A. İhsan Karahasanoğlu

Şevkiniz kırılmasın sayın Bir

28 Şubat'ın "demokrasiye balans ayarı yaptığını" söyleyip, aylar sonra böyle bir söz söylemediğini iddia eden ünlü ismi Çevik Bir, sivil hayata ısınıyor. Tabi sivil hayatın en önemli kriteri; bulunulan makama, atama ile değil, seçimle ve hakkedilen oranda gelinebilinmesi.

Bu yolda ilk adımını atarak akredite gazetecilerin önüne çıkan Çevik Bir, sıradan bir soruya "İnsanın şevkini kırıyorsunuz" diye cevap vermiş.

Akredite gazetecilere bile böyle cevap veren Bir, halkın önüne çıkarsa; çıkabilirse neler yapmaz ki?

Biz akrediteden olamadık. Ama sayın Bir'in siyasete girmesini, Cumhurbaşkanlığı'na aday olmasını can-u gönülden destekliyoruz.

Evet, Bir, Cumhurbaşkanlığı'na veya olmazsa milletvekilliğine aday olmalıdır.

Böylece "demokrasiye balans ayarı yapmak"la ünlenen şahsa, "demokrasinin nasıl balans ayarı yaptığı"nı görürüz.

Sayın Bir konuşur; bilgi birikimini öğreniriz.. 2-3 konu dışında hiçbir hususda görüşü olmadığını anlarız. Siz ne sorarsanız sorunuz, onun vereceği cevabın aynı olduğunu öğreniriz.

Sayın Bir kızar; gazetecilere emri altındaki kişilere emreder gibi nasıl azarladığına şahit oluruz.

Toplantı yapar; her gazetecinin karşısına çıkamayacak kadar cesaretsiz olduğunu, sadece akredite gazetecilerle sohbet yapabileceğini öğreniriz.

Akredite gazetecilerin bile sordukları sorulara tahammül edemediğini öğreniriz.

Sayın Bir konuştukça, etrafındaki yağdanlıkların azaldığını görür, Nasreddin Hoca'nın "İltifat bize değil; kürkümüze imiş. Öyle ise ye kürküm ye" fıkrasını en taze örnekleriyle anlatabiliriz.

Orgenerallik rütbesine gelmiş bir kişinin "Apo'nun idam edilmesi ile ilgili yargı kararı" hakkında hiçbir görüşü olmadığını öğreniriz.

Siz konuşun Sayın Bir.

Röportajlara çıkın. TV programlarına katılın. Ziyaretlerde bulunun.

Şevkiniz kırılmasın sayın Bir.

Siz siyasete soyunun.

Biz istifade ediyoruz.

Merak etmeyin, size etek giydirdiklerinde de hakkınızı biz koruruz.


 

Ahmet Kekeç

Çevik Bir adaysa ben de koyuyorum

Çevik Bir: " Halk seçerse Cumhurbaşkanlığı'na adayım!" buyurmuş...

Ya, öyle mi?

Hayırlı olsun demeyeceğim.

İnşaallah, gerekli yasal değişiklikler yapılır, Cumhurbaşkanı'nı halk seçer de, siz de girdiğiniz ilk seçimde boyunuzun ölçüsünü alıp refikiniz hemcinsiniz Kenan Evren gibi bundan böyle resim sanatının "kitsch" örnekleriyle iştigal edersiniz; ya da ne bileyim, Yahudi silah tacirlerinden şöyle "oturaklı" bir "Türkiye mümessilliği" kapıp ekonomik rahatlığın keyfini sürersiniz.

"Strateji" dergisine yazar atandığınızda, sevincimi bu sütunda paylaşmıştım; konumlarımız eşitlenmişti, vatandaş Çevik Bir ve vatandaş Ahmet Kekeç kozlarını artık gazete-dergi sütunlarında paylaşabilirlerdi.

Yazmadınız...

Kaçtınız...

Siz, gidişatını beğenmediğiniz gazeteci ve yazarlar hakkında "suç duyurusu"nda bulunmaya alışmıştınız. Bu satırların yazarı için de Cumhuriyet savcılarını işmar ettiniz, hakkımda yarım düzine dava açtırdınız.

"Gerekirse silah kullanırız" demiştiniz "üstdüzey bir komutan" rümuzunu kullanarak; marifetiniz Ertuğrul Özkök'ün sütununda faş edilince de kızıp öfkelendiniz, "yalanlama" cihetine gittiniz.

Arkanızda koskoca bir ordu, elinizin altında yükte ve pahada ağır modern silahlar vardı. Vatandaş Ahmet Kekeç'in vergileriyle alınan silahları vatandaş Ahmet Kekeç'e mi doğrultacaktınız?

Önceki gün de gazetecileri fırçalıyordunuz; muhataplarınızı "emireri" telakki ettiğinizden olacak, "çanak" sorulara bile tahammül edemiyordunuz:

"Arkadaşlar, bana dirsek atıyorsunuz, bana yardımcı olmuyorsunuz..."

Size neden yardımcı olacaklardı?

Kendinizi bu ülke için bir "lütuf" mu kabul ediyorsunuz?

Değerli ve üstün hafızanıza güvenerek hatırlatıyorum;

"İrade-i milliyeye yönelik 28 Şubat kalkışmasının altında bir değerli komutanımızın Cumhurbaşkanlığı hesapları yatıyor" diye yazdığım için, soluğu Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'nda aldınız.

Suçum "Türk Silahlı Kuvetleri'ni alenen tahkir ve tezyif etmek"miş.

Öyle münasip gördünüz.

Gelişmeler, ne hazindir ki, fakiri doğruladı ve "vakitsiz" emekliliğinizin öfkesiyle önce USA marka Yahudi lobileriyle bazı uygunsuz temaslarda bulundunuz, sonra Türkiye'ye dönüp Cumhurbaşkanlığı'na aday olduğunuzu açıkladınız.

Sevindim...

Başta bu satırların yazarı olmak üzere, 28 Şubat kalkışmasına direnen cümle gazeteci ve yazar efradı, "Cumhurbaşkanını halk seçer" ibaresinin anayasaya girmesi için duacı olacak...

Mehmet Barlas, Cengiz Çandar, Ali Bayramoğlu, Etyen Mahçupyan, Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Ahmet Taşgetiren, Abdurrahman Dilipak, Hasan Karakaya, Ali İhsan Karahasanoğlu, hatta Umur Talu, hatta Hakkı Devrim, hatta Mehmet Ali Birand seçimlere girip boyunuzun ölçüsünü alacağınız günü büyük bir "sabırsızlıkla" bekliyor.

Strateji dergisinde karşıma çıkmadınız.

Entellektüel birikiminiz kafi değilmiş, ne yapalım... İngilizceniz iyi de, bu da Yahudilerle silah pazarlığı yapmaya kifayet edebiliyor ancak.

Bu kez, ben karşınıza çıkıyorum.

Gerekli yasal değişiklikler yapılır yapılmaz vatandaş Ahmet Kekeç olarak Cumhurbaşkanlığı'na adaylığımı koyuyorum.

Bunu da işte burada açıklıyorum.

Kapışalım...

Kapışalım, güzelleşelim.

Gerçi refikiniz, hemcinsiniz, darbe ve dava arkadaşınız Güven Erkaya "halkın reyine bakmayın" diyordu ya, çaresiz vaktiyle "düşman" ve "öncelikli tehdit" ilan ettiğiniz halkın reyine bakmak ve onun onayını almak durumundasınız.

Bakalım "balans ayarı"nasıl yapılıyormuş!


 

Asım Yenihaber

Devletçi milliyetçiliğin sonbaharı...

CEVABI MÜŞKİL SORULAR...

"Millet" ve "Devlet"... Türkiye'de bu iki kavramın birbirine karşı kullanılması yeni değil.

Türkiye'de devletçiler milliyetçi değil, fakat milliyetçiler devletçidir.

Millet mi devleti meydana getirdi, devlet mi milleti? Önce millet mi vardı, devlet mi? Devlet olmasa millet olur mu? Millet olmasa devlet olur mu?

Bu soruları güncel hale getiren, adında "milliyetçi" ibaresi olan bir partinin iktidar ortağı olmasıdır.

MİLLİYETÇİLİĞİN MİLADI

"Milliyetçi hareket" eskiden kendini tanımlarken, milat olarak 3 Mayıs 1944 tutuklamalarını alırdı. 3 Mayıs'da bazı ünlü milliyetçiler devletin gazabına maruz kalmışlar ve tutuklanmışlardı. Bu ideolojik milat, yirmi yıl sonra bir siyasi partiye vücut verdi. Partinin lideri Alparslan Türkeş de 3 Mayıs mağdurlarındandı. Milliyetçiliğin muhalif karakteri bu mağduriyete dayandırılıyordu. Esasen, 3 Mayıs tutuklamaları, devletin dış dünyaya karşı göstermelik bir operasyonundan başka bir şey değildi. Açıkça Alman safında görünmekten çekinen devlet, son on yılda ülke içinde Alman nazizminden etkilenmiş grupların aktivitesine göz yumarak dolaylı şekilde "alamancılık" yapmıştı. Fakat 2. Dünya Savaşı'nın seyri artık anti-Alman/anti-faşist görünmeyi gerektiriyordu. Bir taraftan mağlubiyeti kesinleşmiş Almanya'ya savaş ilan edildi, diğer taraftan Almanya'dan etkilendiği (hatta beslendiği) sanılabilecek milliyetçi gruplar üzerinde baskı kuruldu.

MUHALİF MİLLİYETÇİLİĞİN GERÇEK ZEMİNE OTURMASI

Milliyetçi hareketin muhalif karakteri ister istemez bir rejim sorgulaması da içeriyordu. Altı ilkesi arasında "milliyetçilik" de bulunan rejim, politika icabı da olsa milliyetçileri baskı altında tutmuştu. Milliyetçilik karşıtı eğilimler devlete hakimdi. Yapılacak şey, devleti bu "milliyetçi karşıtı eğilimlerden" temizlemekti. Bunun yolu siyasi-demokratik mücadeleden geçtiği kadar, demokrasi dışı alternatif de ihtimal dışı değildi.

Milliyetçi hareket antikomünist tavrını silahlı mücadeleyle dışa vurarak devletle derin bir paralellik oluşturmayı denedi. Bu derin paralellik arayışı sürerken milliyetçilik demokrasi gereği milleti keşfetmek zorunda kaldı. Bu keşifte, silahlı mücadelenin asıl unsuru Anadolu'nun bağrından kopmuş gençlik önemli rol oynadı. Gençler savaşın unsuru olmayı sürdürdükçe milletle birlikte din gerçeğini de kavradılar. Dinin millet oluşumundaki rolünü sloganlaştırdılar. Duvarlara "Kanımız aksa da zafer İslamın" yazmaya başladılar. Milliyetçi mücadele böylece İslamcı bir renk alıyordu. Bu içiçe geçişin milliyetçi liderleri ve ağabeyleri pek hoşnut etmediği ortada idi. Fakat sıcak çatışma ortamında yapacak fazla bir şey yoktu.

ANTİ-KOMÜNİZM ÖLDÜ, SIRA ANTİ-İSLAMDA

12 Eylül darbesi, milliyetçiliğin İslamla yakınlaşması sürecini duraklattı. Daha sonra Sovyet sistemi çöktü. Böylece görünüşte milliyetçiliğe geniş alanlar açıldı. Fakat milliyetçiler herkesin Turancı olduğu dönemde garip bir suskunluğa büründüler. Sanki onların günü gelmemişti. Esasen bu gerçekçi bir tutumdu. Hayalin verdiği gücü gerçek veremezdi!

Bu dönemde asıl problem, milliyetçiliği asıl zor durumda bırakan antikomünist söylemin itibardan düşmesi idi. Antikomünizm resmen ve fiilen terk edilmişti. Fakat Türkiye'de hem devlet, hem milliyetçilik karşı söylemlerle tanımlanarak varlığını garantiye alıyordu. Şimdi yeni bir karşı tanımlamaya ihtiyaç vardı. Sosyalizm Türkiye'de hiçbir zaman iktidar alternatifi olmadı. Buna rağmen antikomünist mücadele komünizm tehlikesinin abartılması esasına dayanıyordu. Fakat Türkiye'nin müslüman geçmişi, köklü kültür birikimi, yerleşik değerleri serbest bırakılması halinde dinin toplum hayatında daha etkili bir rol oynaması ile sonuçlanacaktı. Yani bir merhale sonra dindarların iktidar olması imkansız değildi. Dindarların yönettiği bir Türkiye, dünya sisteminin müslüman dünyaya biçtiği rolün başkalaşmasına yol açabilirdi. O yüzden, 1990'larda Türkiye'de İslama karşı mücadelenin zeminlerinin oluşturulması için gizli açık çok sayıda operasyon yürütüldü. Bu operasyonlarda hazır gençlik gücü milliyetçiliğin anti-İslam bir muhtevaya kavuşturulması da düşünülmedi değil. Fakat bunun olabilirliği kısa vadede zayıf görüldü. Buna karşılık isminde "Atatürkçülük" veya "çağdaşlık" bulunan dernekler derin devlet tarafından beslendi, yaygınlaştırıldı ve demokrasinin getirebileceği "İslam tehlikesi"ne karşı Türk faşizmi böylece oluşturulmaya çalışıldı.

Bu dönemde devletin irticaya karşı mücadelesinde milliyetçiler aktif rol almasalar da pasif kalarak anti-İslam cepheyi güçlendirdiler. Bunun mükafatı olarak iktidara ortak olabilecekleri yollar açıldı.

MİLLETSİZ MİLLİYETÇİLİĞİN SONBAHARI...

Milliyetçiliğin özünde millete dayanmak, onu esas almak vardır. Millet olmadan milliyetçilik olmaz. Milleti hiçe sayan, onun hukukunu, değerlerini savunmayan bir doktrin gerçek milliyetçilik olamaz. Fakat Türkiye millete rağmen milliyetçilik anlayışının terviç edildiği bir ülkedir. 12 Eylül öncesinin ülkücü gençlik hareketi liderlerinden Lütfi Şehsuvaroğlu, 1990'ların sonuna doğru milliyetçiliğin milletle ilişkisinin kurulması gerektiğine dikkati çekti. Devleti esas alan ideolojinin başka bir adı olmalıydı. Milliyetçilik milleti esas alırdı ve onun haklarını korurdu.

Milletsiz milliyetçilik, iktidarda milletten kopuşunu daha da hızlandırdı. Millete seçim öncesi verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmedi. Şimdi Türkiye'de milliyetçiliğin, milletle hemhal olmuş milliyetçiliğin filizlenmesi ve daha gümrah olarak ortaya çıkmasına yol açacak gibi görünüyor.


 

Atilla Özdür

Yaşar Kaplan'a teşekkürler...

Biz Türkler büyüklere saygıda, küçüklere de şefkatte dünyanın bir numarasıyız. "Paşam, hocam, başkanım" ve son olarak Yaşar Kaplan'dan öğrendiğimize göre "vekilim" biçiminde ifadesini bulan saygı ve hürmet yüklü hitap geleneği, biz Türk'lerden başka hiçbir ülke sosyetesinde görülemez, gibimize geliyor...

Acaba biz Türkiye insanı "bakanım-başkanım" dediğinde, hitap ettiği post sahibinin üzerindeki mülkiyet hakkını mı kullanarak kendi büyüklüğünün keyfini yaşıyor; yoksa muhatabımız post sahibi kişinin bizim üzerimizdeki sahiplenme ve mülkiyet hakkını teyiden itiraf mı ediyoruz..?

Biz Türkler, ezilmiş bir milletiz... Kendi içimizden çıkan rafine bir elit tabaka tarafından eziliyoruz. Post sahipleri unvanlarını kamu alanının dışarsına taşıyarak ve taşıtarak eziyorlar himaye kanatlarının altındaki yönetilen insanları... Sermaye sahipleri de, küçük çocuk ile kimsesiz kadın işçi emeğini kullanarak yükseltiyorlar, kendi egemenlik şatolarını, post sahiplerinin destekleriyle... Şefkat yüklü yürekleriyle!..

Biz Türkler'in Müslümanlısıyle Müslümansızı arasında bu çizgide hiçbir fark yok... Dinlisi de eziyor altındakilerini, dinsizi de. Partiler ve partililer de aralarında var gibi görünen olanca farklılıklarına rağmen, ezme ve ezerek tatmin olma geleneği bakımından aynı tezgahın bezi...

Acaba bizler birer Türk olmasaydık da, Alaman, Amerikan ya da Felemenkli falan olsaydık, nasıl yaklaşırdık bizleri çekip çeviren büyüklerimizin yanlarına? Mesela bir sendikanın kıçıkırık bir şube başkanına? Bir ara bakanlık koltuğunda oturmuş bir eski mebusa?..

"Bay Osman, Apostol bey, Bayan Virginia..." gibi değil mi?

Analarımızın bizleri dışarılarda doğurmuş olmaları durumunda, birer "oralı" olarak bizler, buradaki kendi halkını ezen, post kökenli unvanına kul olmuş yöneticilerin galet, dalalet ve bir ihtimalle de hıyanetlerinden ötürü bizim ülkemize aktarılmasında destek oldukları katma değerlerle oralarda elimizi soğuk sudan sıcak suya sokmaksızın bey gibi yaşar giderdik... Şimdi de oralılar öyle yaşamıyorlar mı sırtımızdan?

Şahları, padişahları bir yana koyalım, iki binlik bir nüfusa sahip hangi belde belediye başkanı, çevresinin kendisine "başkanım"la süslenmiş kulluk anlamıyla yüklü hitap tarzını yasak kılmıştır?

Sanki her seçilmiş bir tanrı!..

Alaman Konsolosu'nun ailesi bir bayan, deprem bölgesinde depremzedeler ile birlikte, onlara destek ve sıkıntıyı görmek amacıyla çadırda yaşarken; bizim Ankara'da mukim 550 büyüğümüz, kulları üzerindeki sahiplik duyguları yara alır korkusuyla, depreme dayanıklı ılık mekanlarda kalmayı, yaşamayı yeğ tutuyorlar...

Ben kendimin farkındayım, bu Türkiye bana ters geliyor. Terslik bende mi yoksa Türkiye'lilerde mi? Ankara'da yaşayan 550 kişilik bir Türk büyükleri grubunun kalabalık yönünden birinci sırasında yer alan DSP'liler başta olmak kaydıyle, çoğunluğu, "onuncu yıl'cılık" yapıyorlar. Türk büyüklerinin azınlıkta kalan bir bölümüyle birlikte milletin kahir ekseriyeti ise, "onuncu yıl'sızcılıkta" sebat gösteriyorlar. Tuhaf şey, milleti sahiplenmiş 550 Türk büyüğünden ne bir tek "onuncu yıl'cısı" çadır kentlerdeki depremzedelerle kader paylaşımı içerisinde, ne bir tek "onuncu yıl'sızcısı".

Haa, diyecekler ki canım görüyorsun işte, asker orada, doktor orada öğretmen orada belediye reisi orada. Bunlar hep hikaye, hepsi kendi görevini yapıyor. Atanmışlar, görevlendirilmişler, vazıfeli kılınmışlar ve aşkla şevkle oralara damlamışlar.

Bugüne dek hiç kimseye ne "bakanım" dedim ne de "paşam" hitabında bulundum. Birilerine "başkanım" dediğimi de asla hatırlamıyorum. Hele hele tarih yazmamıştır ceketimi, paltomu birileri tutsun da ben giyeyim. Her halde ondan olsa gerek, Yaşar Kaplan'ın, "vatan kurtaran aslanlar" başlıklı yazıları dertlerimi debreştirdi, içimi kaldırdı ve ruhumu etkiledi.

Kim ki post ve pozisyon unvanıyla kendisine hitap edilmesini istiyor ve bundan da doyumsuz haz ve zevk alıyor, canı cehenneme...

Sizi gibi zalimler sizi...


 

Hasan Karakaya

Bu işleri Ankara bilmez, Bill bilir!

E-mail:hkarakaya@akit.com.tr

Biliyorum; son günlerde, hep "iç karartıcı" yazılar yazıyorum... Soruyorsunuz; "rahatlatıcı" hiçbir şey olmuyor mu Türkiye'de?..

İnanın, göremiyorum.

Sadece şu kadarını söylesem, herhalde yeterli:

Şu an okuduğunuz bu yazıyı "santral"lerden gelen "elektrik" ışığı altında değil, "jeneratör"den elde edilen elektriğin aydınlığında yazıyorum!..

Her taraf zifiri karanlık!..

Her taraf buz kesiyor!..

Üstelik, sular da akmıyor?..

Üstelik; sadece İstanbul'da da değil, bütün Türkiye aynı sorunla karşı karşıya!..

Son vergilerle dinamitlenen sanayi, hepten durmuş vaziyette!..

Niçin?..

Efendim; Rusya tarafından gelen "doğalgaz basıncında "düşme" olmuş!..

Tabii; "doğalgaz" olmayınca, ona bağlı olarak çalışan "elektrik santralleri" de stop etmiş vaziyette!..

Elektrik olmayınca, sular da kesik!..

Her ne kadar; "zürriyeti kesik"lerin başımızda olduğu bir ülkede, tüm bu "kesinti"leri normal karşılamak gerekiyorsa da, insan, isyan etmeden duramıyor.

MİDYAT'A PİRİNCE GİDERKEN!

"Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez" misali, "doğalgaz" gelecek diye, Çeçenistan mücahidlerini "terörist" gösteren anlaşmaya bile imza atan Ecevit, şimdi kara kara düşünüyor olmalı.

Ne de olsa "Karaoğlan" derler kendisine!.. Dolayısıyla; bu "kara günler" ve de "kara kara düşünmek" yakışır kendisine!..

Sizi bilmem ama;

Yaşadığımız son "kaos"un bir tek anlamı var:

"Midyat'a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak!.."

Ya da;

"Rusya'ya doğalgaza giderken, İran doğalgazından olmak!.."

Evet; "İran doğalgazı"ndan söz edeceğim... Recai Bey; geçenlerde bu rezaleti şöyle açıklıyordu:

"Refahyol hükümeti döneminde İran'la yapılan ve altında benim de imzamın bulunduğu anlaşma gereği, 1999 yılı sonunda İran üzerinden gelecek 10 milyar metreküp Türkmen doğalgazının Ankara'ya ulaşması gerekiyordu. İran, anlaşma hükümleri gereğince, Tebriz-Doğubeyazıt arası boru hattını tamamladı. Türkmen doğalgazı, sınıra kadar getirildi. Ancak, projenin Türkiye ayağı, Refahyol'dan sonra bıçak gibi kesildi. Rus doğalgazının Türkiye'ye getirilmesini öngören Mavi Akım Projesi için İran'la yapılan anlaşmalar, Türkiye tarafından sürüncemede bırakılıyor. İran doğalgazı sınırda beklerken, gidilip Rusya'ya el açılıyor!"

AL YA DA ÖDE!

Hele durun; olayın bundan da vahim olan bir boyutu daha var.

Türkiye; İran'la "doğalgaz" anlaşması imzalarken, bir "taahhüt"te bulunmuş.

Demiş ki;

"31 Aralık 1999 tarihinde bu gazı almaya hazır olacağım... Eğer alamazsam, almadığım gazın parasını, almış gibi ödeyeceğim!.."

Bu anlaşmaya; İngilizce'de "Take or pay" diyorlarmış...

Yani;

"Al ya da öde!"

İran, sözünde durmuş... Doğalgaz, şu anda "kullanıma hazır" durumda.

D.A. Duman adlı "nakliyatçı" bir okurumun bildirdiğine göre; Doğu Beyazıt'tan Erzurum'a kadar olan hatta, hummalı bir çalışma yürütülüyormuş.

"Hat döşemesi" filan, her şey bitmiş.

Diyeceksiniz ki;

Eee, niye gelmiyor o halde?..

Efendim; ABD'den gelecek "kompresör istasyonu"nu bekliyormuş bizimkiler!.. İhaleyi kazanan Kulak-Cihan firması siparişi vermiş Solar adlı ABD'li firmaya, ama Washington'dan "vize" çıkmıyormuş bir türlü!..

Sözün özü;

Karadeniz'in altından "boru" döşeyip, doğalgaz almaya çalışan bizimkiler, neredeyse Türkiye'nin ortasına kadar gelen gaza naz yapıyorlar!

Evet, almıyorlar o gazı.

Üstelik, almadığı gazın parasını da ödeyecek!..

Şimdi, "mektup" yazmışlar İran'a:

"Aramızda böyle bir anlaşma var, ama siz yine de bu süreyi uzatın!"

İran, henüz cevap vermemiş mektuba.

DİZE-VİZE HİKAYESİ

Allah aşkına, görüyor musunuz rezaleti;

ABD'nin "dolaylı" veya "direkt" engellemeleri yüzünden, onun hatırını kırmamak için, bu karda-kışta kendi insanımızı kırıyoruz soğuktan!..

Oysa;

Sadece Doğubeyazıt-Erzurum hattıyla da değil bu proje.

Erzurum-İmranlı, İmranlı-Kayseri, Kayseri-Ankara uzantısı da var.

Doğubeyazıt-Erzurum bitti, "kompresör" bekliyor!..

Projenin diğer bölümleri için, 2 yıldır "kredi" arıyor müteahhit firmalar!..

Ancak; İran'ı "dize" getirmeyi hedefleyen ABD, bir türlü "vize" vermiyor/verdirmiyor!..

Ve biz;

Bill'in keyfi olacak diye, donuyoruz soğuklarda.

Şu rezalete bakın;

Türkiye'nin göbeği Ankara'da, Ankara'nın göbeği Çankaya'da bile "yokluk"lar yaşanıyor.

Doğalgaz yok... Doğalgaz olmayınca elektrik yok... Elektrik olmayınca su yok!..

Su olmayınca, nelerin "yok" olacağını da varın siz hesaplayın!..

Temizlik yok, banyo yok, çamaşır yok!..

TUZ'LAYIN DA KOKMASIN!

Çok yakında;

Bütün ülkeyi bok götürürse, hiç şaşmayın!..

Gerçi, bu kadar "boktan işler"in yapıldığı bir ülkede, etrafı bok götürmüş, o kadar önemli değil, ama yine de "koku"ya tahammül edemiyor insan!..

Düşünmeden edemiyor;

Acaba; bu "yokluk"ların altından ne gibi "bokluk"lar çıkacak?..

Acaba;

"Doğalgaz depolama" adı altında, birilerine "kredi repolama" imkanı mı hazırlanıyor?..

Acaba;

"Bu kampanya bizi aşar Cumhur abi" durumları mı var ortada?..

Sahi;

Karadeniz'in altından geçirilecek "boru" gibi, "Tuz Gölü"nün altında kurulacak depo da, bir "soru" olarak geliyor akla!..

Sahi be Cumhur abi;

Niye "Tuz Gölü"nün altına kurulacak bu depo?

Tuz'layalım da kokusu çıkmasın diye mi?..

İRTİCA KATKILI BENZİN

Neyse; devam edelim, kaldığımız yerden.

Biraz önce sözünü ettiğim D.A. Duman adlı okurum anlatıyor:

"İran'ın sınır bölgesi Bazergan'dan Taksir'e kadar gittim... Yola çıkmadan önce, arabama 50 litre benzin koydum... İran parasıyla 3 bin Tümen tuttu... Bizim paramızla 1 milyon 500 bin lira... Bu benzinle yaklaşık 500 kilometre gittim... Evet; yanlış okumadınız, 1.5 milyon liralık benzinle 500 kilometre gittim...

Fakat;

Erzurum'dan İspir'e kadar olan 120 kilometrelik mesafeye 5 milyon liralık benzin yetmedi!.."

N'olur sanki;

İran "doğalgaz"ını veya "akaryakıt"ını kullansak!..

Ama hayır;

N'olur, n'olmaz; bakarsınız içine "şeriat" koyup, öyle ihraç ederler!

Yoo, gülmeyin;

"Kurşunlu benzin" oluyor da, "şeriatlı benzin" niye olmasın!..

Kendi gölgesinden bile korkan Ankara, İran'ın gazı veya benzininden korkmakta haklıdır!..

Haa; Türkiye'deki benzin fiyatları doları sollamış, elektrik kesintileri sanayicinin, doğalgaz kesintisi de milletin anasını bellemiş kimin umurunda?

Zaten;

Bu işleri Ankara bilmez, Bill bilir!..

Eh, buna bir de Rus'un "votka"sı ile, Rahşan Hanım'ın "vatka"sı eklendi mi, işlem tamam!.. Sahi, Bay Ecevit'in "şapka"sını da unutmayalım!..

Halk caz yapıyormuş, sanayici gaz istiyormuş kimin umurunda?..

Hem, "halk" dediğin nedir ki;

Bir "kaz" gibi, yol yol ye!..

Daha da olmadı;

Soy soy ye!..

Adı üstünde "soygun düzeni" ya!..

Bu memleket yenmekle bitmez;

İster bandıra bandıra ye, ister kandıra kandıra!..

İşte icraat, işte iktidar!..

"Soygun düzeni!.."

Ne o, beğenmediniz mi;

Bunda beğenmeyecek ne var?..

"Ak güvercin"lerle, "ak günler"e gidiyoruz efendim!..

Tabii;

Bu "zifiri karanlık"ta önümüzü görebilirsek!..

Aman dikkat;

"Elektrik direği"ne çarpmayın!..

"Kaza" yapmak dert değil de, malum hastanelerde "doğalgaz" yok!..

Soğuktan donabilirsiniz!..

Devlet Baba!

Duyduğum son fıkra şöyle:

İki arkadaştan biri; son "deprem vergisi"ne isyan ediyordu:

"Hem vergi alıyorlar, hem de dövüyorlar."

Diğeri ekledi:

"Dövseler yine iyi... Aynı zamanda nüfusumuzu da arttırıyorlar!"

Öteki,"nasıl yani?" diye sordu... Cevap verdi diğeri:

"Görmüyor musun; doğan her çocuğumuz 'baba' diye sesleniyor devlete!.."


 

Hüseyin Öztürk

Belimizi büktünüz...

"Belimizi büktünüz. Allah'ta sizin belinizi büksün!.."

Son günlerde sıkça duyduğum bedduaların başını çekiyor yukarıdaki beddua.

Hedefin kim olduğu belli değil. Ya da ben kestiremiyorum.

- "Yahud kime 'ileniyorsunuz' böyle içten içten" diye sorduğumda, sanki suç işlemişim gibi suratıma bakıp "galiba tuzu kuru" dediler.

Sonradan Mahmutpaşalı bir esnaf kulağıma fısıldadı.

"Tek çaremiz beddua. Şimdi duyduğun beddua da vergilere olan isyanımızı dile getiriyor."

Devletin halkından haberi yok. Devlet bütün kurumlarıyla halktan kopuk.

Toplumun bütün kesimleri bir yığın acı, gözyaşı, felaket, yoksulluk, kin, öfke ve yokluklara rağmen kendi kendine yetmeyi bildiği ve yaşadığı topraklara sahip çıktığı için, yukarıdakiler istedikleri gibi at oynatıp memleketi üç-beş kişiye peşkeş çekiyorlar.

Bugüne kadar "ihtilal" yapanları ve yapacakları bir araya getirseniz, mevcut hükümet kadar ülkeyi "berbat" etmezlerdi. Yani beceriksizlikte bunlar kadar başarılı olamazlardı.

Ülke ciddi bir sosyal patlamanın içinde. Vergi uygulaması çıktığı günün ertesinde istisnasız bütün gazeteler ve televizyonlar vergiden şikayet ediyor ve Başbakan bütün bu tepkilere cevaben diyordu ki. "Tepkiler normal."

Eğer bir başbakan; toplumun bütün kesimlerinden gelen tepkileri "normal" diyecek kadar pişkinse, maliye bakanı gülümseyerek kamera karşısına geçebiliyorsa, memleket bitmiştir arkadaş.

Haa bugün mü anlıyoruz memleketin bittiğini, hayır elbet; 54. hükümetin yıkılışı ve ondan sonrakilerin kuruluşlarıyla anlaşılmıştı. "Ondan çok rahatlar."

Hükümeti suçlamak çözüm değil. Gerçek suçlu biziz ki başımıza bunlar geliyor.


 

Hüseyin Üzmez

Haydi sayın Gökçek şimdi sıra sizde

Belediyecilik bakımından, Ankara Melih Gökçek zamanlarında altın devrini yaşıyor. Hava temizliğinde başta giden dünyanın sayılı başkentleri arasında sayılıyor. Halbuki Melih Başkan'dan önce, bazı Ankaralılar sokaklarda maskeyle dolaşıyordu. Bilim adamları: "Ankara'da toplu ölümler olabilir" diyorlardı. Kalp hastalığı, nefes darlığı ve astımı olanların mecbur kalmadıkça sokağa çıkmamalarını istiyorlardı.

Buna çare olarak önce "Doğalgaz" geldi. Techizat ve teknik donanım iyi olmazsa, tek başına doğalgaz ne işe yarardı? Hatta patlamalara, ölümlere yol açmaz mıydı? Bunların başında sayaçlar geliyordu. Melih başkan bu konuda bir ihale açtı. Ankara'ya dünyanın en sağlam ve kaliteli sayaçlarını getirecekti. KOÇ Firması dahil olmak üzere bütün dünya devleri ihaleye girdiler. Melih Gökçek hiç üşenmedi. Firmaları ve (varsa) fabrikaları teker teker gezdi. Propagandaya, boş laflara, samimiyetsiz referanslara, parlak ifadeli teknik raporlara bakmadı. Sayaçları yerinde görüp bir kanaata vardı. Kartel medyasının: "Atölyede imalat yapıyorlar" dediği, ALFAGAZ'ın sayaçlarını beğendi. Tabii ki hiç renk vermedi. Çünkü fiyat da kalite kadar önemliydi. Malın iyisi hem ucuz, hem de kaliteli olmalıydı. Allah Ankaralılara yardım etti. İhale zarfları açılınca görüldü ki, ALFAGAZ'ın verdiği fiyat, en düşük teklifi veren firmanın verdiği fayattan, üçte-bir oranında daha ucuz... İş, gönül huzuruyla ALFAGAZ'a verildi. Ankarada yıllardır ALFAGAZ sayaçlarını kullanıyoruz. Bugüne kadar bir şikayetimiz olmadı. Devleti arkadan idare etmeye alışık olan büyük Holdingler, Melih başkana içerlediler. Ve uygun bir fırsatın doğmasını beklemek üzere pusuya yattılar. Melih yanlış yapmıştı. İlle de bir dümen bulup işi kendilerine vermeliydi. Sıkışınca da: "Verdimse ben verdim" derdi. Kendilerini arkasında bulurdu. Onların tuttuğu adamın sırtı yere gelir miydi? Bunun binlerce örneği gözler önünde değil miydi? Sayelerinde 40 yıldır iktidar koltuklarında keyif çatanlar yok muydu? Ancak Ankara'nın % 66'sı gecekonduydu. Doğalgazla iş bitmezdi. Şehre dumansız, kükürtsüz, temiz ve kaliteli kömür getirilmezse, hava kirliliği devam ederdi. Başkan buna da çare buldu. Kömürü dışardan getirtecekti. Ankara'ya kalitesiz kömür girişini kesin olarak yasakladı. Lafla peynir gemisinin yürümeyeceğini herkesten iyi bilenlerdendi. "Yasak" demekle iş bitmezdi. İşin başına namuslu, dürüst, çalışkan birini getirmeliydi. Öyle yaptı. Muhterem Yafes Öztürk'e geniş yetkiler verdi. O da "Ya Allah" deyip kolları sıvadı. Kaçak kömürcüleri havadan ve karadan sıkı takip altına aldı. Vurguncu, soyguncu ve fırsatçıların bütün yollarını kesti. Çanlarına ot tıkadı. Yozgat'ın bu tertemiz evladı, rüşvet yemez, palavra dinlemez, Allah'dan başka kimseden korkmaz, Hak'kın rızasından ve halkın yararında başka birşey düşünmez, direk gibi dimdik, ok gibi dosdoğru bir bir adamdı. (Gökçek Ekibi'nde çalışan, diğer tüm görevliler gibi...) Bu memlekete böyle insanlar yarar mıydı? Fırsatçı hainler inlerinden çıktılar. Başbaşa verip bir tuzak kurdular. İnkarcı ve yalancı Kartel Medyası'nı da arkalarına aldılar. Yafes Öztürk aleyhinde korkunç bir iftira kampanyası başlattılar. Ortalık toz-dumandı. Göz gözü görmüyordu. Zavallı Yafes Öztürk'e sahip çıkan yoktu. Temiz vicdanlı vatandaşlar bu konuda AKİT'in ne tavır alacağını bekliyordu. AKİT onlar için bir mihenk taşıydı. Ne söylese, sonunda doğru çıkıyordu. Hem de bütün çağdaş, laik uygar ve de baskıcı güçler ona düşmandı. Bu kadarı bile halkın AKİT'i tutması için yeterli sebep değil miydi? (Yarın bu konuya devam ederiz İnşaallah...)


 

M. Ahmet Varol

İslam dünyasından notlar

E-mail:avarol@akit.com.tr

Bu haftaki yazımızda, daha önce zaman zaman yaptığımız gibi İslam dünyasındaki bazı önemli gelişmelerden kısa notlar halinde söz edeceğiz.

´ Mısır gazeteleri, Atlas Okyanusu üzerinde düşen Mısır havayollarına ait uçağın kara kutularında, CIA tarafından tahribat yapıldığını ve içindeki bazı bilgilerin imha edildiğini iddia ettiler. Mısır yönetimine yakın el-Usbu gazetesiyle, İslami muhalefetin sesi durumundaki eş-Şa'b gazetesi, düşen uçağın kara kutularının çözülmesi esnasında birtakım tahribatların yapıldığına dikkat çekerek, bunun CIA'nın işi olduğunu dile getirdiler. Bu suçlama Amerikan yönetiminin, uçağın düşürülmesinde bir ihmal veya kastının olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

·  Irak yetkililerinin yaptığı açıklamalara göre, bu ülkeye uygulanan ambargonun sebep olduğu olumsuzluklar yüzünden ölen çocuk sayısı bir milyonu aştı. Konuyla ilgili olarak yapılan resmi araştırmalar sonucu ortaya çıkan rakamlara göre, 1990 yılından bu yana ambargonun sebep olduğu kötü şartlar yüzünden ölen çocuk sayısı 1 milyon 205 bin 492'yi buldu. Yine Irak Sağlık Bakanlığı'nın açıklamasına göre, sadece geçtiğimiz Ekim ayı içinde ambargonun yol açtığı sebepler yüzünden 9040 kişi hayatını kaybetti. Bunların 6122'sini beş yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor. Bu durum BM'nin Irak'ta yol açtığı felaketin boyutlarını gözler önüne sermektedir. BM'nin artık hiçbir gerekçesi kalmayan ve tamamen bir halkı imha amacına yöneldiği açıklık kazanan ambargosu Irak'ta adeta kesintisiz deprem gibi bir afet durumu ortaya çıkardı. Bu korkunç afet, BM'nin insan hakları, çocuk hakları vs. gibi konularda gerçekçi ve samimi olmadığını, onun kendisine yön veren çağdaş sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmet etmekten başka bir şey yapamadığını gözler önüne seriyor. Bu arada Irak, BM'nin "gıda karşılığı petrol" programını iki hafta daha uzatmasına tepki gösterdi. Çünkü bu programın uzatılması aynı zamanda Irak petrollerine uygulanan ambargonun da uzatılması anlamına geliyor. Oysa Irak'ta insanların sağlıklı hayat şartlarına kavuşmaları için ihtiyaç duydukları tek şey gıda maddeleri değil. Ambargo uzadıkça kötü şartlar daha da kötüleşiyor.

´ Endonezya Cumhurbaşkanı, halkın tepkileri karşısında İsrail'e yaklaşma planından vazgeçmek zorunda kaldı. Dünya kamuoyuna "ılımlı İslamcı" olarak tanıtılan Endonezya'nın yeni Cumhurbaşkanı Abdurrahman Vahid, göreve gelmesinden kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada, İsrail'le ilişkileri geliştirebileceğine dair açıklamada bulunmuştu. Ancak onun bu açıklaması, genelde halkın, özelde üniversite öğrencilerinin şiddetli tepkilerine ve protestolarına sebep oldu. İşin ilginç tarafı ise, dünya kamuoyuna güya "İslamcı" diye lanse edilen bu adamın hemen ayağının tozuyla İsrail'le ilişkileri geliştirmekten söz etmesiydi. Bu arada, Vahid'in halkın oylarıyla değil, Suharto döneminden kalma parlamentonun oylarıyla seçildiğini, İslamcılığının da "karı muhafaza" anlamında bir muhafazakarlığa daha yakın olduğunu hatırlatalım. Vahid, cumhurbaşkanı seçilmeden önce de "dinler arası diyalog" iddiasıyla bir "İsrail" ziyareti gerçekleştirmişti. Ne hikmetse bu sıralarda kendilerine "global dünyanın" kurtlar sofrasında ufak da olsa bir yer açmak isteyen siyonist işgalcilere yanaşma, onların ayağına giderek kendileriyle kapalı kapılar ardında görüşmeler yapma ya da "iki büyük dinin ilahileri"ni söyletme iddiasıyla onlarla göbek atma ihtiyacı duyuyor. Ama siyonistlerle bu derece içiçe olarak kurtlar sofrasında kendilerine yer açmak isteyenlerin kendi varlık gerekçelerini yavaş yavaş yok ettiklerini unutmamaları gerekir.

´ Moritanya'nın İsrail'le diplomatik ilişkilerini "tam diplomatik ilişki" düzeyine çıkarmasına tepkiler devam ediyor. Moritanya İslam Cumhuriyeti, dünyada adı İslam Cumhuriyeti olan beş ülkeden biridir. Ne var ki askeri bir darbeyle işbaşına gelen ve ülkedeki İslami hareketin faaliyetlerine engel olan Cumhurbaşkanı Muaviye Veled et-Tayi halkının desteğinden mahrum olduğundan, yukarıda sözünü ettiğimiz global dünyada yerini sağlamlaştırmak için böyle bir yola başvurdu. Fakat hesaplarını günü birlik gelişmelere göre yaparak doğrulardan uzaklaşanlar, bir gün yanıldıklarını mutlaka görürler. Şartlar ne olursa olsun, doğrudan asla sapmayanlar ise dünyada zulme uğrasalar bile Allah huzurunda rahata kavuşacaklardır. Ayrıca zulme de uğrasan haklının yanında olman senin için bir şereftir. Zalimlerin güçlü olduklarını görerek onların önünde takla atmaya kalkışanlar, onlarla aynı safta yer almanın hesabını bir gün mutlaka verirler. Çünkü mutlak güç ve hakimiyet Allah'ındır. Dünyadaki güçlülük geçicidir ve Yüce Allah dünyadaki güç ve hakimiyeti insanlar arasında dönüştürerek onları imtihan etmektedir.

Not: Cezayir'deki son gelişmeler hakkında Cuma dergisinin bu haftaki sayısı için ayrıntılı bir yazı yazdık. Cezayir'deki gelişmeleri merak edenler için bu yazıyı okumalarının faydalı olacağına inanıyoruz. Aynı yazıyı "http://www.vahdet.com.tr" adresinden girerek Internet sayfamızda da bulabilirsiniz.


 

M. Bilal Kaya

Ali Şen Başkan, Çevik Bir Bey şampiyon..

Ali Şen'i tanıyorsunuz..

İl il bütün Türkiye tanıyor..

Birinci Lig'de futbol takımı olan ve evinde Fenerbahçe ile oynayan tüm illerde, halkın Ali Şen'e göstermiş olduğu kitlesel sevgi de yine hepinizin malumu..

Dört göbek Fenerbahçeliyim..

Ali Şen konusunda, ulus'umun insanları ile, aynı hisleri paylaşıyorum..

Dünya çapında değerli bu büyük insan, Sabah gazetesinde, ekonomiden siyasete, hariciye'den jeoloji'ye, değerli fikirlerini halkının istifadesine sunuyor uzunca bir zamandır.. Çok da iyi ediyor..

Birkaç yazıda bir, dönüp dolanıp, Çevik Bir'in değeri-büyüklüğü-eşsizliği üzerine çiftkale yapmasından "huy" kapıp duruyordum.. Huy'lanırım Ali Bey'den..

Sonunda, "bomba"yı patlattı..

Ekranın karşısına oturmuş, mutad "kanal sörfü"mü yaparken, ekranda gördüm onu, çok güzel geldi bana (yok, bu Karadeniz türküsüydü, pardon..)

NTV, RUYİAD (Rumelili Yönetici ve İş Adamları Derneği)'nin toplantısını naklen veriyordu.. Ve konuk ÇEVİK BİR'di..

İlgimi çekti, izlemeye başladım..

Tüm akredite medya'nın, akredite mensupları salondaydı..

Merakımı mucib olan, ne "akredite"ler, ne de Çevik Bir'di.. Ali Şen ise hiç değildi.. Benim merak ettiğim, SÜREÇ'in neresine geldiğimizdi.. Somali görevini müteakip, verilen ABD şeref madalyası ile başlayan; silahlı kuvvetler içinde oluşturulan örgütle (BÇG) demokrasi'nin "alt takım" ayarı ile devam eden SÜREÇ'in neresinde idik ulusça?.. Bu merakla kaldım NTV'de..

Akredite'ler, bildiğimiz akrediteler idi.. Çevik Bir de, ulusça bildiğimiz Çevik Bir.. Kürsüde, üzerindeki sivil takım elbiseyi üniformaya çeviren edasıyla, demokrasi ve sivil siyasetten bahsediyordu. Sözler, görünüşte, üzerindeki kostüm gibi "sivil"e çevrilmişti.. Çevrilmişti, ama sanırdınız ki; "dünyada, değişen konsept'e göre, değişen Türkiye konseptine, öncelikli tehdit SİYASİ İSLAM"ı anlatıyor Genelkurmay brifinginde..

Takım elbise'nin şaşırttığı Murat BİRSEL, sivil bir siyasetçi'ye sorulacak soruyu, (fazladan saygı ve tedbir edasıyla) yöneltmek gibi bir gaf yaptı.. Bir balans ayarı yedi ki, sormayın.. Esas duruşta özür dileyerek, Ali Şen'in de araya girmesi ile durum toparlandı..

SÜREÇ'in neresinde olduğumuz, ufak ufak beliriyor muydu?.. Yoksa bana mı öyle geliyordu?..

Partilerdeki lider sultası'na karşı demokrat, gazeteci sorusuna balansçı ve ulus'a hizmet aşkıyla dopdolu olarak; "Halk'ın seçeceği bir cumhurbaşkanı seçiminde "VARIM" diyordu Çevik Bir..

Meclis Anayasa değişikliğine gidecek; cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek, Çevik Bir cumhurbaşkanı seçimine girecek.. Akredite'lerden biri "Peki, ya Meclis değişikliği yapmazsa, yine girecek misiniz?" diye sormaz mı?

Takım elbiseli demokrat Çevik Bir, şaşırıp kaldı.. Ve dedi ki:

"Onu hiç düşünmedim.. Cevap vermek için, üzerinde düşünmem lazım."

Merak edilecek hiçbir tarafı kalmamıştı artık sohbetin..

Döndüm, Celtadevigo-Real Madrid maçına.. Sabaha pek bir şey kalmamıştı zaten..


 

M. Emin Kazcı

Atatürk'ün yakasından düşün artık!

E-mail:mkazci@akit.com.tr

"Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var" derler ya, nedense bizde de her başarısız adamın arkasına sığındığı ya da sığındırıldığı muhteşem bir kılıf var.

Ülkemizde başarısızlıkları, David Copperfieldvari bir cambazlıkla görünmez kıldığına inanılan sihirli kılıfı biliyorsunuz artık:

"Cumhuriyet devrimlerine sahip çıkar görünmek ya da Atatürkçülüğe vurgu yapmak!"

Evet, en az Copperfield kadar yetenekliler...

Aradaki tek fark, Copperfield Atatürkçü olduğunu iddia etmiyor!

Aynı şekilde liyakatin ya da başarının tek ölçütü de "Atatürkçüyümdür" deklarasyonun ilanı oluyor.

Malum; YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün görev süresi 6 Aralık'ta doluyor. Vicdan sahibi herkes biliyor ki, Gürüz'ün görev yaptığı süre içinde öğretim üyesi ve öğrencileri hizaya sokma dışında bilim adına kaydettiği hiçbir başarı yok!

Tam tersine döneminde çok büyük bilimsel felaketler yaşandı. En başarılı, en değerli öğretim üyeleri, yularını Gürüz'ün çektiği uygulamalara daha fazla katlanmayı bilim adamlığı onuruyla bağdaştıramadıklarından, çalıştıkları kurumlara elveda demek zorunda kaldılar.

Nevi şahsına münhasır belli bir azınlık dışında seveni yok!

Eğer parlamentoyu milli iradenin tecelli ettiği yer olarak değerlendirirsek, -ki normal ülkelerde böyledir- birkaç DSP'li dışında orada da destekçisi yok.

Başta bazı medya kalemşörleri olmak üzere bir avuç destekçisine "Gürüz'ün hangi yeteğine istinaden yeniden YÖK Başkanlığına atanması gerektiğini" sorarsanız, söyleyebildikleri tek şey şu: "ama o laik cumhuriyete yürekten bağlı bir Atatürkçüdür!"

Bazen bu tür yaklaşımlar iyice şizofrenik boyutlara da ulaşmıyor değil. Rahmetli Yavuz Gökmen anlatmıştı:

Kendisine ağza alınmayacak galiz küfürler eden birisi hakkında açtığı bir davayı kaybetmişti.

Gerekçe de, küfürbaz şahsın, ettiği küfürleri Atatürkçü bir hassasiyetle ettiğini mahkemede veciz bir şekilde savunmasıymış!"

Şimdi önümüzde bir olay daha var.

Dün bir gazetede okudum:

Adalet Bakanlığı müfettişleri, Merve Kavakçı baskını ardından Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel hakkında başlattıkları soruşturmayı sonuçlandırmışlar ve Yüksel'in "görevini doğru ve tarafsız yürütemeyeceği" kanaatine vararak meslekten çıkarılmadan sonra en ağır ceza sayılan "görev yeri değiştirme" cezasıyla tecziyesini istemişler. Doğrusu Yüksel'in, fikrini sevmediği izlenimi verdiği işadamlarını, milletvekillerini, gazetecileri birkaç gün süründürdükten sonra serbest bırakılmakla sonuçlanan istiskallere maruz bıraktığını bilmeyen yok zaten.

Bir hukuk adamının görevini tarafsız ve doğru yapmaya muktedir olmadığı ne büyük bir ithamdır!

Ama eminim, yarın öbür gün, bir avuç destekçisi, hazretin Atatürkçü kişiliği dolayısıyla müfettiş hışmına uğradığını söyleyeceklerdir. Görev yaptıkları dönemde kurumları yolsuzluklarla çalkalanan Kızılay ve THK eski Başkanları Kemal Demir ve Atilla Taçoy da sık sık "Atatürkçü oldukları için dinci basınca yıpratılmak istendiklerini" söyler dururlardı.

Kemal Alemdaroğlu, Vural Savaş gibi toplumsal fenomen olmayı başarmış kişiler de, hukuku tırmalayan icraatleri eleştirildiğinde, hemen aynı argümana sarılmıyorlar mı:

"Cumhuriyete ve Atatürk'e sahip çıktığımız için böyle oluyor!"

Bundan daha büyük Atatürk istismarı olur mu?

Sanki dinden başka hiçbir şeyin istismar edilemezmiş gibi saçma sapan bir kanaate sahip oldukları izlenimi veren devletlüler, ne der acaba bu durumlara?

Bu çılgın gidişe kim dur diyecek?

Yani bu ülkede Atatürkçülük, bilumum başarısızlığın ya da hukuksuzluğun kılıfı haline getirilmeye devam edildikçe, bu halk da "Yav bu ülkede hem Atatürkçü olduğunu söyleyip hem halkın kahir ekseriyetinin sempatisini toplayacak kimse yok mu Allahaşkına?

Atatürkçü olmak, sevimsiz olmanın yeter şartı mı yoksa?" demekte haksız mıdır?


 

Mehmet Gökalp

Merve'ye karlı dağdan kar mı bağışlıyorsunuz?

Onbinlerce seçmenin oyuyla İstanbul Milletvekili seçilen Merve Safa Kavakçı Hanım Amerikan vatandaşlığına -hükumetten izin almadan- geçti diye ANASOL+M Hükumetinin kararıyla hiçbir usuli işleme girişilmeden vatandaşlıktan düşürülmüş, önce milletvekilliği askıya alınmış, sonra da yasama dokunulmazlığı yokmuş gibi gece yarısı polis baskınıyla evinden alınmaya teşebbüs edilmişti. Hukuken yanlış üstüne yanlış işlenmiş, mağdure durumunda kalan Kavakçı'nın Danıştay'a başvurusu ve hükumet kararının iptali için açtığı dava meseleyi müstehire (geciktirici mesele) teşkil ettiği halde hangi sebep ve saikle ise Danıştay'dan "yürütmenin durdurulması talebi" reddedilmişti.

Kavakçı, İstanbul Büyükşehir Başkanı muhterem hukukçu Ali Müfit Gürtuna'nın huzurunda işadamı Bekir Yıldırım'la evlenmiş ve Türk vatandaşlığını re'sen (doğrudan doğruya-otomatikman) kazanmıştır. Zira 1587 sayılı ve 16 Mart 1976 tarihli "Nüfus Kanunu"nun 24. maddesinde:

Madde: 24 - Türk vatandaşı erkekle evlenen yabancı kadın evlilikte Türk vatandaşlığını kazanır ve kocasının aile kütüğüne geçirilir" hükmünü emreder.

Şu halde Merve Safa Kavakçı evlendiği kocası Bekir Yıldırım'ın aile kütüğüne evlilik kaydını yazdırdığı an ve tarihten itibaren Türk vatandaşıdır. Buna hiçbir engel yoktur. Böyleyken buna İslam hukukundaki (hulle) gözüyle bakmak çok yanlıştır. Bildiğimiz kadarıyle hulle, boşanmış olan kadının başka biriyle evlenip boşandıktan sonra tekrar birinci kocasına dönerse o zaman hulle yapılmış olur ki ortada böyle bir vakıa da söz konusu değildir.

Sırf meşru bir evliliği batıl göstermek için "hulle evliliği" sözünü ortaya atanlar, bile bile yalan söylüyor ve kin güttüklerini göstermiş oluyorlar.

Keza (403 sayılı 11.2.1964) tarihli Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 7. maddesinin (b) fıkrası da:

(Bir Türk vatandaşı ile evli olanlarla bunların çocukları da yeniden Türk vatandaşlığını kazanırlar) diyor. Yani Merve Safa Kavakçı'nın iki kızı da Amerika'da doğmuş olmalarına rağmen nüfus kütüğüne Türk vatandaşının çocukları olarak, hiçbir tereddüde mahal olmadan kaydedilir.

Tereddüdü mucip olan diğer bir husus Danıştay'da hükumetin vatandaşlıktan düşme kararına karşı açılan davanın nasıl sonuçlanacağıdır.

Bir Türk vatandaşıyle evlenen kimse artık Türk vatandaşı olduğuna göre bizce Danıştay'daki davanın (düşmesi) gerekir. İlle de bir karar verilmesi gerekiyorsa, o zaman evlilik kayıtlarını celbederek, "Merve Kavakçı'nın 28.10.1999 günü İstanbul'da Hidiv Kasrı'nda büyükşehir belediye başkanının huzurunda evlendiği subuta erdiğinden bu konuda bir karar vermeye gerek olmadığı şeklinde ve Türk vatandaşlığını kabul ettiğine göre bir karar verilebileceği gibi (evlilik kanunen geçerli olduğundan ve davacı Türk makamları huzurunda evlenmiş bulunduğundan davanın düşmesine [sukutuna] da karar) verebilir.

Hukuk, mantıkla ayakta durur. Hükumetin Merve Safa Kavakçı'nın savunmasını almadan, hangi ülkenin vatandaşlığını tercih ettiği ona sorulmadan, siyasal endişe ve peşin hükümle onu vatandaşlıktan düşürmekle büyük bir idari hata yapmıştı. Aslında TBMM'de konu görüşülüp karara bağlanabilir veya Yüksek Seçim Kurulu'nca hiçbir kanunsuz işlem olmadan seçilmiş olan milletvekilinin bu hakkının hakk-ı muktesep (kazanılmış hak) olduğu gerekçesiyle çözümlenebilirdi. Ama hukuk literatüründe böyle acayip durumlarla karşılaşıldığı ve peşin hükümlerle, siyaset canbazlığıyla bu tür işlemlere tevessül edildiği Türkiye'de alışılmış durumlardan oldu. Hükumet, "iyi niyetle" eski kararını geri alırsa, itibarı artar. Milletvekili olmak için aranan şartlar arasında (Anayasa'da) Türk vatandaşı olmak şartı var, ama yüce Büyük Millet Meclisi isterse Bavyera eyaletinde olduğu gibi bu maddeyi de değiştirip yabancı bir ülkenin vatandaşlığını -sonradan- kazanmış olanlara da seçilme hakkı verebilir.

Merve Safa Kavakçı, millet iradesinin tecellisiyle Fazilet Partisi'nden İstanbul Milletvekili seçilmiş bir "vekil"dir ve onu azletmek, ancak seçimlerde verilecek reylerin sayısıyla sınırlıdır. İdari işlemlerle, Yüksek Seçim Kurulu'nun verdiği seçim mazbatasını çiğneyerek bu vekalet geri alınırsa, bu ülkede demokrasi zedelenmiş, hukuk çiğnenmiş demektir.

Biz, haksızlığı hazmedemiyoruz, yoksa karlı dağdan kar bağışlar gibi Merve Safa'ya miletvekilliğini iade etmişsiniz, bunca azaptan sonra bunun ne faydası var? Felekte baht utanır, dünyaya karşı hukuk erbabının sessizliği, haksızlığa boyun eğmesi itibarımızı sarsar. Şeyhülislam Yahya Efendi'nin dediği gibi

Yahya'yı yar ağlatırsa gam değil,

Müşkil budur ki düşmen-i nadanı güldürür.

Biz ağlamışız ne çıkar, dünya üstümüze güldükten sonra...


 

Mustafa Kaplan

Hukuk ve zorbalık

Yan yana düşünülmesi mümkün olmayacak kelimelerden ikisinin şu "hukuk" ve "zorbalık" adını taşıyanlar olduğunda, aklı sönmemiş herkesin müttefik olduğunu sanıyorum. Lakin, her şeyi zıvanadan çıkmış bir ülkede yaşadığımız için, bu biribirine zıt iki unsurun da neredeyse aynı etiket altında servis yapıldığını görüyoruz.

Gazeteci-yazar Ramazan Yılmaz, yine maruz kaldığı haksız devlet uygulamasından dolayı feryad ediyor, düşünen herkese sesini duyurmaya çalışıyor. Bir gece vakti hasta olmasına rağmen İstanbul'daki evinden alınarak kanlı katiller gibi Ankara'ya sevk edilmesinin, evindeki okuyucu mektuplarına varana kadar bütün notlarına el konulmasının, "kendi başına bir örgüt kurduğu" iddiasıyla götürüldüğü DGM'de meşhur Nuh Mete Yüksel'in talebiyle "TCK, 312/2" gerekçe gösterilerek tevkif edilmesinin ve Ulucanlar Cezaevi'ne konmasının hikmetini biz aydınlara soruyor.

Kusura bakılmasın, bendeniz bu tür uygulamalara kökten karşıyım. Sayın Yüksel'in de bu tip icraatlarla iyi bir şöhret yakalayamadığını basından görüyorum. Yazıktır bu ülkeye, yazıktır şu millete! Zaten siyasi ve ekonomik durumuyla canından bezer hale gelmiş insanları bir de zorbalığa kaydırılmış hukuk cenderesiyle ezmenin manası yoktur. Apo'ya sökmeyen zorbalığın, arkası olmayan mütedeyyin insanlara hem de hukuk adına söktürülmek istenmesi, vicdanları yaralayan bir yanlışlıktır.

Mehmet Kutlular Ağabeyimize, Merve Kavakçı'ya, bizim Hasan'lara yapılan haksızlığın, keyfiliğin daha geniş şümullüsünü Adnan Oktar ve BAV grubuna reva görenlere de aynı perspektiften bakıyorum. Devletin en küçük hücresine kadar sirayet etmiş bir Susurluk hadisesini çözemeyen, binlerce faili meçhul cinayetin üzerindeki sis perdesini kaldıramayan bir otoritenin, legal faaliyetleri ile inanan kesimin sempatisini kazanmış bir grubu hukuk adına ezmeye kalkışmasını da tasvip etmek mümkün değildir.

O gruptan üç-dört gençle tanışmıştık. Maşaallah, hepsi de pırıl pırıl kültürlü, kendilerini yetiştirmiş vatan evlatlarıydı. Yaptıkları neşriyattan takdim etmişlerdi. Gerçekten serapa nezaket timsali delikanlılardı. Böyleleriyle iftihar etmesi gereken sistemin, herhalde kendi maarif sistemi içerisinden böyle güzel netice alamamanın hıncıyla olsa gerek bu gençlerin üzerine saldırması, üstelik de çirkin iftiralarla içlerinin pisliğini kusan medya teröristlerinin de koruma ateşi altında bunları kamuoyunda pasifize etmeye yönelmesi; bumerang gibi sahibine döneceği kesin yanlış adımlardır.

Ciğerleri beş para etmeyen şahıs ve grupların hukuksuzluğu esas alan hareketlerine alıştık da, o tür zorbalığı devletten beklemenin normal hale gelmesine alışamadığımızı itiraf ediyoruz.

Allah inandırsın, şu ülkede yaşamaktan utanıyorum. Ne yapayım ki, dünya üzerinde gidebileceğim bir ülke daha yok. Zulme uğrayan kardeşlerimize sabr ve itidal tavsiye ediyorum. Ecirlerini elbette Mevla verecektir.


 

Mustafa Topaloğlu

Çocuk Eğitiminde Temel Kurallar

Bugüne kadar "çocuk eğitimiyle" ilgili yaptığım çalışmaların özetini oluşturan kuralların bazılarını maddeler halinde okuyucularımıza sunmak istiyorum. Bu ana kurallar, başlı başına bir kitap dolusu bilgileri ihtiva ediyor. Başta eğitimciler, anne ve babalar olmak üzere herkese yararlı olacağını umuyorum.

´ Eğitim, doğruları söylemek değil, doğruları yapmaktır.

´ Çocuklar öğütten daha çok, iyi örneğe ihtiyaç duyarlar.

´ Çocuklara "ne" düşünecekleri değil, "nasıl" düşünecekleri öğretilmelidir.

´ Çocuklarımızı "kişilik sahibi" yapabilmek için düşündüklerini, isteklerini ve inandıklarını keşfetmelerine izin verin.

´ Çocuğunuza vereceğiniz en değerli hediye, "ilgi ve zamanınızdır."

´ Çocuk, anne babanın görülen bir çok özelliğini aldığı gibi, gözle görülmeyen özelliklerini de alır.

´ Çocukların büyüme hormonu, gece uykuda iken salgılanır. Bu nedenle geç yatan çocuklar sağlıksız olurlar. On iki yaşına kadar çocuklar, kışın en geç 21.00, yazın 22.00'de yatmalıdırlar.

´ Çocuklarınızla duygu ve ihtiyaçları hakkında konuşun.

´ Çocuklarınızı, tüm duygularınızla dinleyin ve onlara değer verdiğinizi "beden dilinizle" onlara hissettirin.

´ Çocuğunuzun duygu ve düşünceleri hakkında karşılıklı konuşun.

´ Çocuğunuzun yaşına ve gelişimine göre, uygun görev ve sorumluluklar verin.

´ Hangi yaşta olursa olsun, çocuğunuzla oynama ve onun heyecanına katılma fırsatını kaçırmayın.

´ Çocuğunuzun her yaşta anlattığını, sıkıntıdan patlasanız bile dinleyin.

´ Çocuğunuzun anlattıklarını dinlemiyorsanız, bir süre sonra onun da sizi dinlemediğini görürsünüz.

´ Çocuğunuzu dinlerken, mutlaka yüzüne bakın ve onunla "göz ilişkisi" içinde olun.

´ Çocuğunuza "ne" söylediğinizden çok daha önemli olan, "nasıl" söylediğinizdir.

´ Çocuğunuzun problemlerini kendi kendine çözmesine fırsat verin. Çözemediği vakit devreye girin.

´ Çocuğunuzu başkasının çocuğuyla karıştırmayın.

´ Çocuğunuzun yanlışlarını değil doğrularını yakalayın.

´ Dengeli takdir edilen ve övülen çocuklar, anne-babalarını ve arkadaşlarını da takdir etmeyi öğrenirler.

´ Aşırı sevgi ve takdir, çocuğunuzu "şımarıklığa" yöneltir.

´ Çocuklarınıza ne derseniz öyle olma ihtimalini artırırsınız. "Tembel", "sorumsuz", "inatçı", "huysuz" gibi olumsuz sıfatlar, bu özellikleri geliştirir.

´ Sık eleştirilen çocuklar, içe kapanık ve güvensiz olurlar.

´ Suçlanan, her konuda kabahati bulunan çocuklar, suçlamayı ve yalan söylemeyi öğrenirler.

´ Kızgın olduğunuz bir sırada çocuklarınıza hayat dersi vermeye kalkmayın.

´ Çocuğunuza hep çocuk gibi davranırsanız, o da hep çocuk kalır.

´ Anne-babaların davranışları ne aşırı "baskıcı" ne de aşırı "serbest" olmamalıdır.

´ Anne-babalar, çocuklarına karşı davranışlarında mutlaka tutarlı olmak zorundadırlar.

´ Çocuğunuza hep kendi isteklerinizi söylerseniz, ergenlik çağından itibaren istemediklerinizi işitirsiniz.

´ Çocuklarınızın arkadaşlarına karşı çıktığınız zaman, çocuğunuzu kendinizden uzaklaştırır, onlara yaklaştırırsınız.

´ Çocuğunuz 14 yaşını geçtikten sonra, tatillerde çalıştırın. Kendi işyeriniz olsa bile, başkaları yanında çalışmasına imkan hazırlayın.

´ Çocuğunuzun istediği mesleği seçmesine izin verin.

´ Korkuya dayalı disiplin yerine, sorumluluğa dayalı disiplin verin.

´ Çocuğunuza istemediğiniz hareketleri yasaklamadan önce, yasaklama nedeninizi mutlaka açıklayın.

´ Çocuğunuza ne kadar çok kural koyarsanız, o kadar çok çatışır, kızar ve disiplin sorunu yaşarsınız.

´ Çocuğunuzu ilgilendiren bütün konularda, kararı onunla birlikte verin.

´ Hangi yaşta olursa olsun, her fırsatta çocuğunuzun fikrini sorun.

´ Dövülen çocuklar, kavgayı, geçimsizliği ve düşmanlığı öğrenirler.

´ "Ceza" gelişmeye engeldir. "Ödül" ise gelişmeye katkı sağlar.

´ Çocuklar da insandırlar. Onlar da herkes gibi kendilerini devamlı emir verilmesinden hoşlanmazlar.

´ Çocuğunuzun kendisi olmasına izin verin.

´ Topluma faydalı, değişik ve yenilikler yapan insanları, çocuklarınıza örnek gösterin.

´ Anne ve babalar çocuklarını "sevmek" zorundadırlar. Ancak, bunu her fırsatta söylemelerine gerek yoktur.

e-mail: t.mustafa@bienet.net

 


 

Serdar Arseven

Çevik Bir, sivil hayata zamanla alışacak!

E-mail:sarseven@akit.com.tr

İnter-Star muhabiri, eski Kara Kuvvetleri Komutanlarımızdan birine, emekli olmasından kısa bir süre sonra soruyor: "Efendim, sivil hayata alışmak zor oldu mu?"

"Eee. Kolay değil tabii" diyor, çiçeği burnunda emekli komutan.

"İlk günlerde biraz zorluk çektik. Mesela, ATM'den para çekerken biraz zorluk oldu tabii."

***

Eski komutan ilk emeklilik maaşını çekmek için ATM'ye gitmiş. Bakmış, ATM'nin kapısı kapalı. Ne bilsin, ATM'nin kapısının açılması için, bankamatik kartının buradaki uygun deliğe yerleştirilmesinin gerekli olduğunu.

"İş yarına kaldı, geç kaldık" diye düşünmüş.

Evde kızı sormuş: "Ne oldu baba, alabildin mi maaşını?"

"Hayır kızım, kapalıydı" demiş eski komutan.

Kız, sivil hayata aşina:

"A, ilahi baba. Orada bankamatik kartının yerleştirileceği yer var. Deliğe kartı yerleştirmeden açılmaz ki kapı."

-Öyle mi?

-Öyle baba.

***

Hemen yeniden ATM'ye gitmiş emekli komutan.

Kartını, uygun deliğe yerleştirip, kapının açılmasını sağlamış.

Sonra da, işlemi, mükemmelen yerine getirip, bankamatik kartının paraları dökülmesini sağlamış.

***

Tabii bu işin sonrası var.

Parayı sağ salim eve götürmek.

Askeri hayatta, o kadar büyük parayı üzerinde taşıması gerekmez insanın çoğu zaman.

Üzerinde para olsa da, cipi var, muhafızı var. Kim cesaret edecek, gaspetmeye maaşı.

Oysa emeklilikte.

ATM'den yapayalnız geleceksin.

Devir kötü.

Asgari ücretin, günlük simit ihtiyacını karşılamadığı bir devirde, emekli orgeneral maaşını, o ıssız ATM'den çekip, güven içinde eve ulaştıracak.

Zor iş!

Emekli komutan, Star'a konuşurken, parayı, sağ salim eve ulaştırmış olmanın haklı gururunu da yansıtıyordu.

***

Emekli komutanımızın burada çektiği zorluk normal karşılanmalı.

Sivil ortamdan büyük ölçüde tecrit olmuş bir şekilde geçen otuzbeş senenin sonunda bazı zorlukların yaşanması normal.

Hele bir de, üniformaya gösterilen saygıyı, üzerine alınan askerlerin durumu var ki.

***

Rütbeler, unvanlar, geçmişte kalıyor hep. Emekli olduktan sonra. Ha emekli general, ha emekli astsubay.

İşte, koskoca Genelkurmay Başkanı'na, emekli olduktan sonra, utanmadan etek giydirdi, "akredite" gazeteciler.

Bu işler maalesef böyle.

***

Çevik Bir'de de, sivil hayata alışamamanın bariz belirtilerini görüyoruz.

Tabii, bir de, daha iki yıl öncesine kadar, postallarını yalamaya amade bazı "akreditelerin" şimdilerde hafifçe diş göstermeye başlamış olmalarından kaynaklanan öfkeyi.

***

Çevik Bir, Rumeli İşadamları Derneği'nin toplantısında son derece çarpıcı bir polemiğin içine attı kendisini.

Akreditelerden Murat Birsel, bütün saygısı ve bağlılığını ortaya koyarak, şöyle bir soru yöneltti Çevik Bir'e: "Madem cumhurbaşkanlığına adaylığınızı açıkladınız. Biz ilk 100 gün hesabı tutarız. Mesela, siz, cumhurbaşkanı olursanız ilk yüz günde neler yapacaksınız."

Nesi varsa, hayli bozuldu bu soruya Çevik Bir: "Murat! Sen bizi politik arenaya atmış oluyorsun. Bu konuyu ikili görüşmelerimizde konuşalım!"

Murat Birsel'in bu karşılık üzerine, bir hatırlatmada bulunup da, "Bu arenaya siz kendi kendinizi attınız" demesiyle, Çevik Bir'in asabi tarafı iyice ortaya çıktı.

"Konuyu bu şekilde ele alırsanız, daha baştan bana dirsek atıyorsunuz anlamını çıkartırım."

Mesaj belli.

O mesajı almakta gecikmeyen Murat Birsel, hemen, hafifçe düğmelere uzanıp, "Aman efendim, estağfurullah" filan dediyse de, "balans" operasyonuna mani olamadı: "Baştan konuyu, bir şekilde, bir yerde istismar edecek konulardan lütfen kaçının. Bir büyüğünüz olarak bunu söylüyorum!"

Bundan sonrasında, salondakilerden bazılarının, Çevik Bir'e yönelik tavrı vardı.

Çevik Bir, gazetecinin sorusuna, bu şekilde karşılık vermesinden dolayı açıkça kınandı. Ayıplandı. Gitti. İki yıl öncesine kadar asla yapmayacağını yaptı. Murat Birsel'den özür diledi!

***

Salondaki havanın değişmesi Çevik Bir'i hayli şaşırttı.

Artık, birileri karşısına dikilip, "Yanlış yapıyorsun" diyebiliyorlardı.

Ne olmuştu?

Bundan sonra neler olacaktı?

***

Çevik Bir'in bundan sonra olacakları tahmin etmek için, Genelkurmay eski Başkanımız Doğan Güreş'le diyaloğa geçmesinde (kendisi açısından) büyük fayda var.

***

Bir başka mesele.

Çevik Bir, cumhurbaşkanlığına aday oluyormuş.

Talebi: "Cumhurbaşkanını halk seçsin."

İyi olur.

Doğu Perinçek'in desteğiyle, yüzde bire oynar.

APO KONUSUNDA NE DÜŞÜNÜR?

O ortamda değildik.

Olsaydık bazı sorular yöneltirdik kendisine.

Biri, Apo ile paslaşan bazı akreditelerin soramayacağı soru: "Otuz bin kişinin katili Apo'nun asılmasından yana mısınız?"

Diğeri, "Depremzedelerin yanında niye göremedik sizi?"

ÇEVİK BİR ÇALIŞMASI NE OLDU?

Okuyucularımız, bizim Çevik Bir'le ilgili yazı dizimizin ne olduğunu soruyorlar.

Malzeme fırında...

........

Sarseven@bir.net.tr

0312/229 70 38


 

Yaşar Kaplan

Teröre çok ihtiyacı var dünyamızın

E-mail:ykaplan@akit.com.tr

Tabii ki ve kesinlikle sizin değil, ama sizi büyütmek istemeyenlerin şiddetle ihtiyacı var teröre. Terör olmazsa ülkeniz hızla kalkınmaya, kendisiyle, kendi değerleriyle barışmaya ve rotasını düzeltmeye başlayacak. O nedenle, terörün sürmesi gerekir ki, belinizi doğrultamayasınız.

Terör örgütlerinin yaptıkları, terör devletlerinin yaptıkları yanında küçük kalır. Ama terör örgütlerinin yaptıklarını hemen herkes terör olarak algılarken, terör devletlerinin yaptıkları çoğu zaman terör olarak algılanmaz. Burada bir kitlesel illüzyon'dan sözetmemiz gerekir. Kitlesel illüzyon gerçekleşmeye başlayınca, terör devletinin işi de hayli kolaylaşmış demektir.

Terör örgütleri daima açık oynarlar. Kendi eserleri olan eylemlere sahip çıkar ve bu eylemlerden propaganda amacıyla yararlanmak isterler. Terör devletleri ise böyle değildir. Yaptıkları terörün arkasında durmazlar, hatta kitleleri şaşırtmak için, terörün kaynağını başka yerlerde göstermeye çalışırlar. Bazan terörü doğrudan değil, dolaylı yollarla, taşeronlara yaptırarak amacına ulaşmaya çalışırlar.

Terör eylemleri konusunda yapılan yorumlardaki en komik noktalardan birisi şu: Yapılan eylemin türüne göre, o eylemi hangi terör örgütünün yaptığını tahmin ve tesbit etmek!

Bu ne demektir Allah aşkına? Bir terör örgütü, sadece tek tip bomba yapabiliyor, sadece tek tip eylem koyabiliyor. Başka bir tipten eylem ve bombadan hiç haberleri yok. Olabilir mi? Bir tip bombayı öğrenen örgüt, diğer tip bombayı neden bilmiyor? Bilmemesi düşünülemez, biliyor da kullanmıyor. Neden kullanmıyor? Bu sorunun cevabını, bu örgütleri var eden ve örgüt elemanlarını eğiten odaklara eğilerek bulabiliriz.

Terör örgütlerinin elemanlarını eğiten merkezler (uluslararası servisler) bu örgütleri sadece belirli tipte eylem koymaya mı şartlandırıyor? Yoksa bu fail-i meçhul komedisinin sinirlerimizi daha fazla germesi için örgütlere tek tip eylem dışında bombalama ve eylem yasağı mı konuyor?

-BU NE?

-PERHİZ!

-BU NE?

-LAHANA TURŞUSU!

Terör ile ilgili bir başka komedi de, uluslararası ilişkiler ile terörü tamamen birbirinden ayırarak çözmeye çalışmaktır. Her terör eyleminden sonra birtakım yorumlar yapılır ve genellikle de "uluslararası servisler"den sözedilir. Kim bu uluslararası servisler? Sonuçta bizim dost ve müttefik bildiğimiz birtakım ülkelerin servisleri değil mi? Güdümlü devletlerin yöneticileri, devletlerinin bağımsız(?) toprakları üzerinde istedikleri kanlı eylemleri planlayıp yürürlüğe koyan ülkelerin hangileri olduğunu bilir, ama bilmezmiş gibi davranırlar. Eylemin faillerini arıyormuş gibi yaparak halkı uyuturlar. Hatta bazan fail niyetine kamu önüne bazı kurbanlar da çıkarırlar. Ama bunlar hiçbir zaman gerçek failler değildir. Uyutma böyle devam eder gider.

GÜCÜNÜZ SADECE KOMŞUNUZA YETER

İlişki içinde olduğunuz bir devletin size yönelik bir dizi komplolar içinde olduğunu biliyorsunuz, ama sesinizi çıkar(a)mıyorsunuz. Sesiniz sadece uluslararası terörün arkasındaki büyük patronların kara listesindeki bir iki komşunuza çıkıyor. Şu komediye bakınız: Mesela İsrail bir yanda terörist yetiştirip topraklarınızda kanlı eylemler planlıyor, toplumunuzu birbirine düşürecek derecede infiale neden olan terör eylemleri gerçekleştiriyor, ama öbür yanda başbakanınız bu olaylar hiç olmuyormuş gibi teröre destek veren ülkenin başbakanı ile can ciğer dost gibi el sıkışıyor. Ya da bir başka örnek olarak verelim; ABD birçok terör örgütü kurdurtup sizin topraklarınız üzerinde sürekli kan dökerek ülkeyi sürekli ateş üzerinde tutmaya çalışıyor. Ama kanlı eylemlere imza koyan ülkenin ABD Başkan'ı ülkenize geldiğinde, terör konusunda bütün parmaklar ABD'yi işaret ettiği halde, konuşmalarında herkese barış ve insan hakları dersi vermeye kalkışan, Başkan'a kimse teröre ilişkin tek soru yöneltmiyor.

Efendim böyle doğrudan suçlarsak, kanıt yok diyebilirler. Hangi kanıt? "Rüşvetin belgesi mi olurmuş ulan p......" sözü henüz unutulmadı. Siz de benzer bir cevabla mukabelede bulunabilirsiniz: Terörün begesi mi olurmuş be adam? Hem siz komşunuz olan bazı ülkeleri teröre destek vermekle suçlarken, kanıt arıyor musunuz?