yaranılmıyor ki arkadaş" tepkisiyle karşılaşıyorlar yer yer.

Böylece üzerinde fazla düşünülmeden, adet yerine gelsin kabilinden girişilen bazı teşebbüsler kısa zamanda yeni yeni mutsuzluklar üretiyor. Senelerce ranta dayalı bir ekonomi felsefesiyle birilerinin kasalarını fena halde şişiren devlet, şimdi depremzedelere doğru dürüst kol kanat gerememenin aczini yaşıyor.

Bu ülkede niceleri hakettiğinin çok çok üstünde bir standartla yaşadığı için, niceleri de hakettiği yaşamı bulamıyor bir türlü.

Tıpkı kuyruğun önündekilere bol kepçe dağıtılan bir kazandan, arkadan gelenlere sadece birkaç kaşık yemek kalmasının doğal oluşu gibi...

Kaldı ki, söz verilen 26 bin prefabrik konuttan da henüz 8 bini tam anlamıyla oturulur hale getirilebilmiş. Ancak iktidar epey pişkin. Bayındırlık Bakanı Koray Aydın, "Biz 30 Kasım tarihiyle kendimizi kayıt altına almasaydık, şimdiye bu kadarını da bitiremezdik" demek suretiyle, verdiği sözü tutamadığı için ezilmek yerine, bilakis gereği yapılmasa da söz vermenin bile başlı başına bir fayda olduğunu ima ediyor.

Bu arada çalışmaların hızlandırılmasında medyadaki eleştirilerin de önemli payı olduğunu teslim ediyorlar.

İşimiz sadece medyaya kaldıysa da yandık demektir.

Medyanın kendi çıkarları adına -geçmişte de sık sık olduğu gibi- iktidarlarla girişecekleri olası ateşkes durumlarında, bu milletin sesini hiç duyan kalmayacak desenize.

Evet, devlet depremzedelere bihakkın sahip çıksın diyenlerin bilmesi gereken bir gerçek var.

Bütçesi delik deşik olan bu devlet, birkaç kaşık palyatif yardım dışında sahip çıkamaz. Çünkü parası yok.

Çünkü parası çoktan ve de kepçeyle paylaşılmış!

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Mustafa Kaplan "Fermez le Coran, ouvrir les femmes"

Diyanet Takvimi'nin 25 Kasım tarihli yaprağında, az konuşmanın faydalarından bahsediliyordu. Hele bir tanesini çok tuttum. Diyor ki:

"Tekellüm gerçi insanda keramettir/ Lakin sükut her beladan selamettir."

Elhak, yerden göğe kadar doğru bir kelam. Ne çare ki, şu kelama riayet edemeyen insanlardan birisi de ha bu abd-i acizdir. O yüzden başına gelmedik kalmamıştır, ama yine de dili durmaz. Allah sonunu hayr eyleye, amin..

Umran dergisinin Kasım 1999 sayısında, Müslüman halkın kalkınması için çareyi kefereden soran Abdullah Cevdet'e, bir Fransız edebiyatçının cevabı yazılıydı: "Fermez le Coran, ouvrir les femmes!"

Ortaokul birinci sınıfta öğretmensiz okuduğum bir aylık Fransızca kitabı Fransızcası dışında, o dilden anlamam. Bu cümlenin Türkçesi, "Kur'an'ı kapa, kadınları aç!"demekmiş. Metnin yazarı Abdullah Yıldız öyle diyor.

Ki, doğrudur. Elin gavurundan fetva istersen, vereceği cevap da haliyle bu olacaktır. Bütün ecdadını Cehennem ile müjdeleyen ve üstelik de maddeten kesen bir milletin kitabına kin duymayan bir Batılı, eğer cidden Müslüman değilse, ahmak demektir. Fransız da tam fıtratına uygun cevap vermiş. O, ahmak olmadığını göstermiş. Lakin, Abdullah Cevdet isimli ahmak ve rüfekası, o uyanık gavurun sözünü hayata geçirme yanlışını yapmakta beis görmemişlerdir.

O öyle bir sath-ı maildi ki, bir kere Kur'an'ın kapağını örtüp de çarşafı sıyırdın mı, daha nerede duracağı belli olmazdı. Bakın ülkemizin haline, tarih bilginiz varsa eğer bugünü mukayese edin seksen sene önceki milletimizin haliyle; fecaatin dehşetini görmekte gecikmezsiniz. Bir milyonu geçen resmi vesikalı kadın fahişelerin yanına gayri resmi sayıyı eklemeyi bırakın da, artık pervasızca ana yol kenarlarına dikilen erkek fahişeleri ekleyin; eğer varsa nutkunuz tutulmasın bakayım!...

Rus sefirinin görüşlerini alan ve onun tam zıddını yapan Keçecizade Fuad Paşa sağ olsaydı, herhalde Fransız edebiyatçının sözünü de tersinden tatbik ederdi. Eğer Kur'an'ı açar ve oradaki emirler muvacehesinde kadınların kapanmasını temin edebilirsek, demek ülke kalkınması için de mühim bir adım atılmış olur. Seksen senelik uygulamanın bizi getirdiği nokta eğer iç açıcı değilse, hala yanlışta ısrar etmenin manası var mıdır?

Haaa, maksad eğer ayyıldızlı bayrağın şeklini değiştirmek ise, ona bir itirazımız olamaz, çünkü zaten o yoldasınız! Allah baştaki başlara akıl versin, amin...

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Nurettin Durman Kırağı

Postacı geldiğinde öğlen olmuştu. Yağmur yağmış, sokaklar kalkmış, hava soğusun mu, ılısın mı arasında gidip geliyordu.

Mavi beyaz bir kapakla yeni yetme bir duruşu arz edecekti ki; eyvah. Meğer "yorgun adamların koşusu burada bitiyor"muş...

Aşağı doğru pervasızca akıyordu harfler.

Yazık.

Alışmıştık halbuki.

Taşradan bize sesini duyuruyor, taşranın temiz havasını ulaştırıyordu. Yeni şekliyle, içeriğiyle daha bir ivme kazanmış, kendini giderek daha bir okunabilinir kılmıştı. Olmak ya da olmamak arasındaki fark. Varlık sürecini kayıt altına almak da elbette önemlidir.

Yazık.

Demek ki bir dergi daha çekiliyor kültür hayatımızdan, edebiyat dünyamızdan. Bir dergi daha kapatıyor kendini. Kırağının yere düşme zamanında Kırağı dergisinin meydandan çekilmesi ilginç.

Sonra gün devrilmeye başladığında sayfalara doğru bir hamle edeyim dedim. Ne var ne yok bir göreyim bu veda sayısında. Dergiyi okumaya başlamadan kafama takılan, beni rahatsız eden, benimle de alakalı olan sorularımı bu soğuk havada sorabileceğim zatları bulabilecek miydim?

Öncelikle derde deva olacak mıydı bu gidişler bu çekilişler aradan? Okurların, meraklıların, heveskarların, şiir tutkunlarının, müntesiplerin mahrum kalması bir değer ifade eder mi?

Hayatın anlamı ne ola ki?

Bir yol harfleri karıp meydanın ortasında. Bir yol dinlenip muteber bir çınarın gölgesinde.

Var olmak nedir peki?

"değil mi ki kuşaksız

mevsimlere başkaldıran lale benim" demiyor muydu "Delikanlı" şiirinde Himmet Karataş. Duruşunu bir hayli titizlenerek hayata doğru. Adımını atarken oturaklı, kendi bezminde muhkem, hayatın akibetini coşkulu kılmak uğruna: "içimdeki bir yerden bakıp kendi kubbeme/buymuş dedim çocuk gönlüm koştukça uzaklaşan."

Evet "giderek daha da koyulaşıyor karanlık."

Kırağı, şiir-sanat-edebiyat dergisi artık kitapçı sergilerinde olmayacak. Taşranın o saf ve halis, mutena kokusunu, samimiyetini, cana yakınlığını, insaniyetini esirgeyecek bizlerden.

Edebiyat dünyamıza 36 sayı bırakmanın kıvancını duyarak.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Serdar Arseven "Maneviyatçı aydın" idama mahkum edilse...

E-mail:sarseven@akit.com.tr

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Apo'nun idamını önlemek için aldığı ihtiyati tedbir kararının hukuken hiçbir bağlayıcılığı yok.

Bu gerçek, mesajları kamuoyuna fazla yansıtılmayan hukukçular tarafından ısrarla vurgulanıyor.

Onlardan biri de, Baro Başkanlarımızdan Mehdi Keskin.

Diyor ki, 'Eğer, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin idam cezasının kaldırılmasına yönelik Ek 6 No'lu Protokolü'ne imza koymuş olsaydı, bu karar bizi bağlardı. Böyle bir imza yok. Öyleyse nereden çıkıyor, bu bağlayıcılık?.."

Nereden çıktığını, ifade eden biz olalım.

Görebildiğimiz kadarıyla, Apo'nun ipten kurtulmasını arzu edenler iki ana kategoriye ayrılıyorlar.

1- APOCULAR

Ana grupta, PKK'yı açıktan ya da gizliden destekleyenler var. Bunlar, "Apo"cular.

Ana haber bültenlerinde ve köşe yazılarında, mütedeyyin insanları hedef alan bu adamlar, yıllardır devletin çok önemli ve etkili kurumlarındaki yandaşlarıyla birlikte PKK'nın rantını yiyorlar.

Şu sıralar yaptıkları, değişik görüntüler altında, Apo'ya olan borçlarını ödemek.

Ve tabii, Apo'nun, iyice köşeye sıkışıp, kendilerini ele vermesini engellemek te amaçları arasında.

Fırsatı kaçırmayın... Bugünlerde, notlarınızı iyi tutun.

Apo'nun asılmasını istemeyen, maneviyatçı değilse, "Apo"cudur.

2- MANEVİYATÇI AYDINLAR!

Apo'nun asılmasına karşı çıkanlar arasında, az sayıda da olsa, mütedeyyin insanların, kendilerine yakın buldukları isimler de var.

Yükselen değerler sayesinde hayli medyatik olmayı da başaran bu dolara endeksli, "maneviyatçı aydınlar", Apo'nun asılması halinde, Türkiye'nin Avrupa'dan iyice kopacağını düşünüyorlar.

Zannediyorlar ki, Apo'yla ilgili kararın uygulanmaması, Türkiye'nin Avrupa ile ilişkileri açısından iyi olacak. Böylece, Türkiye'deki darbeci lobinin, bizi Avrupa Birliği'nden uzaklaştırma çabaları akim kalacak.

AVRUPA'NIN MANEVİYATÇI AYDINA BAKIŞI

Bu da bir görüş ama. Fena halde dayanaksız.

DGM'nin, Sivas mağdurları hakkındaki 33 idam kararına en ufak bir tepki dahi göstermeyen Avrupa aslında, "idam" cezasını uygulamamıza filan karşı değil. Sadece, terörist Apo'yu ve diğer, solak teröristleri asmamıza karşı. Eğer bir gün, Türkiye'deki, darbeci çevreler işi punduna getirip de, Apo'nun asılmamasını isteyen "maneviyatçı aydınımız"ı idama mahkum ettirebilirlerse (Adnan Menderes'in asıldığı bir ülkede bu ihtimal gözardı edilemez!)...

Kimsenin şüphesi olmasın.

AİHM'den, "ihtiyati tedbir" kararı filan çıkmaz.

"Maneviyatçı aydınımız" hakkındaki karar, Onuncu Yıl Marşı eşliğinde infaz edilir.

APO ÖNEMLİ DEĞİL AMA

Küçük bir bölüm halinde idam tartışmasıyla ilgili görüşümüzü ifade edelim: Apo, Kürt toplumunun temsilcisi filan değildir.

PKK terörü, her iki taraftan da, sadece garibanların gitmesine yol açmış, sadece garibanlara kaybettirmiştir.

Yıllarca derin devletle, (kendisine yönlendiren dış güçler adına) işbirliğine giren Apo...

Derin devletin darbeci güçleri tarafından himaye edilen;

Bu güçlerle, uyuşturucu ve silah ticareti gibi pis alanlarda komisyon bağlantıları kurulmasına aracı olan bir maşadır.

Susurluk Komisyonu'nun çalışmalarından mülhem bir soru: "Siz, bugüne kadar, PKK'nın, uyuşturucu ve silah taşıyan araçlarına baskın yapıldığını, duydunuz mu?"

PKK'NIN YÜZDECİLERİ

Duymadınız mı? Acaba bunun sebebi, PKK'nın bu tür karanlık işlere bulaşmayan bir örgüt olması mıdır? Yoksa, hayatı boyunca aldığı maaşların reel toplamının bin katıyla sahip olamayacağı mülklere yayılan yüzdeciler mi vardır bu işin arkasında?

Ben bu soruların cevaplarını üst üste koyup, idam meselesine geldiğimde, Apo'nun asılmasının ancak, psikolojik yararının olabileceğini düşünüyorum.

Terör rantıyla kaynaşmış çevreler, Apo'nun asılmasından sonra da, yeni bir Apo'yu süreceklerdir piyasaya.

"Apo asılsın mı asılmasın mı?" şeklindeki bir soruya, "farketmez" karşılığını vermemi, şehid analarının hissiyatlarına duyduğum saygı engelliyor. Onların hissiyatına hürmeten diyorum ki, "Apo hakkındaki yargı kararı hükümsüz kalmamalı."

TSK'NIN APO KONUSUNDA AÇIKLAMA YAPMASININ ÖNEMİ

Dünkü yazımızda, Emin Çölaşan tarafından, "Apo'nun ipten kurtarılmasını istediği" iddia edilen asker kanadının, konuya ilişkin açıklama yapmasının önemine dikkat çekmiştik.

Gerçekten, milyonlar bu konuda çok hassas. İstiyorlar ki, bu iddia, bugüne kadar, çeşitli konularda yüzlerce açıklama yayınlamayı kendisine vazife edinen TSK tarafından kesin bir dille yalanlansın.

İş çok çok ciddi zira.

Evlatlarını, PKK ile mücadeleye kurban veren çevrelerin, mesajlarını iletmek konusunda hassas olan gazetelerden biri olan Gündüz'ün dünkü sayısındaki bir soruyu görünce, "demek bunlar da gündeme gelmeye başladı ha" demekten alamadım kendimi.

Soru aynen şöyle: "Öcalan lobisi!.. Kendinizi bir şehidin, bir şehid anasının yerine koyun. Bu tabloyu gördükten sonra bir daha canınızı verir misiniz?"

Bu soru, Öcalan lobisine yöneltilmiş ama... Herkes üzerinde kafa yorabilir.

Bizim inancımız o ki, TSK mensupları, asker katili "Abdullah Öcalan"ı sevindirecek, Mehmetçik analarını kahredecek bir anlayışın içinde olmazlar. Askerin Apo'nun asılmamasını istediği yönündeki iddia, TSK'yı yıpratmaya yönelik bir çabanın eseridir. Ancak, bunu bizim söylememiz, Mehmetçik analarını rahatlatmaya yetmiyor.

Onlar istiyorlar ki, bu gerçek, iftiraya muhatap kurumun yönetimi tarafından ilan edilsin.

Bu konuda, mesela, şöyle bir açıklama hazırlamak zor olmasa gerek: "Bu tür değerlendirmeler TSK'yı yıpratmaya yönelik menfur girişimlerdir. Türk Silahlı Kuvvetleri'ni karalamak ve yıpratmak maksadıyla ortaya atılmış kötü niyetli bu tür söylentilerin sahipleri hakkında gerekli yasal işlemler başlatılmış bulunmaktadır."

sarseven@bir.net.tr

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Sibel Eraslan Bir Ergenekon Destanı

Refah-Yol döneminde, arada bir telefon açıp dalıma basardı; "Nasıl çaktınız imzayı ama?" der, "İyi İsrail'ler" diye faxlar çekerdi, "iş senin bildiğin gibi değil" derdim, anlatamazdım. Geçenlerde, tam da Çeçenler kana bulanırken, Türkiye'de bizlerle dalga geçercesine "şıkıdim şıkıdim" oynayan Kızılordu'yu görünce dayanamadım, bir fax da ben çektim, bakanlık görevlisi arkadaşıma: "Türkmenistan ve Azerbaycan'a sırtını dönen, Çin'i kadim dost bilen, Çeçen katliamını es geçerken şıkıdim şıkıdim oynayan MHP'yi selamlarım" diye... Cevap geldi, "iş senin bildiğin gibi değil!" Rolleri değişmiştik, mahalle berberi önce bize çektiği ense tıraşını, köseye çevirdiği MHP'ye abartarak yineliyordu, şimdilerde.

Son genel kongresinde, Tansu Çiller de bunu dile getirmiyor muydu? Güya Refah-Yol koalisyonu Refah'ı bitirmek için yapmış, bütün kararlara imza attırmış mış mış... Gerçi o dönemde kendisi için, Yüce Divan ve yolsuzluklar dosyaları ayyuka çıkmış meselelerdi, Refah'ı bitirmek için değil paçayı kurtarmak için koalisyona evet demişti. Fakat bu koalisyon yaptığı pek çok mühim işe rağmen üzerinden bu şaibeyi bir türlü atamadı. Bizzat Necmettin Erbakan tarafından da dile getirildi: İmam-Hatiplerin kapatılması ve İsrail'le işbirliği kararlarında RP'nin ve RP'lilerin imzası yok. Gelgelelim bu intiba bir türlü silinemedi.

RP'yi İsrail gibi, söylemindeki en ağır topla vuranlar, MHP'yi geleneksel duruşundaki en belirgin renkte dövüyorlar: Dış Türkler ve Rusya...

1995'ten, takriben RP'nin mahalli idare seçimlerinde yakaladığı sürpriz başarının ardından beri, muhalefetleşme yöntemsel bir değişimi yaşıyor. Eskinin yüz yüze ve karşılıklı hatlar üzerinden yaptığı politik savaş, yerini "yanına çek ve erit"e terketmiş gözüküyor.

Dün RP'ye, niye yıkmadı hükümet sofrasını diye soranlar; sofradaki kırıntıları toplayadursun, bir yandan Çeçenistan bir yandan Apo ile sıkıştırılan süreçte daha ne kadar yaşayabileceklerini zannediyorlar?

Keşke koalisyona girmeselerdi. Şu anda Meclis'in içini dışını inletebilirler, en yakın seçimde de tek başlarına hükümet olabilirlerdi. Tıpkı Refah'ın da yakalayabileceği muhalefet şansını, MHP de, pısırık bir ortaklığa değişti. Kötü bir alışveriş...

Koalisyonlar, milletin başına hep dert getirmiştir; bütçe açıkları, enflasyon, hayat pahalılığı, peşkeş, rüşvet ve her yerde istikrarsızlık... En kötüsü de zaten askıdaki demokrasiyi, tamamen katlayıp naftalinlemek için bekleyen zinde güçler...

Bu da MHP'ye çekilen balans, olsa gerek! Nihal Atsız yaşasaydı, "Bozkurtların Ölümü"nü yeniden yazardı...