Abdurrahman Dilipak Zor karar!

E-mail:dilipak@akit.com.tr

Türkiye'nin AB üyeliği herkes için zor bir karar.

Aslında kimse bu işi tam olarak içine sindiremiyor. Bugün olanlar siyasi bir tercih olmaktan çok zorunlu bir karar.

Bu iş burada kalmayacak ve bu işin yankıları gelecekte de devam edecek.

Bana kalırsa korkular ve umutlar bu işte atbaşı gidiyor.

Türkiye için durum daha da zor.

Bir kere İslami kesim, kendini AB'ye mecbur hissetmekten pekde hoşnut değil. Kemalistler de öyle. AB standartlarında bir özgürlüğün Türkiye'de bazı şeyleri bir daha geri gelmemek üzere değişeceğini biliyorlar.

Yaşanan bu zorluklar sadece bizim için değil. Tüm dünya sancılı.

Alın size Balkanlar, Kafkasya, Ön Asya, Afrika.

ABD ve Avrupa ülkeleri ile Japonya'da göreceli bir huzur ortamı var. Onlar da ekonomik zenginliklerin keyfini sürüyorlar.

Çin tüm dünyanın korkulu rüyası. 1.5 milyar insan! Çin'in çökmesi de zenginleşmesi de bugünkü dengeleri radikal ölçülerde tepetakla etmeye yeter de artar bile.

Hemen burnunun dibinde bir başka dev. 1 milyarlık Hindistan.

Çin, önümüzdeki 10 yıl içinde büyük bir ihtimalle bir tarafa doğru genişleyecek. Muhtemelen Moğolistan'da bazı gelişmeler yaşanacak.

Büyük bir çoğunlukla cumhuriyeti reddeden, monarşiye bağlı kalmayı tercih eden Avustralya, Çin tehdidi altında. Koca bir kara ülkesi, daha uzun bir süre boş bir şekilde bekleyemez. Sahi Avustralyalılar ne kadar cahil insanlar! "Cumhuriyetin fazilet olduğu"nu ve "cumhuriyete karşı olmanın insan olmaya karşı olmak" olduğunu bile bilmiyorlar. Onlara bunları öğretecek bir anayasa mahkemesi başkanları bile yok adamların!

Çin ve Hindistan'daki gelişmeleri dikkatle takip etmek gerek.

Çin, Hindistan gibi püliralist-çoğulcu bir toplum özelliği göstermez. Hindistan çok kozmopolit.

Çin'de ne etnik ve ne de dini bir muhalefet var. Hindistan'da ise ciddi bir etnik ve dini muhalefet sözkonusu. Muhtemelen Hindistan bu gidişle kendi içinde parçalanır. Eğer bu parçalanma çatışmaya sebep olursa Asya tarihinin en kanlı günlerini yaşar. Değilse, uzun sürecek tartışmalar ve çalkantılar dünyanın dikkatlerinin bu bölgeye yöneltilmesine sebep olur.

Unutmamak gerekir ki, hem Hindistan ve hem de Çin nükleer teknolojiye sahip bir ülke.

Hindistan ve Çin'deki çözülme dünyayı enaz Sovyetlerin dağılması kadar, hatta daha fazla sarsar.

Avrupa ve Amerika şimdi dikkatlerini dünyanın refleks noktalarına ve dengeleri üzerine yöneltmiş durumda. Bütün bu gelişmeler Türkiye'nin önemini daha da artırıyor.

Batı Asya'nın denetlenmesinde İslam'ın önemli bir faktör olduğunu biliyor ve görüyor. Onun için İslam'ı güçlendirmek zorunda.

Müslümanların coğrafyası İngiltere'den Çin'e, Hindistan'dan Filipinler'e kadar Japon denizine kadar bir mızrak gibi uzanıyor.

Batılılar en azından yeni dünya siyasetinde ve dengesinde İslam'ı ve Müslümanları karşılarına almamak zorundalar. Müslümanların ve İslam'ın etkinsizleştirilmesi Batıyı zor durumda bırakabilir. Onun için İslamla barışmak ve bu arada İslamla Batıyı barıştırmak zorunda hissediyorlar kendilerini.

Daha şimdiden bu yönde tezler tartışılmaya, bu yönde eserler verilmeye başlandı bile.

Bakın Çeçenistan ya da Kosova, Bosna konusunu da bu çerçevede değerlendirmek gerek. Türkiye'nin Bulgaristan'la gümrük duvarlarının kaldırılması, İsrail'le de daha önce aynı şekilde gümrüklerin kaldırılması bu planın bir parçası olarak ele alınmalı.

Terör de, irtica tüccarlığı da bitecek. Laikçiler yeni dünya düzeninde kendilerine rol verilmemesinden, devre dışı bırakılmasından rahatsızlar. Onun için hırçınlık yapıyorlar. Panik içinde saldırıyorlar.

Gelecek günler sürpriz gelişmeler tanık olacağız. "Olmaz" "olmaz" demeyin, bu tezgahta "olmaz olmaz!" Apo meselesini de hallederler, Kıbrıs'ı da. "Bağımsızlık öldü, yaşasın karşılıklı bağımlılık!" Şimdi yeni türkü bu!

"Ne Mutlu Avrupalıyım diyene!"

What is this! Have are you! Very very good. Thank you very much! Good by.

Selam ve dua ile.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Abdurrahman Kurban TGRT'nin erişemediğini Kanal mı 7?

Hiçbir zaman kendimize özgü bir televizyon kanalımız olmadı. Bu şartlar altında -yani bu kafayla gidersek- olması da mümkün görünmüyor.

TGRT'nin "evliya menkibelerini" İslami duyarlılık olarak yutturmasını böyle bir özlemle inim inim inlediğimiz için hemen kabullenmiştik. Yayınladıkları abuk sabuk hamasetli filmlerle hissiyatımızı holdingleşene kadar istismar etmeyi başardılar. Şimdilerde böyle bir istismara ihtiyaç olmadığı için, gerçek kimliğiyle yayın hayatını sürdürüyorlar işte.

O bir "Huzur TV" ve bir "Ailemizin Kanalı" olmanın sadece adıyla bile köşe olabildi. Acı, ama gerçek! Hiçbir zaman kendimize özgü bir televizyon kanalımız olmadı.

Çünkü, izleyicisini "gün 24 saat" doyurabilecek kadar geniş arşivimiz, köklü birikimimiz ve yol-yordam hazırlığımız yoktu. Altyapı yetersizdi. Daha önemlisi, kapitalist bir dünyanın egemen mantığı bizlerin de seyir zevklerimiz üstünde gizliden gizliye hakimiyetini çoktan kurmuştu.

Ya uyduruk menkıbelerle İslami duygular sünger gibi sıkılıp reytingi cebe indirilecekti, ya da araya bir-iki ciddi İslami tavır sıkıştırılıp etrafı yine kapitalizmin rutin çarklarıyla döşenecekti.

Ne de olsa tepeden tırnağa "Müslümanların kanalı" olmak ağır ve tehlikeli bir işti.

İslam'a saldırmanın prim yaptığı, irtica senaryoları düzmenin teşvik ve kredi musluklarını bolca akıttığı bir dönemde, ödünsüz bir Müslüman duruşuyla izleyici karşısına çıkmak belki ekonomik intihardan farksızdı.

Ondan veya bundan hiçbir zaman kendimize özgü gerçek bir televizyon kanalımız olmadı.

Ama olmuş gibi yaparak kendimizi teselli etmeyi yeğledik.

Çünkü birey olarak Müslüman kalmanın bu kadar zorlaştırıldığı bir ülkede, hem de binlerce kem gözün sürekli bakışı karşısında ve de RTÜK adında tek yönlü keskin bir kılıcın her an tehdidi altındayken, bir kanaldan tavizsiz "İslamilik" beklenemez düşüncesindeydik.

Sonunda beklenilmeyen(!) şey oldu ve Kanal 7 de kuruluş felsefesindeki ilkeleri tek tek terk ederek geçerliye uyum sağlayanlar kervanına katıldı. Vaktiyle "Hıristiyan propagandası yapılıyor" gerekçesiyle çocuklarımıza izlettirmekten kaçındığımız "Küçük Ev" gibi dizileri artık hararetle eşe-dosta tavsiye eder olduksa, bu elbette onlardan daha iyisini beklemekten ümit kesmişliğimizdendir.

Hayır, birkaç başörtülü kadın görüntüsü bir programı İslamlaştıramazdı tabii. Kadını kapitalizmin istismar tuzağından çekip alıcı şuuru yansıtmak beklenirdi, ama bunun yerine Kanal 7 de kadına aynı "cazibeli biblo" misyonunu reklam kuşağından Yeşilçam eskisi filmlere kadar -önceleri başörtülü olarak, şimdilerde "açık veya kapalı farketmez" anlayışıyla- her programda devam ettirdi.

Kanal 7'nin Haber Saati önemliydi. Çünkü ülke Müslümanlarının çoğunluğunun siyasi duruşu, Ahmet Hakan Coşkun'un yorumlarıyla kitlelere aktarılıyordu. Ama bu duruş da giderek kendini, ne idüğü belirsiz bir tarafsızlık gösterisi içinde eritti. Siyasi Kuvvetler Dengesi(zliği)nin potansiyel tesiriyle, yapılmak istenen koruyucu objektiflik ayarı kantarın topuzunu her gün biraz daha fazla yanlış tarafa kaçırdı.

Ekran yavaş yavaş İslam'a saygı duymayanların çehrelerine ve mikrofon, Müslümanlara "mürteci" diyenlerin hezeyanlarına terkedildi.

En son 200 kişilik tanklı, dürbünlü, tüfekli keskin nişancılı polis baskını akşamında Ahmet Hakan'ın Haber Saati'ndeki konuğu her nasılsa bizim Abdurrahman Dilipak'tı. Bilhassa o gün, mazlum ve mağdur durumdaki bir gazetenin başyazarı konumunda konuşacaktı Dilipak. Ancak Ahmet Hakan'ın ona ısrarla yönelttiği çarpıcı soru şuydu:

"Tamam, 200 polisle bir gazetenin basılması yanlış da. Sizin de bir özeleştiri yapmanız gerekiyor mu? Akit de biraz ileri gitmiyor mu?"

Bu soru, hırsızı bırakıp evi soyulan Nasreddin Hoca'yı yargılayan komşuların ukalalığı türünde bir soruydu. İşte bu soru, benim "eleştirme, sabret!" bardağımı taşıran son damla oldu.

Bu konu çok söz götürür, ama sözün özü şu ki: Türkiye'de her türlü fikrin, ideolojinin savunucusu olan TV kanalları kurulur da, İslami hassasiyeti olan bir kanal öyle kolay kolay kurulamaz. Çünkü;

Bu iş çok para, çok emek, çok bilgi ister de ondan mı? Yook! Sadece, şu dünyanın çarkı İslamdışı tavırlarla çok daha rahat dönüyor. Hepsi bu. Şu meşhur, "zehirle pişmiş aştan yemeğe kim gelir?" muhakemesi.

Hem kim, neden gelsin ki canım! Şu pislik akıntısına karşı yüzmeye kalkışıp her gün batıp batıp çıkmaktansa, her zaman suyun üstünde kalmanın istikametine neden çevrilmesin ki yayın rotası.

Müslümanların onları izlemekten başka çareleri var mı ki Allah aşkına!

Not: Umarım "Ekran Kritik" sakinleri, bu "alan tecavüzümü" hoş karşılarlar.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Ahmet Kekeç Türk'ün Azerbaycan'la imtihanı

Bir telgraf:

"Sayın Başkan, (...) Rus Bolşevikleriyle bütün çalışmalarımızı ve hareketimizi birleştirme zorunluluğunu kabul etmekteyiz. Bolşeviklerin emperyalist hükümetlere karşı savaşmak ve bütün mazlum ulusları emperyalistlerin hegemonyasından kurtarmayı amaç edinmiş olduklarına inanıyoruz. Ayrıca, ülkemizi işgal eden emperyalist kuvvetleri safdışı bırakmak, emperyalizme karşı girişilen genel savaşı sürdürebilmek amacı ile yurtiçindeki gücümüzü artırmak için, Sovyetler Birliği'nin bize ilk önce 5 milyon altın lira vermesini, yapılacak görüşmelerde miktarı kararlaştırılacak (silah ve cephane) ve bunlardan başka (askeri teknik malzeme ve tıbbi malzeme), birliklerimizin ihtiyacını karşılayacak (gıda maddesi) sağlanmasını istemekteyiz. Saygı ve selamlarımızla samimi duygularımızı lütfen kabul buyurunuz, efendim."

İmza: Mustafa Kemal...

Telgraf Lenin'e gönderilmiş...

Nereden çıktı bu telgraf metni?

İsmet Bozdağ, "Mustafa Suphi'yi Kim Öldürttü?" adlı kitabının "Türkiye'ye Bolşevik Yardımı" bahsinde "telgraf" olayına değiniyor ve şu yorumu yapıyor:

"Türkiye'de Sol Akımlar kitabının 101. ve 102. sayfalarından aldığımız bu telgrafın metni tamam değildir. Baş tarafı, nedense, metne alınmamış."

Neden acaba?

Merak bu ya, eve gidince "Atatürk'ün Telgrafları" kitabına baktım. Evet, telgrafın baş kısmı olmadığı gibi, son kısmı, yani kendisi de yok. Kitabı yayına hazırlayan bilmem ne kurumu "tehlikeli" ve "zararlı" bulmuş olacak ki, mezkur metne yer vermemiş.

Anlayacağınız Mustafa Kemal'i, Mustafa Kemal'in düşüncelerinden korumuşlar (!).

Ankaralı Aşık Ömer, namı-ı diğer Behçet Kemal Çağlar "Nutuk"u sadeleştirirken aynı haltı işlememiş miydi?

Atatürk "Nutuk"unda "Amele sınıfı" diyor, bizim ozan almış bunu "işçiler" olarak düzeltmiş, "sınıf" sözcüğünü de ketmetmiş.

Atatürk, "Bolşevik prensipleriyle çatışmamak"tan sözederken, bizim ozan tam tersini, Bolşevik prensipleriyle (gerektiğinde) zıtlaşılabileceğini" şavullamış.

Peki, telgrafın metninde olmayan ve parantez içinde nokta nokta ile geçiştirdiğimiz bölümünde ne var?

Ne yok ki?

Onu da Tevfik Bıyıkloğlu'nu "Atatürk Anadolu'da" adlı kitabına atıf yaparak şöyle naklediyor İsmet Bozdağ (Bıyıklıoğlu'nun Türkçesini sökemedim, karine yoluyla anlamaya çalışacağız):

"Mustafa Kemal Paşa'nın 26 Nisan 1920'de Lenin'e çektiği telgraf, 'emperyalist hükümetler aleyhine', bunların esaret altındaki insanları kurtarmak için Sovyetler'le işbirliği yapmayı ve Sovyetler, Menşevik Gürcistan'a karşı harekete geçmeyi ve Azerbaycan'ı Bolşevik zümresine sokmayı kabul ettiğini" bildirmekte ve "müşterek mücadelemiz için kuvvetlerimizi teşkilatlandırmak üzere, para ve silah yardımında bulunması" istenmektedir.

Yani Azerbaycan'ın Bolşevik zümresine sokulmasına karşılık, Ermenistan'ı işgal, para ve silah yardımı.

Buna ne diyeceksin Toktamış?

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Atilla Özdür Oruç Türkçe yapılmalı

Emin bey yine döktürmüşler. Şahsen hayranlık duyduğum tek kalem sahibi, Emin Çölaşan. Bayılıyorum üstadın ince hesaplarına. İnce hesap demişsek, muradımız yermek değildir, kendisini. "İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye" tarzında tarif etmiş ya, ince ruhlu bestekarımız hafif oynak eserinde, o kar taneciklerinin elif misali süzülüşünü, onun gibi bir şey. Oya gibi işliyor Emin Çölaşan ince fikirlerini, elifi bile zarafette kendine kıskandıracak biçimde.

Bakınız neler yazmış geçen gün...

Diyormuş ki, "Ben, örneğin Türkiye'nin düşmanı bir ülke olsam ve Türkiye'ye saldırma hesapları yapsam, bunun zamanını Ramazan ayına ve iftar saatine yakın belirlerim. Herkes mayışmış, gevşemiş... Çoğunluk görev başında değil. Olanlar ise yorgun, aç, susuz, dikkatleri dağılmış, iftar saatini bekliyorlar. Bu durumda yapılacak bir saldırı, Allah korusun ama bizi herhalde çok zor durumda bırakır."

Ya da diyormuş ki, "Terörist olsam, eylemi iftara yakın koyarım."

İnsanları siyasete iteleyen temel dürtü, takke giyip kepçe kuşanma hırs ve ihtirasıdır. Takkeyi kafasına koyup kepçeyi de eline alan bir kişi, kazanın başına geçtiğinde, tut onu tutabilirsen. Zira, dünyalar onun olmuştur artık. Amme ekonomisinin yıllık hasılatını, elde kepçe, sadece bunlar taksim ederler etraflarına. Tabii, insan bu, hırs ve ihtirasının zebunu olarak zaman zaman, ya da Türkiye örneğinde olduğu ve görüldüğü gibi sürekli olarak, dağıtım işlerinde hata yapar ve kasdi falsolarla yakın çevrelerin dışında kalan geniş halk kitlelerinin anasını ağlatır.

Basının görevi de, bilerek ya da bilmeyerek yapılan yanlışlıkları anında yapanların suratlarına çarpmak ve dahası, eğer millet uyutulmuş ise, onu iteleyip kakalayıp uyandırmak ve gözünü dört açmasını sağlamak.

Emin Çölaşan bu işi, yani, tepedeki kepçe kuşanmışları ikaz ve aşağının uyuyakalmışlarını da uyandırma görevini hakkıyla yerine getiriyor.

Şimdi eli kepçeli adam ben olsam, Ramazanlar dolayısıyla millet ve devletin; dahası da ülkesinin yüz yüze geldiği tehlikeleri ve güvenlik sisteminde hasıl olan zafiyet noktalarını ve daha doğrusu, bizim dağıtım düzenbazlıklarından kafamızı alıp da göremediğimiz çürük tahtaları bizlere gösterdiği için, vatanın kendilerine minnettarlığını alenen haykırarak teşekkürler ederdim, Emin Çölaşan'a.

İş sadece teşekkürle de kalmazdı tabii. Demek ki Ramazan ayı, oruç dolayısıyla milleti mıymıştırıyor, mayıştırıp gevşetiyor ve düşmanın içe dönük saldırısına uygun zaman ve zemin hazırlıyor, ülkemizde insanlara mayışmayı da yasak ederdim. Madem ki mayıştıran temel öge, Ramazan orucudur, yasaklardım Ramazan'ı da, orucunu da.

Eğer bir kimse Atatürk ilke ve inkılaplarının meşalesi gönlünde, bu memleketin başına geçer de, Ramazan'a ve orucuna izin ve ruhsat verirse, ihanet etmiş olur sayardım kendisini.

Bana öyle geliyor ki, Emin Çölaşan da benim gibi düşünüyor olmalı. Bakın neler yazıyor yine aynı yazısında:

"Bir yerde çalışan, oruç tutan herkes, iftar saatiyaklaştıkça mayışacak. Gözler saatte, hepsi işyerinden bir an önce tüymenin hesabını yapacak. Ve çoğunluk tüyecek. İş verimi düşecek, kaytarma hesapları başlayacak."

Şimdi siz siz olun da, Emin Çölaşan'ın bu tespitlerini ve bu tahminleriyle bu değerlendirmelerini kaale almayın bakalım.

Milli prodüktivitede artış sağlamanın yolu, aktif nüfusun Ramazan'ın açığında tutulmasından geçer. Kalkınmanın başka yolu var mı?

"Gerçek mü'minler ve inanan tertemiz insanların" başlarındaki örtü genç kesimin başına sarıldığında, bilindiği gibi devlet ve cumhuriyet düşmanlığının simgesi sayılıp, ateşli bir silahı haline geliveriyor. Bundan ötürü, "gerçek müminler ile tertemiz insanların" kendi özel alanlarının haricinde bu örtüye yer yok. Bu alana da, kamusal alan diyorlar. Kamusal alan, amme menfaatlerinin toplumsal çıkarların oluşturulduğu alanlardır. Daha genel ifadesiyle, milli hasılanın üretildiği dinamik nüfusun aktif faaliyet gösterdiği alandır.

Genç kesimin başındaki örtüsü, kişinin benimsediği dinini açığa çıkaran bu ayırımcılık unsuruymuş gibi yorumlanarak dini bir simge kabul edilirken; din kaynaklı bir ibadet olduğu apaçık bilinen oruç açlığı, niçin bu kabulün şümulune alınmaz.

Denemez mi şu: Örtü gibi, oruca da kamusal alanda hayat hakkı tanınmamalı. Kişiler, "gerçek müminlerden ve tertemiz inanan insanlardan" sayılabilecek yaşsınırına gelmedikçe, oruçlanmalarına da izin verilmemeli.

Kamusal alan-özel alan sınırını da hükümet mezarda emeklilik kanunuyla çizmişti geçenlerde.

65 yaşına gelinceye dek, kadınlı-erkekli hepimiz, örtüsüz ve oruçsuz mayışmadan, işyerlerinden kirişi kırmadan, Atatürk için, cumhuriyet için tok karnına sebatla çalışmalıyız.

Ben Çölaşan'ı böyle aldım. Yanlışım varsa lütfen düzelte.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Ayhan Özgüven İnsanlığı kurtaracak din, İslamdır

Eskiden İslam'ın mazi kıtalarına tamamen hakim olmasına engel olan çeşitli maniler vardı. Bunlar ecnebilerin cahilliği, vahşetleri ve dinlerine körü körüne taassup göstermeleriydi. Şimdi bu engellerin, ilim ve medeniyetin güzellikleriyle ortadan kalktığını görüyoruz.

Bir başka engel de papazların ve ruhani reislerin tahakkümleri ve diğer insanların onları körü körüne taklit etmeleiydi. Bunların da hürriyet fikrinin ve hakikatı araştırma meylinin insanlık aleminde yayılmasıyla yok olmaya yüz tuttuğunu görüyoruz. Öyle ki, gençler ve Hıristiyan nesiller üzerinde kontrolü kaybetmiş durumdalar. Onları kiliselere çekebilmek için türlü yöntemler icat ediyorlar.

Ayrıca baskı ve zulümler ve İslamı doğru olarak yaşayamamamızdan ileri gelen kötü ahlakımız, İslam'ın intişarına engel oluyordu. Şahsi ve komite istibdatlarının son bulduğu gibi, insan hak ve hürriyetlerine aykırı bütün baskı ve zulümler de birer birer son buluyor dünya yüzünde. Zira beşer anladı ki, "İnsan ekmeksiz yaşar, ama hürriyetsiz asla!"

Sonra kötü ahlakın bütün çirkinlikleri bütün dünyada bütün vecheleriyle görülüyor. Türkiye'nin yarısı içki kullanıyor. Dünyada sigara tüketiminde ön sıralarda geliyoruz. Gözünü kırpmadan adam öldürenler, devleti saran çeteler, süfli menfaatler doğrultusunda oluşturulan infaz timleri artık gizlenemiyor. Almanya'da 12 yaş altı içki kullanan çocuk sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Artık Batı ülkelerinden bazıları eroinle mücadele bile yapamıyorlar. Batılı filozoflar da eşitlik, adalet, özgürlük vb. gibi insani değerleri topluma hakim kılamadıklarını itiraf ediyorlar. ABD'de 15-20 milyon evsiz-barksız insan var. Kadınlar evden kovuluyor. Yaşlılar, evlatlarının kendisine bakması için mahkemeye başvurmak zorunda kalıyor. Gençler, içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu bataklığına saplanmış durumda.

Bütün bu olumsuz gelişmelere karşın, tüm dünyada insanlar bir arayış ve yöneliş içinde. İnsanlar gerçek adalet, mutluluk, huzur ve barış arıyor. Bu, ülkemizde de böyle. Artık oruç, toplumsal bir ibadet halinde tutuluyor. Diyanet'in dediğine göre, erkeklerin yüzde 50'si cuman mazını kılıyor. En çok satan kitaplar dini eserler. Herkes dinini araştırıyor ve öğreniyor. Beşer kendini mutlu edecek, huzur, barış ve adaleti temin edecek olan hak dini arıyor. Ve bunun sonucunda batı ülkelerinde milyonlarca insan İslamı tercih ediyor. Çünkü, İslam, bizatihi huzur ve barış dinidir ve insanlara iki dünya saadeti vaadediyor. Bediüzzaman'ın belirttiği gibi, "Eğer biz doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu fiiliyatımızla göstersek, diğer dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslamiyete girecekler ve yeryüzünün büyük devletleri ve kıt'aları bile İslama dahil olacaklardır."

"Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek gür sada İslam'ın sadası olacaktır."(1) Çünkü küfür devam eder, ama zulüm devam etmez. Baskı ile bir fikri kamuoyuna kabul ettirmek mümkün değildir. Hatta sigara gibi küçük bir adeti, küçük bir kavimde, velev kanun ile bile olsa, gönüllere ve ruhlara hitap etmeden bir milletten kaldıramazsınız.

ABD'de Beyaz Saray'ın karşısında 1 milyon küsür mü'min toplanarak daha fazla özgürlük istiyorsa, ABD ordusunda Müslüman subay ve astsubaylara iftar yemeği düzenleniyor, onlar ibadetlerini serbestçe yapabiliyorlarsa, Fransa'da 3 milyonun üzerinde Müslüman varsa, Amerika ve Avrupa'nın Yusuf İslam, Garaudy, Cousteau, Prens Bismark ve Mister Carlayl gibi zeka tarlaları İslamla şerefleniyorlarsa, artık İslam dünya gündemindedir demektir.

Bosna-Hersek, Kosova, Azerbaycan, Çeçenistan, Cezayir, Filistin, Keşmir vb. dünyanın dört bir yanında Müslümanların şehid edilmesi kader-i ilahinin bir kamçı-yı teşvikidir. Hani atmaca kuşu serçe kuşuna musallat olur da serçe kuşunun uçma istidadı gelişir ve bu sayede uçmayı öğrenirse, inşallah bunlar da öyle olacaktır. Bediüzzaman'ın da işaret ettiği gibi; "Avrupa ve Amerika İslamiyetle hamiledir. Günün birinde İslami bir devlet doğuracaklardır."(2)

Bize düşen, İslamı yaşamak ve doğru olmaktır. Zira "Sıdk, İslam'ın temelidir. Bir müslüman "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" ikaz-ı rahmanisi gereğince, sözünde, işinde ve icraatında örnek gösterilecek bir doğruluğa sahip olmalıdır. Bu konuda "Allah'a ve ahiret gününe inanan, ya hak söylesin veya sussun!" hadisi şerifi rehber edinilmelidir.

Mü'minlere muhabbet beslemeli, hatalarına acımalı, sevgi ve şefkatle yanlışlıkları düzeltilmelidir. Artık "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye gücümüz yok, onun için mazuruz"(3) diye özür beyan edemeyiz. Zira bir kişiye bile olsa, bir hakikati anlatmak, manen ve maddeten islam'a hizmet etmek boynumuzun borcudur. "Neme lazım" diyerek kendini tembellik döşeğine atmak zamanı değil. "Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o adam tek başıyla küçük bir millettir."(4) Yoksa şahsi menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen, insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur.

Eğer zillet içinde esaret altına girmemek istiyorsak aklımızı başımıza alalım. "Bütün mü'minler kardeştir"(5) düstur-u Kur'aniyesini kendimize rehber edinelim. İşte ancak o zaman "Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek mi istiyorlar? Muhakkak ki Allah nurunu tamamlayacaktır. Kafirler hoşlanmasalar da"(6) ayetinin sırrı tecelli edecektir.

...........

1- Bediüzzaman Said Nursi: Tarihçe-i Hayat, s.132, Tenvir Neşriyat

2- Age. s.91

3- Age. s.100

4- Age. s.102

5- Kur'an-ı Kerim, Hucurat Suresi, ayet 10

6- Kur'an-ı Kerim, Tevbe Suresi, ayet 9

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Canan Ceylan Bu hükümetin her icraatı ayrı bir dram!

İstanbul'da toplanan dünya liderlerinin hemen hepsinden azar işiten Yeltsin, Ecevit tarafından adeta ödüllendirilmişti. İran ve Türk devletlerinden alınması beklenen doğalgazı Ecevit, Rusya'dan yüksek fiyatla alınmasını sağlayarak kendi vatandaşına yapacağını yapmıştı. Dünya, Çeçen katliamından dolayı Rusya'ya tavır alırken (tabii ki dünya lafta Rusya'ya "dur" diyor. Eğer ciddi olmuş olsalardı, Iraklı bebekleri anında bombalayan "müttefik ülkeler" hala acil bir şeyler yapmıyor? Tıpkı Bosna'da, Kosova'da, Filistin'de soykırıma göz yumdukları gibi; Rusya'yı da görmezden gelmekteler) Bolşevik hayranı Ecevit, bizzat ayaklarına gitmiş, o kanlı elleri sıkabilmişti. Ecevit, onlarla adeta Çeçen kanı üzerine imzaya oturmuştu. Tam da Çeçen halkı Rus tanklarıyla vahşice öldürüldüğü anlarda, Çeçenleri katleden Rus askerleri, sanki küfredercesine Türkiye'ye davet edilmez mi? Depremzedeler perişan, halk hükümetin insafsız uygulamalarından dolayı ne yapacağını şaşırmış durumda. Rus ayısı gelmiş "oynama şıkıdım şıkıdım"ı oynuyor. Çeçen bayrağı açılınca rahatları kaçan Rus'cuların, hangi yüzle o bayrağı açanları yuhaladıklarını anlamış değilim. Orada yuhalanacak olanlar kendileriydi. Zavallı izan fukaraları çok ayıp ettiklerini nereden bilsinler. Kafaları ancak oyun-eğlence için, bir de çıkar için çalışmakta böylelerinin. Çeçenli kan ağlarken Rus ayısı oynatan bir güruha bunu hatırlatmak için Çeçen bayrağı açmak kadar doğal ne olabilirdi? Bu ülkede, tıpkı diğer birçok kavramlarda olduğu gibi, anarşist kavramı da yer değiştirmiş. Asıl anarşist olanlar, legal olarak hiç hak etmedikleri saygınlıklarını korurken; anarşiyle uzaktan yakından hiç alakaları olmayanlar ise, taciz edilmekte, töhmet altında bırakılmakta, haksız olarak damgalanmaktalar.

Bir yazar, "Türkiye ahlaki bir deprem yaşıyor. Bu deprem, doğal depremden daha yıkıcı, ne düşünsel dürüstlük, ne saygınlık, ne onur, ne toplumsal sorumluluk bırakıyor. Neden kişiliğimizi, onurumuzu, saygınlığımızı koruyamıyoruz?" diye sorduktan sonra şöyle diyor: "Ben Türkiye'yi yönetenlerin gerekli niteliklerden yoksun olmalarına, medyanın bir bölümünün bilgisiz, diğer bir bölümünün de çıkar peşinde koşmalarına bağlıyorum" (Cumhuriyet, Ö.A. 19 Kasım 99) demekte. Aynen katılıyorum. Başta kendileri de dahil tabii ki.

"Dünya liderleri, yüzyılın zirvesi için Türkiye'ye övgüler yağdırdı. Türk konukseverliğinden son derece etkilendiklerini söyleyen liderler, zirve organizasyonunu da mükemmel olarak değerlendirdiler. Dünya liderleri, yaşanan felakete rağmen en iyişekilde ağırlandıklarını belirterek, Türkiye'ye müteşekkir olduklarını belirttiler" (basından). Bunu yazanlar sordu mu; halkını aç bırakanların, dünya liderlerini kusursuz ağırlayacak parayı nereden buldu diye? Felakete rağmenmiş. Söyler misiniz, bu hükümet felaketzedeler için yardımları engellemekten başka ne yaptı? Bu ağırlama faturası yine halka çıkarıldı. Gelen su, elektrik ve telefon faturalarına bir bakınız. Hiç telefonla konuşma yapmayana bile kabarık fatura geldi. Evinde, buzdolabı, çamaşır makinası gibi teknolojik aletler bulunmadığı halde geçen aya göre tam 5 misli elektrik faturaları gelenler var. Vatandaşın bu kadar astronomik faturaları neyle ödeyeceği, Ecevit ve ortaklarının umurunda görünmüyor. Hemen her gün benzine zam yapılıyor. Şekere, yağa, her şeye durmadan zam yapılıyor. Medya, "depolara dolan benzin tükenmeden benzine yine zam yapıldı" diyor da, hükümetin bu zammı niçin yaptığını sorgulamıyor. Neredeyse derisi yüzülen insanlar bu kadar pahalı ihtiyaçlarını nasıl karşılayacak? Depremzedelere vatandaş verecek; bir de artırarak vergisi istenmekte. Ya devlet? Vatantaştan çektiği vergi gelirlerini ve depremzede yardımlarını veremez miydi? Yoluna yoluna kaza dönmüş vatandaşına yükleniyor. Yüzbinlerce insan bu üç ortaklı hükümete inanın beddua etmekte. Söylemesi benden.

......

e-mail:cananceylan@hotmail.com

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Emin Kazcı Demokrasilerde çare tükendi

E-mail:mkazci@akit.com.tr

Gözler Helsinki Zirvesi'ne çevrilmişken bombayı Ankara patlattı. Holding basınının sevinç çığlıkları arasında yaptığı nitelemeye göre, "türban işinde son nokta konmuş." Çünkü,

Danıştay 8. Dairesi "türban demokratik bir hak değildir" demiş.

Başka?

Yükseköğretim Kanunu'ndaki "Yürürlükteki yasalara aykırı olmamak koşulu ile yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir" hükmünde yer alan "serbest" sözcüğü mutlak bir anlamda bir serbestliği ifade etmiyormuş, serbestlik yasalarla kısıtlanabilirmiş.

Başka?

Yükseköğrenim dersliklerinde ve ilgili yerlerde dinsel inançları simgeleyen belirtilerden ve yükseköğretimde karışıklık ve karmaşa oluşturan, huzur bozan durumlardan uzak kalınması zorunluluğu gözetildiğinden, türban demokratik hak değilmiş. Yaa, işte böyle! Böylece dünya demokrasi meşalesini elinde taşıyan Türkiye'nin, her biri birer özgür abidesi sayılan hukukçularının koyduğu bu son noktadan sonra başörtülü öğrencilere eğitim yapmak için tek seçenek kalıyor:

Amerika, İngiltere, Fransa, Danimarka, İsveç, Almanya, Hollanda gibi başörtüsünü din ve vicdan özgürlüğünün önemli bir göstergesi olarak kabul eden anti demokratik, faşist ülkelerde eğitim yapmak!

Örneğin İngiltere'de, bırakın kadınların başörtüsünü, Sih erkekleri, o upuzun sarıklarını bile hiçbir kayıt ve şart altında çıkarmıyorlar.

Demek ki zavallı İngiltere, onlara hoşgörü göstermeyi demokrasi sanmanın aymazlığı içinde.

Zaten bu batılılara göre yasalar da tek başına bir anlam ifade etmiyor.

"Yasal" olanla "hukuki" olanı, bu yüzden sürekli ayırıyorlar.

"Hitler'in de yasaları vardı, ama hukuka uygun değildi" deyip çıkıyorlar işin içinden.

Demem o ki, Türkiye'nin demokratik seviyesine ulaşmak için, şu batılıların kırk fırın ekmek yemeleri gerekiyor galiba.

Kimbilir ne askeri darbeler görüp, brifinglerle tütsülenmiş ne hukukçular yetiştirmeliler ki, Türkiye'nin demokratik seviyesine ulaşabilsinler!

Bir Hasan Mutlucan'ları bile yok!

Mariah Carey'in şarkılarıyla da demokrasi gelişmez ki anasını satiiim!

Evet kızlar:

Bu demokratik ülkede okuma şansınız yok, demokraside çare tükendi.

Okumak istiyorsanız, demokrasinin yasaklarından kaçınıp faşizmin serbestisine sığınmak zorundasınız, öyleyse haydi faşist ülkelere!

Sahi, biz, aramızdaki o derin demokratik farka rağmen niye AB'ye girmek için kıvranıyoruz ki?

AB bize girse olmaz mı?

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Esra Ergül Okulda başarı

Başarı; bir işi eksiksiz yapma, olarak sözlükte açıklanıyor. Başarı duygusunu tadan kişi bu haz veren duyguyu sürekli yaşamak için çaba sarfetmeye başlıyor.

Bu hafta okulda başarı konusundan bahsedeceğiz. Okulda başarı, öğrencinin veya grubun belirli zaman dilimi içerisinde öğretilmek istenen bilgi ve becerileri edinebilmesidir.

Başarının oluşmasında etki eden faktörler nelerdir?

Katılımsal yapımız başarımızı etkiliyor. Örneğin, gelişim geriliği ve zeka geriliği olan çocuklarda yabancı dil öğrenimi beklenmiyor. Özel yeteneği olan bir çocuk bile olsa, gerekli eğitim ve öğretimden geçmezse, var olan yeteneğini açığa çıkaramıyor ve başarı kazanamıyor.

Küçük yaşlardan itibaren zihni becerileri beslenmeyen çocuklar, genel bilgi, küçük kas gelişimleri, fikirlerini söze aktarma yeteneği, matematik muhakeme yeteneği, plan yapma, soyut düşünme yeteneklerini ve bunun yeteneklerini kapasitelerince kullanmayı başaramıyorlar. Bu da okulda başarısızlığı getiriyor.

Biz Türk anneleri küçük çocuklara sorumluluk vermeyi bilmiyoruz. Oysa çocuğun İbn-i Sina'nın dediği gibi "...erken eğitimle alışkanlık ve tutumlar kişiliğe yerleşir." Sorumluluk alan çocuk, zihnini kullanmayı daha kolay öğreniyor.

Gelişmiş ülkelerde çocuğun bazı becerileri yaşlarından daha kolay kavraması amacıyla doğumdan önce anne eğitime alınıyor. Doğumdan sonraki yıllarda çocuğun becerileri aile ilgisiyle destekleniyor.

Başarı performansı ekonomik olanaklarla da ilgili. Yeterli araç gereci olmayan, iyi beslenemeyen, okula aç giden çocuktan başarı beklenebilir mi? Oysa okul çağındaki çocukların kemikleri sertleşmeye devam ettiğinden kalsiyum ve fosfora ihtiyaçları vardır. Patates, bakla, nohut, peynir, süt, yumurta, domates, mercimek, havuç çocuğa bol bol yedirilmelidir.

Kendine güven, başarı için itici güçtür.

Her yaptığı işte fazlaca yardım alan ya da sürekli eleştirilen çocuklar başrı duygusunu tam olarak tadamıyorlar. Ruhsal dünyalarında kendilerine güven duygusu besleyemiyorlar. Çeşitli sebeplerle sağlıklı olmayan psikolojik ruhi yapıya sahip olan gençler veya çocuklar okul başarısını yakalayamıyor. Mesela, aile içi kavgaların sık yaşandığı ailelerin çocukları yeterli ilgi ve sevgi göremedikleri için davranışları uyumsuz olabiliyor. Ya da büluğ çağı sorunlarının aşılmasında yakın aile desteği bulamayan gençler, yaşadıkları bunalımı çözmekte başarılı olamıyor.

Okulda başarı için, öğrencinin verimli bir ders çalışma programına sahip olması ve onu uygulaması gerekiyor. Yüksek sınav kaygısı da başarıya engel oluyor. Yapılan araştırmalara göre; düzenli ders çalışan öğrenci, düşük sınav kaygısı yaşıyor. Ailenin ,çocuğun seviyesinden daha yüksek başarı beklentisi içinde olması, çocuğu çalışmak için aşırı zorlaması, öğrencinin derse karşı sevgi ve ilgisini azaltıyor. Çalışmak onlara yük gibi geliyor. Oysa yapmamız gereken, çalışmanın hayatın bir parçası olduğunu kavratmak olmalıdır.

Aile, çocuğunu nasıl ders çalıştıracak?

İlkokula giden çocuk için öğretmenin ders çalıştırma tavsiyeleri önemsenmeli, uygulanmalıdır. Bir konuyu ebeveyn ayrı tarzda, öğretmen ayrı tarzda öğretmeye kalktığında, çocuk istenen konuyu öğrenmede güçlük çekebilir. Okulların rehberlik servislerinden çocuğa uygun çalışma programı yapılması için yardım alınabilir.

Kopya gibi dolambaçlı yollardan elde edilen başarı, aslında öğrencinin iç dünyasında acı bir tat bırakır. Başarı için sarf edilen emek ve zaman beraberinde iç huzuru getiriyor. Bu iç huzur gelecekteki başarılar için basamak oluyor.

Başarılı bazı öğrenciler ani başarısızlıklar yaşamaya başlıyor. Merve 9 yaşındaydı. Kardeşi olalı beri derslere ilgisi azalmış, eski başarısı kalmamıştı. Ayrı odası olduğu halde bebeğin ağlama gürültüsünden çalışamadığını bahane ediyordu. Oysa asıl sorun, annesinin kardeşine ilgisini kabullenmekte zorluk çekmesiydi. Çocuk, anne ve babasının kendisine karşı ilgi ve sevgisinin azaldığı düşüncesinden sıyrıldığında kardeşini kabullendi. Eski okul başarısını tekrar kazanmaya başladı.

Başarı için gerekli bilgi ve beceriye, yani altyapıya sahip olmak gerekiyor. Öğrencilerin kişisel farklılıklarına göre aynı düzeyde başarı elde etmeleri için gösterecekleri gayret farklı oluyor.

Başarmak için başarılı olacağına inanmak gerekiyor. Allah'a inanmak ve tevekkül etmek de başarı kazanmakta önemli rol oynuyor.

İstediğiniz başarıyı elde etmeniz ve bu mutluluğu içtenlikle yaşamanız dileğiyle.

Sorularınız için telefonlarımız: 0212/631 15 22 (Şadiye Hatun Teşhis Kliniği)

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Hasan Karakaya Emin Çölaşan... Şerefin varsa, bırak yazmayı!

E-mail:hkarakaya@akit.com.tr

Okuyucularımın bütün meraklı beklentilerine ve "Bu olayı niçin yazmıyorsun?" sorularına rağmen, bugüne kadar bekledim.

Bekledim ki, bir "açıklama" yazısı yazsın...

Bekledim ki; "tevil" götürmese de, bir "zurna" çalsın!..

Hayır; tam bir haftadır "tık" yok!

O halde yazabilirim artık.

Efendim, olay şu:

Emin Çölaşan; 1 Aralık günü, gazetesi olan Hürriyet'e bir yazı gönderir.

Başlığı "Enerji"dir, konusu da "enerjide dönen dümenler"di...

Yayınlanır yazı.

Ama, "makaslanarak"!

Ama, "sansür" uygulanarak!..

Ama, "kuşa" döndürülerek!..

"Devekuşu"ndan, "minik kuş"a çevrilerek!..

SANSÜRLÜ-SANSÜRSÜZ

Yalnız, "minik bir hata" yapılır!..

Hürriyet'te "kuşa çevrilen" Çölaşan'ın yazısı Internet'e aktarılırken, "kırpılması" unutulur!..

Evet, unutulur!.. Ve "aynen" yayınlanır yazı.

Mesela; "gazete"de çıkan bölüm şöyledir:

"Hemen fırtınalar kopuyor. Samsun'dan Ankara'ya gelecek boru hattı için belli firmalarla anlaşma yapıldığı iddia ediliyor."

Bu paragraf, "internet"te ise aynen şöyledir:

"Hemen fırtınalar kopuyor, Samsun'dan Ankara'ya gelecek boru hattı için belli firmalarla anlaşma yapıldığı, ancak bu anlaşmada ANAP takımının rüşvet yediği, hatta bu işin içinde Mesut Yılmaz'ın da bulunduğu iddia ediliyor."

Sadece bu da değil.

Bir başka paragrafta şöyle der Çölaşan:

"Eğer böylesine bir projede bir partinin adamları yakınlarına avanta sağlamışsa korkunç bir hadisedir."

Tabii, "sansürlü" halidir bu!..

Sansürsüz olan "orijinal" metinde ise, şu ifadeler vardır:

"Eğer böylesine bir projede bir partinin adamları hele hele genel başkanı rüşvet almışsa ya da projeyi kendi yakınlarına verip birilerinin bu işten avanta almasına neden olmuşsa, korkunç bir hadisedir."

BARLAS VAK'ASI

Gerek Ankara'da, gerek "medya dünyası"nda, işte bu olay konuşuluyor son günlerde.

Kimileri "sansür" diyor Hürriyet'in bu tavrı için, kimi de Mesut Bey'in "Aydın Doğan üzerindeki etkinliği"ni konuşuyor.

Hatta; "Mesut Bey bunu hep yapıyor" diyenler de var.

Bunu diyenler; Mehmet Barlas'ın Zaman'daki yazısının nasıl çıkarıldığını ve bu olay sonrasında Barlas'ın Zaman'dan nasıl koptuğunu hatırlatıyor.

O zaman da böyle olmuştu...

Barlas, Mesut Bey'i eleştiren bir yazı yazmış ve o yazı henüz gazetedeki "köşe"sine ulaşmadan taaa Amerika'ya fakslanarak Mesut Bey'in eline ulaştırılmıştı!..

Ardından da telefon açılıp sorulmuştu:

"Ne dersiniz, yayınlayalım mı?"

Mesut Bey cevap vermişti Amerika'dan:

"Siz bilirsiniz!.. Fakat!.."

Yazı çıkarılmıştı "köşe"den... Mehmet Barlas da, sanıyorum bu olayı bir "onur meselesi" yapıp, son vermişti yazılarına.

Uzun süre de, hiçbir yerde yazmadı.

Hatta bu yüzden; kendisini "gazeteci yazar" diye takdim edenlere karşı çıkıp, "hayır" demişti;

"Ben, gazeteci-yazmaz'ım!"

Barlas, şimdi yeniden yazmaya başladı.

Ne ilginçtir ki;

Onun yazısına "ambargo" uygulayıp, "ayrılış"ına yol açanlar, daha sonra ayrılmak zorunda kaldılar Zaman bünyesinden!..

SÖZ AĞIZDAN ÇIKAR!

Evet; yazısına "ambargo" konulan Mehmet Barlas; o zamanlar bunu bir "onur" meselesi yapıp, bırakmıştı yazmayı.

Üstelik;

"Böyle bir sansürlemeyi şeref meselesi yaparım" demediği halde.

Peki, Emin Çölaşan ne yapacak şimdi?..

Yüzüne tükürülen insanların,"Şükür Ya Rabbi, yağmur yağıyor!" pişkinliği içinde yazmaya devam mı edecek, yoksa bırakacak mı yazı yazmayı?..

Malum;

"Söz ağızdan çıkar" der, eskiler.

Hz. Ali (RA) ise, bu konuda şöyle der:

"Ağzından çıkmayan söz senin esirin, ağzından çıkan sözün ise sen esirisin!"

Yani;

"Ya sus, konuşma... Ya da gereğini yap" demektir bunun anlamı.

Şimdi, merakla bekliyorum... Acaba, "Sözünün gereği"ni yerine getirecek mi Emin Çölaşan?..

Çünkü, şöyle bir "söz"ü var:

"Bana sansür uygulandığını ispatlayın, şerefsiz olduğumu kabul ederim!"

Tabii;

Çölaşan'ın "ne kadar şerefli" olduğunu öğrenebilmek için 1 Aralık günkü Hürriyet'in 5. sayfasına ve hemen ardından da "internet sayfaları"na bakmak yeterli!..

O kadar uğraşmaya zamanı olmayanlar, Hürriyet'in 2 Aralık tarihli 5. sayfasına da bakabilir.

Yazısının "makaslanarak" yayınlanmasına çok içerlemiş olmalı ki, Emin'in 2 Aralık tarihli köşesinde, "Yazarımız Emin Çölaşan'ın bugünkü yazısı elimize geçmediğinden yayınlayamıyoruz" şeklinde bir ifade vardı.

Ne demek, "elimize geçmediğinden..."?..

Bal gibi yutturmaca!..

Tabii; "Emin Çölaşan, yazısını sansürlediğimiz için bizi protesto etti!" diyecek halleri yok.

Ama, bu tavrıyle kendini ele veriyor Emin!..

Açıkça "sansürlenme"ye kızıyor ve yazmıyor yazısını.

Yani;

"Yazısına sansür" uygulandığını, dolaylı olarak "kabul" ve "itiraf" ediyor!..

ŞEREF Mİ GALİP GELECEK, PİŞKİNLİK Mİ?

Evet; Çölaşan'ın "ne kadar şerefli" olduğunu görmek için, sadece bu "açıklama" bile yeterli.

Fakat;

"Hafıza"sı kuvvetli olanlar daha da geriye gidebilir ve Erol Simavi'nin, Çölaşan'ın "yazı serisi"ndeki "makaslama"ları hatırlayabilir!..

O zamanlar; "tükürüğü", pardon "sansür"ü; yağan "yağmur" olarak görüp, bir "kılıf" bulmuştu Emin... Demişti ki;

"Oh ne iyi!.. Hiç olmazsa patronum okuyor yazılarımı!.."

Şimdi ne diyeceğini merakla bekliyorum...

Bakalım;

"Bana sansür uygulandığını ispatlayın, şerefsiz olduğumu kabul ederim" diyen Çölaşan, hem "ağız"dan, hem de "kalem"den dökülen bu "söz"ün gereğini yerine mi getirecek,

Yoksa, yine "pişkinliğe" vurup, yazmaya devam mı edecek?..

Hangi "söz"le, hangi "yüz"le?..

Tabii, burada "Hürriyet'in tavrı" da çok önemli.

Acaba, "şerefsiz"liğini kabul ve deklare eden bir adam, hala barındırılacak mı Hürriyet bünyesinde?..

İşte o zaman;

Hürriyet'in "onur"u da tartışılır!..

Sürekli tartışıldığı gibi!..

Ramazan dolayısıyla!

Gazetelerde koca koca haberler: "Belediye yemekhanelerine Ramazan kilidi!"

"Belediye yemekhanelerinde Ramazan tatili!"

Akılları sıra FP ve MHP'li belediyeleri hedef alıp, onları gammazlıyorlar.

Neymiş;

"Oruç tutmayanlar" ne yapacakmış, onların yemek yemesi niçin engelleniyormuş?..

İyi de, sormazlar mı adama;

DSP'li ve CHP'li belediyeler de "iftar" veriyor mu oruç tutan personeline?..

Bakıyorum da;

Orasını hiç kurcalayan yok!..

Maksat, "dindar"lara çamur atmak!

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Hüseyin Akın Son iyi şeyler (V)

Beklediklerimizin hiçbiri onları ümit ettiğimiz zamanlar da gelmedi. Herbirinin mazeretleri, gerekçeleri yoğun meşguliyetleri vardı.

Kimi zaman ellerimiz semada, kimi zaman da gözlerimiz yollarda bekledik.

Ne gelsin dediklerimizden bir iz görebildik, ne de bir ses işitebildik.

Oysa yüreğimizi aralamış, kapılarımızı ardına kadar açmıştık.

Ülkemizdeki karanlık bulutlar dağılsın aydınlık gelsin istedik

Yeryüzündeki zulüm bitsin hak ve adalet gelsin istedik

İstedik ki batıl bizim ellerimizle zail olsun.

Çağırıp sayhamıza kulak veren bir şey olsun hak

Ellerimizi yenileyip, çağrımızı yineledik

Hep kapımızdan kovduklarımız doluştu ellerimize ve evlerimize

Adalet, özgürlük, refah ve huzur... hiç birisi gelmedi.

Hiç birisini getiremediler esenlik müddeileri ve esenlik dağıtıcıları

İstediğimiz, beklediğimiz ve gözlediğimiz istasyonlarda umarsızlığa ve duyarsızlığa çarparak geçenler vardı.

Tam ümidi kesmişken ötelerden, yollardan ve yıllardan

Sen geldin ey onbir ayın sultanı

Tan vakitlerine, gurub vakitlerine

İkindi güzelliğinde, akşam hüznünde geldin

Hiç bitmedi gelişin

Sabahtan akşama kadar geldin

Kuytulara, varoşlara, menfezlere, merkezlere, herkes'lere

Kamusal alanlara, deprem çadırlarına geldin

Nasıl da inlerine çekildi senin gelişinle akbabalar, yarasalar ve çakallar

Huzur'u kalmamışlar nasıl huzurlarına kabul etsinler ki bizi

İmsak'dan iftara kadar senin huzurundayız

Hayat dediğimiz şey de her lahza aktimizi ve ahdimizi tazelemekten başka nedir ki

Bir kez daha hatırlattın bize hayatın imsakla iftar arası bir sınanma olduğunu

İyi ki geldin

Mahcubiyet ve mahkumiyetimizi bertaraf edip son iyi şeylerden oldun

Sana hoşça yaklaşanlara hoşgeldin

Hoş geldin ey şehr-i ramazan

"Konsun yeni pervazlara güvercinler

"Hu hu'lara karışsın aminler

Mubarek günlerdir

Gelin ey Fatihalar Ya-sin'ler"

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Hüseyin Öztürk Moral FM'e destek verelim

Türkiye'de malum medyanın "duruş" vaziyetini anlatmaya gerek yok. Herkes pekala biliyor. Güvenirlilik konusunda bir araştırılma yapılmış, çok sattığı iddia edilen "hortumcu gazetelerle" çok izlenen "televizyonlar" sınıfta kalmış. Üstelik araştırma üç Avrupa ülkesinde gerçekleştirilmiş. Kartel medyası "büyük paralarla satın aldıkları anket sonuçlarını" yayınlatmadığı için göremedik.

Öte yandan bir de ülkesini, halkını ve milletinin değer yargılarını çok seven, yayıncılığını bu ilkeler üzerine sürdüren medya kuruluşları vardır ki; "Mevcut sistem onları bir türlü kabullenemez. Çünkü resmi ideoloji bu yayın kuruluşlarının sesleri çıktığı sürece 'emredici' özelliklerini koruyamazlar. Hep koltuklarının sallandıklarını hissederler. Artçı depremlerden fenadır bu sallantılar."

Sistemin çarkları arasında dönen "yolsuzluklara", "haksızlıklara", "insan haklarına", "demokrasiye", "adaletsizliğe" "dur" diyen ve kamuoyunu bilgilendiren gazete ve radyolara, adeta "hukukun iflasını tarihe kazırcasına" cezalar verildi.

Merkezi İstanbul'da bulanan "Moral FM" üç ay kapatıldı. Kapatılma gerekçesi gazetelerde yayınlanan yazıların radyo mikrofonlarından okunmasıydı. Yani gazetede yayınlanan suç değil, ama radyoda okuyuncu suçun kapsama alanına girdi. Dünyada böylesine ilkel bir anlayış bulamazsınız.

Tabii asıl amaç bu değil. Asıl amaçları; "doğru", "iyi" ve "güzel" adına ne varsa yok etmek ve susturmaktır. Toplumumuzun bütün kesimleri bilir ki, "MORAL FM" ailesi bu ülkenin gerçek sahipleridir. "Kuş konmaz, kervan geçmez dağlardaki taşlara bu milletin ortak olduğunu bilir ve o taşa bile emanet gözüyle bakar."

"Moral FM" başta olmak üzere birer gün kapanma cezası alan "Üsküdar FM" ve "Marmara FM"e dinleyici desteklerimiz devam etmeli. Özellikle "MORAL FM"e maddi manevi desteği sürdürmeliyiz.

Nasıl destek olabiliriz diyenlere "MORAL FM dayanışma hattı"nın telefon numaralarını yazıyorum. "0212/503 96 84" Ayrıca Moral FM çizgisinde bir yayın dinlemek isterseniz "88" frekansından "Yorum FM'e" kulak verebilirsiniz.

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Hüseyin Üzmez Kafkasya, sahipsiz kutsal yurdum!

400 yıldır savaşıyorsun! Dağları, taşları "Lailahe İllallah" sesleriyle doldurdun! Asil kavmimi her zaman yanında buldun!

Vurdun, vuruldun, fakat yılmadın!

Şehidliği en büyük mertebe saydın!

Yiğit evlatlarını kuşlar gibi cennetlere uçurdun!

İslam'ın şecaatını tam 4 asır bütün insanlığa duyurdun!

İmam Mansur'ları, Gazi Muhammed'leri, Gazi Hamzat'ları, Hz. Şeyh Şamil'leri, Dudayev'leri, Basayev'leri yetiştirdin!

Nice ihanetler, nice kalleşlikler gördün!

Asla yılmadın! Mukaddes yolunda imanla yürüdün!

Küfür dünyası her zaman karşında tek yumruk oldu!

Sen milyarlarca Müslüman kardeşlerinden hiçbir şey beklemedin!

Sadece Allah'a güvendin! Ve onlardan dua bekledin!

Asil Türk kavminden hiçbir zaman kalleşlik ummazdın!

Yazık ki, o kavim son 150 senede büyük bir ameliyat geçirmişti!

Sen bunu bilmiyordun.

Temiz gövdesinin üzerine ona uymayan başlar geçmişti.

Asrın başlarında: "Ya istiklal ya ölüm!" diye bir defa şahlandı.

Bütün mazlum milletlere umut ve örnek oldu.

Ancak sonradan kanını da değiştirdiler!

Başı çürük, gövdesi sağlam bu asil yaratığı kendilerine köle ettiler!

Tepelerine kendi adamlarını diktiler!

İşte Kafkasya'ya gelip de en yiğit evlatları Ruslara satan onlardı.

Kalbimiz, ruhumuz, dualarımız seninle kutsal Kafkasya!

Ne çare ki, öz yurdumuzda "parya" gibiyiz!

Kölelik zincirlerini kıramıyoruz!

Fiilen sizinle birlikte olamıyoruz! Yardımınıza gelemiyoruz!

"Değildir şiri derzencire töhmet acz u ikdamı. Felekte baht utansun, binasip erbabı himmetten!"

Bizi affet kutsal Kafkasya!

Yine de burada senin derdini dile getiren yiğit evlatların var.

BBP Genel Başkanı muhterem Muhsin Yazıcıoğlu, aynen şöyle diyor:

"Kafkasya hiçbir zaman Rus toprağı olmamıştır. Televizyonlarda görüyoruz. Parçalanmış cesetler... Yanyana dizilmiş ölü bebekler... Kim burada terörist? Bağımsızlıkları için savaşan yiğit Çeçenler mi? Yoksa 4 asırdır Müslüman Türk'ün başına musallat olan kahpe Ruslar mı? Bizim Başbakanımız gidiyor, Rusya'da Ruslarla "terörle mücadele anlaşması" imzalıyor. "Çeçenistan Rusya'nın iç işleridir" diyor. Kafkasya'yı Rusya'nın toprağı olarak kabul etmiş oluyor. Bu koalisyonun bir ortağı var. Öyle bir iktidar ortağı ki, Kafkas oyunlarıyla yetişmiş bir gençliğin mirasına konmuş. Bütün bu yanlışlar karşısında sesini çıkarmıyor. Sanki üzerlerine ölü toprağı saçılmış. Millet varlıklarından haberdar bile olmuyor. Kafkas dağlarının hürriyet güneşi söndürülmek isteniyor. Biz geçmişimize ve tarihimize utanarak bakmak istemiyoruz! Ne yazık ki; bu iktidar sayesinde, tarihimizin bu dönemine ilerde utanarak bakmak zorunda kalacağız!"

Sağol Muhsin Başkan!

Er-geç bu millet sizin gibi samimi insanların bir gün değerini anlayacak ve baştacı edecektir. Yeter ki, dayanın! Allah sabredenlerle beraberdir! İman nuruyle parlayan gözlerinizden öperim!..

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

M. Bilal Kaya Kainatın Efendisi, insanlığın kurtarıcısı

İbn-i Abbas diliyle Amina Hatun'un: "Gebeliğimin altıncı ayı geçmişti. Bir rüya gördüm. Esrarlı bir kimse, yanıma gelip dedi ki:

"Ya Amine! Sen Alemlerin Hayrına gebesin! Doğurunca ismini (Muhammed) koy. Ve halini hiç kimseye açma!"

Derken doğum zamanı geldi. Abdülmuttalib Kabe'yi tavafa gitmişti.. Ben evde yalnızdım. Birden kulağıma müthiş bir sada çarptı. Anlaşılmaz bir sesleniş.. Korkudan kalakaldım. O anda bir ak kuş peydahlanıp, kanadıyla arkamı sığadı. İçimde korku diye bir şey kalmadı.

Yanıma bir göz attım. Beyaz bir kase içinde bir şerbet uzattılar. Alıp içtim. Şerbeti içer içmez, bir ışık çağlayanı içine düştüm. İşte o anda baktım, Abd-i Menaf kızlarına benzer bazı kadınlar etrafımı dolanıyor.. Her biri hurma ağacı gibi boylu, huri gibi güzel..

Hayretler içinde kaldım.

-Yarabbi bunlar da kim? diye

Allah'a yalvardım."

Doğmuştur.

Allah'ın Sevgilisi, Kainatın Efendisi, Alemlere Rahmet, gaye-insan ve ufuk-peygamber dünyaya gelmiştir. Bütün yaratılmışların ve yaratılacakların vücuda gelişinden murad olan.. Doğmuştur..

O geceyi Kabe'de ve dua halinde geçiren Abdülmuttalib de bir ses duyuyor:

-Müjde ey Abdülmuttalib! Şimdi Amine'den bir çocuk doğdu, vücudu alemlere rahmet!..

Ve doğru, Amine'nin yanına koşuyor..

Tarihe sorarsanız şöyle diyecektir:

-Sene 571.. Nisan ayının 20. günü.. Pazartesi sabaha karşı.. Kameri Rebiülevvel ayının 12. günü, Mekke ufukları ağarırken..

O anda, Amine Hatun'un yanında bulunan ve mukaddes yavruyu alan bir kadın var: Abdurrahman İbn-i Avf'ın annesi Şifa Hatun...

Anlatıyor:

"Allah'ın Resul'ünü, dünyaya geldiği zaman ben aldım. Ellerimin üzerine düştü. Kulağıma bir avaze geldi:

-Allah'ın rahmeti sana olsun!.. Baktım ki doğudan batıya, her yer nurla kaplı.. Hatta Rum illerinin saraylarını gördüm..

Bu halden silkinip, Allah'ın Resulü'nü emzirdim ve yatırdım.. Yine acayip bir hale düştüm. Titremeye başladım. Gözlerim karardı. Yavrucuğu göremez oldum. Bir konuşma oldu:

-Nereye gitti?..

-DOĞU'ya götürdüler..

Bu konuşma kalbimden hiç silinmedi..

Ve hep içimde çınladı..

O güne kadar ki, O'na Peygamberlik geldiği zaman, iman edenlerin arasına hemen katılıverdim.."

Doğmuştur.. Allah'ın Sevgilisi, Kainatın Efendisi, alemlere rahmet, gaye-insan, ufuk-peygamber dünyaya gelmiştir. Bütün yaratılmışların ve yaratılacakların vücuda gelişinden murat olan "O" doğmuştur..

Sene 571... 12 Rebiülevvel Mekke ufukları ağarırken..

N.F.K. ÇÖLE İNEN NUR'dan

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Mustafa Kaplan Ağlayan göz korkmaz

Kainatta hangi güç var ki, Allah'ın gücünden üstün ola? Olabilir mi? Her ehl-i iman, olmadığını bilir. O halde, bütün güç ve kuvvet kudret elinde olan Zat'a yapışan, O'ndan korkan kişi, koca kainattan korkar mı?

Kalbimiz katılaşmış, günahlar ve bid'atlara boyumuzca battığımız için simsiyah olmuş. Allah'a muhabbeti unutan o kara kalb, elbette O'ndan korkmayı da unutmuş. Allah'a karşı sarf edilmek üzere insana verilen "muhabbet ve havf" cihazları, eşyaya karşı kullanıldığı için; beşer artık en küçük titremeden ürkmekte, kabirde kendisiyle beraber olmayacak fani şeylere gönül bağlamaktadır.

Hal böyle olunca, Rabbin haşyetinden ürkerek korkmayı bilmeyen beşer, hafif bir arz titremesiyle canını sokağa atmakta, en basit bir hastalık karşısında hastalık hastası olmaktadır. Gönlünü kaptırdığı dünya malının elinden kaçması korkusuyla da gözüne uyku girmemektedir.

Halbuki, bütün kainat fani, yalnız Rabbimiz bakidir. Korkulması gereken tek varlık O olduğu gibi, muhabbete layık tek Mabud da yalnız O'dur.

Elimizi mümkün olduğu kadar günahlardan ve mutlaka bid'atlardan çekmeye çalışalım ki, kalbimizi kaplayan siyah noktalar temizlene. Bu mübarek vakitlerde Kur'an ile meşguliyetimizi artıralım ki, Arş-ı Rahman olan o gönül evi boyana, tezyin ola. İşte ancak o zaman o katı kalbler yumuşar, Rabbin korkusu oraya çöker, sırf O'ndan duyulan haşyet ile gözlerden yaş dökülür.

İşte o yaşdır ki, Rabbinden başkasından korkmamayı insana temin eder...

Göz pınarlarımız mı kurudu, neden seherlerde ağlayamıyoruz? Niçin kalbimiz yumuşamıyor? Günahlarımız bizi hiç mi endişelendirmiyor? Her gün toprağa düşen tanıdıklarımız bize hiç mi ibret levhası olamıyor? Yoksa ebedi yaşama beratı mı aldık?

Heyhat!.. Bin sene yaşayan Şeddad da, dünyanın diğer hakimleri Firav'n ve Nemrud da, Karun ve Haman da toprağa gömüldüler. Rabbimizin sevgili kulları da fani hayattan göçmeye mecbur kaldılar. Bize ne oluyor? Kaç gün daha yaşayacağımız belli olmayan şu aleme bütün benliğimizle ebedi yaşayacakmış gibi sarılmanın mantığı var mı?

Ağlayalım! Halimize ağlayalım! Kimbilir, belki de o zelzeleler ve musibetler, bizlerin günahları yüzünden musallat oluyorlardır. Niçin suçu başkalarında arıyoruz ki? Baş suçlu biz değil miyiz? Neden Yunus (as) gibi erkekçe kusurumuzu itiraf ederek gözyaşlarımızı boşaltmıyoruz?

Ağlayan göz, mevcudattan korkmaz; yalnız Rabbinden korkar. Sadece Allah'dan korkan kalbi ise, bütün kainat bomba olsa yine korkutamaz!

Bu iki korkudan birisini seçmeye mecbur ve mahkumuz. Tercih bizim ve sizin...

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Nurettin Durman Kara kara bulutlar

İşin ilginç yanı; nerelerde öngörülmüş ise, görülmek istenen yapılanmanın herhangi bir tarzda ve de hiç umulmadık bir zamanda memleketin ali menfaatleri için gözlerin ışıldak misali görebilmesi kaydı şartı ile açıkça arzı endam etmesidir.

Arkasındaki görünmezi görmek, dahası görebilmek tabii ki hemen mümkün olmuyor. Bir olay, bir çelişki, bir şaşkınlık anında belki biraz ipucu; o kadar. Ardından korkutucu unsur zuhur ediyor.

Demek ki, planlama acemi işi değil. Kel başa şimşir tarak masum teorisinin ötesinde kalan bir zorlama ile her şeye rağmen totaliter uygulamanın hasadını devşirmek de akla gelebilir.

Giderek çeşitli açmazları bünyesinde sıkı sıkıya mucber kılmaya çalışan bahtsız ülkemin, neticede ne zaman rahat bir nefes alacağı meçhul iken, halkın böyle nereye varacağı kestirilemeyen, teoriler arasında zihni gelişimini sürdürememesi de doğrusu çok teslimiyetçi, taklitçi, kendi menfaatini bilmezci bir duruşu ilanihaye benimsiyor olması da ayrıca bir ilginçlik arzediyor.

Böyle bir duruşun öncülü hangi tarih sayfasında vardır acaba? Çarpmanın, çıkarmanın, bölmenin nihayetinde ortaya çıkacak olanın asliyetini idrak ise geçmiş, unutulmuş bir düş gibi muğlak gecelerin kabusundan kurtuluş, bir imdat ışığı olabilir belki. Köroğlu sizlere ömür.

Şair Nef'i kellesini cellada verdikten sonra korkak şairlerin akibetleri bir şey ifade etmese gerektir. Ama uzaktan gelen, ama kendini günümüze taşıyan hakikatlerin, has duruşların varlık sebeplerini de gözardı etmek haksızlık olur. Her zaman için salih amel sahibi birileri gönül yolculuğunda seyrederken çarpık, çürümüş, yoz vaziyetleri bertaraf etmek için gayret sahibi de olurlar elbet.

5 milyon km. kareden, 782 bin km. kareye, yani yüzde 85 oranında küçülen bir imparatorluğun müntesipleri ve de mirasçıları olarak nasıl bir geminin mürettebatının anlayışına ve insafına düçar olmuşuz. Bir ilginç taraf da, esaslı bir taraf da burasıdır. Kara bulutlar neler getirecek bize göreceğiz.

Halkın önünü açmak mı amaç, yoksa halkın gözünü bağlamak mı amaç, onu da göreceğiz. Yeter ki Allah ömür versin...

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Serdar Arseven Kuduz aşınız var mı?

E-mail:sarseven@akit.com.tr

Zaman gazetesi, işsizliği, pahalılığı sebep olarak ön plana alarak, "sosyal patlama" tehlikesine dikkat çekmiş manşet haberinde.

Hasan Celal Güzel, esasen ekonomisttir.

Yoğun temposu arasında ziyaret ettik.

Bu haberden bahsedip, "bizim millet patlar mı?" meselesinde, tahminini istedik.

Tepkili bir tavır içinde şunları söyledi: "Ne patlaması. Hiçbir şey yapmaz bu millet. Görmüyor musun, anasını, babasını, çocuğunu, kardeşini, herşeyini kaybetmiş, esasen kaybedeceği hiçbir şey kalmamış insanlarımız bile, ortaya doğru dürüst bir "sivil itaatsizlik" tavrı koyamadılar. Ne patlaması? Onu bir kalem geçin."

Bakıyoruz, millet, şu ek vergi işini de bir güzel kabullendi.

Dün, protesto mesajı gitmesi muhtemel olan birimleri özel olarak arayıp sordum.

Hiçbirine, mesaj ulaşmamış.

Vatandaş, "ek vergiyi" benimsemiş durumda.

Hayırlı olsun.

Gülay Göktürk, "Türkiye, Avrupa Birliği'ne hazır mı değil mi?"den çok, "Biz fert fert, Avrupa Birliği'ne hazır mıyız?" sorusuna cevap aramamız gerektiğini belirtiyor.

Doğrudur. Öncelikle cevap aranması gereken soru bu.

İşte, şehit yakınlarının durumu.

Yargıtay'dan idam kararı çıkmış. Bir sevinç bir sevinç. Haklarıdır, sevinsinler de...

O sevinçle Anıtkabir'e koşmak da nesi?

Başında örtüyle Anıtkabir'e koşan şehit yakını, büyük ihtimalle, başörtülü olduğu için okul kapısından çevrilen kızcağızın da yakını.

Tabii, kısa bir süre evvel, 10 Kasım'da, Anıtkabir'in kapısından, başörtülü olduğu için geri çevrilen hanımcağızın durumundan da haberdar.

O vatansever insanlardan, "niçin hep biz ölüyoruz?" sorusuna da, 15 yıl boyunca Apo'yu himaye eden görevlilerin kimler olduğuna da, kafa yormalarını bekleyemiyoruz, haliyle.

Avrupa Birliği yolunda, ciddi problemler var.

İşte, İstanbul Sağlık Müdürü'nün tüyler ürperten açıklaması: "Kuduz aşımız yok!"

Köpeklerle bir arada yaşayan milyonlarca İstanbullu, kuduz tehdidi altında.

Çocuğunuzu, Allah muhafaza bir hastalıklı köpek ısırsa, ne yapabilirsiniz?

Sağlık Müdürü bu konuda şunları söylüyor: "Şu anda, böyle bir durum olursa, ancak, kişiyi, tecrit edebiliriz."

Özetle, çocukcağız, kudura kudura ölür.

Aşı olmadığı için kudurmak durumunda kalacak insanların oluşturduğu bir toplumu, AB üyesi olsanız, bünyenize almak ister misiniz?

Kudura kudura ölmek mecburiyetinde olmaya bile tepki gösteremeyen, bu durumda bile Sağlık Bakanlığı'nı mesaj ablukasına alamayan fertler için, doğrusu, mevcut durum, yeter de artar!

............

Sarseven@bir.net.tr

0312/229 70 38

Sayfa Başına Dönmek İçin Tıklayın

Yunus Yusuf STV'nin mali gücü

Mübarek Ramazan'da STV'deki "Safari" türünden belgeseller çok daha bir anlam kazanıyor, diye düşünüyorum. Belgeseller için apayrı kanallar kuruldu. Fakat bunların kablolu yayın dışında esameleri okunmuyor. Her eve ulaşamıyorlar. Zaten ulaşsalar bile benim düşündüğüm anlamda faydalı olabilmeleri mümkün değil. STV bunu iyi yapıyor. Seyirci, renk cümbüşü içinde hayvanlar alemini takibediyor. Onlardaki ayrı ayrı özel becerilere, kaabiliyetlere hayretle dikkat kesiliyor. Ve mesela anlatımın bir yerinde şöyle bir cümle de kulağından hafızasına akıyor: ".. bütün bunlar kelebeğin genlerine yaradılışta İlahi Kudret tarafından yerleştirilmiş. O kendine emredileni, kendisinden istenileni yapıyor." Bu ve benzeri bir cümle sıradan bir belgeseli, lahzada "tebliğ", hem de saatler boyu va'zetseniz alamıyacağınız neticeleri hasıl eden bir tebliğ ziyafetine dönüştürüyor. Üstelik, muhatablarını yaş ve eğitim seviyesi açısından kat'iyyen ayırdetmiyor. İster çocuk, ister genç, ister yaşlı.. Mü'min, münafık, münkir.. Cahil, okumuş.. Herkesi derinden sarsıyor.

Gelgelelim, STV bu işte biraz kolayına kaçıyor. "Safari"den elinde ne varsa, sanırım hepsini göstermiş olduğundan, son zamanlarda durmadan tekrarlar yapıyor. Seyirciyi bezdiriyor. Biraz şundan, biraz bundan harman yaparak göstermesi de bıkkınlık verdi.

Galiba bunlar pahalı. Galibası fazla, böylesi belgeseller dolar üzerinden oluk gibi para yutuyor. STV bu yüzden zorlanıyor olmalı. Zaten STV bir fedakarlık kanalı.. Duyduğuma göre elemanları sıradan memur maaşları ile mesai saati gözetmeden çalışıyormuş. Diğer hiçbir kanalla bu yönden mukayese edilemezmiş.

Mali gücü bu kadarına yettiğinden böyle yapıyor ise, çalışanlar da durumu biliyor ve hizmet coşkusu ile katlanıyorsa, diyeceğim yok. İnşaallah kul hakkı yenmiyordur. Zulm ile bir, kul hakkı yenerek abad olunmaz iki..

"Ecmain"de hüsran bugüne kadar birincisinden değil daima ikincisinden olmuştur.